Makale

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN BİTMEYEN ÇİLELERİ

SOYDAŞ GÖZÜYLE

BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN BİTMEYEN ÇİLELERİ

ZAMAN zaman Bulgaristan’a ilişkin iyimser kokulu haberler duyuruluyor. Yenileşme ve demokrasiden bahsediliyor. Müslüman-Türk halkının durumunun iyi gitmekte olduğu bildiriliyor.
Keşke, öyle olsa!. Ama biz soydaşlar, bir türlü inanamıyoruz, uykularımız korkulu rüyalarla bölünüyor. Bir defa daha şehitlerimizle ölüyor, yaralılarla feryat ediyor, bitip tükenmeyen çilelerin acısı ile yaşıyoruz.
Oradaki yakınlarımızın durumunda gerçek bir iyileşme olmasını, huzur ve güven içinde Türk ve Müslüman olarak yaşamalarını o kadar çok istiyoruz kil Ama bunun gerçekleşeceğine bir türlü inanamıyoruz. İnandığımız bir şey varsa o da Bulgar’ın Bulgar, Hıristiyan’ın Hristıyan oluşudur. Onlar kendilerini değiştirmezler. Sözünü söz bilmez, dediklerinin tam aksini yaparlar. Eski aşı yeni kapta pişirip de sofraya sürmek Bulgar idarecilerinin yıllardır yaptıkları iştir. Orada yaşadığımız yıllarda önümüze konan aynı aştı, sadece döküldüğü kap değiştirilir, softalar ve örtüler yenilenir, garsonlar değişirdi. Bu artık 113 yıldır oynanan oyundur.
Bulgarların bu nevi oyunlarını anlayabilmek için, mutlaka bu halkın arasında yaşamak onun psikolojik yapısını yakından tanımak bebekleri bile Türk düşmanlığı ninnileri ile uyuttuklarını görmek gerek Nereden bakılırsa bakılsın, bugün Bulgaristan’da olup bitenler, değişen tüyle, değişmeyen huydan başka hiç bir şey değildir. Komünist Partisinin kendi ismini değiştirerek son seçimleri kazanması bunun en tipik örneği olduğu gibi Bulgar milliyetçilerinin inkâr edilemez bir başarısıdır.
Gelmiş geçmiş Bulgar idarecileri, İslâm dini sayesinde Türk toplumu arasında pekişen kaynaşmayı daima bir tehdit unsuru gördüklerinden dolayı, her zaman ilk hedef olarak Müslümanlığı seçmişlerdir. Yıllardır uygulaya geldikleri akıl almaz kısıtlamalar 1944 yılından sonra iktidar olan Marksist rejim tarafından sistemli ve planlı çalışmalara dönüştürüldü. 1949-1950 yıllarında okuma-yazma seferberliği perdesi altında Türk okullarında, camilerde ve mescitlerde dinî eğitim tamamen kaldırıldı. Türk toplumu buna gereken tepkiyi gösteremedi, çünkü tam o yıllarda başlatılan kooperatifleştirme ile manevî baskılara bir de ekonomik baskılar eklenmişti. Türklerin tarlaları, bağlan, bahçeleri, tarım alet ve edevatları, hayvan-lan ellerinden alındı. Böylece Müslüman-Türk topluluğunun kaderi tamamen devletin güçlü avucuna girmiş oldu. Bundan böyle, Türklerin neye inanacakları, neye inanmayacakları, nereye yerleşecekleri, nasıl iş yapacakları, ne yiyecekleri, nasıl giyinecekleri, kısacası bütün yaşantıları komünist kuruluşların eline verildi. Bu, Türk toplumunun hayatında gerçek bir facia, sonun başlangıcı oldu.
Demir perdenin arkasında bu insanlık dramı yaşanırken "Medenî dünya" olup bitenlerden habersiz görünüyor, gözlerini kapıyor, kulaklarını tıkıyordu. Onların bu tutumları Bulgar idarecilerine çekildikleri yolda ilerlemeleri için hız verdi. Göstermelik beş on cami bı-rakıldı. Geri kalanları kapatıldı. Bazı-lan yıkıldı, yakıldı. Kimi okula, toplum binasına, satış yerine, bir kısmı da komünist örgütlerin kulüplerine dönüştürüldü.
Bütün bu yapılanlardan sonra dinin yaşatıla bilmesi aile ortamına kaldı. Bu zor bir işti, çünkü bütün ibadetler gizlilik içinde yapılıyordu. Suçüstü yakalananlar cezalandırıyor, mahkemeye veriliyor, hapishaneye götürülüyordu. İslâm dinine karşı açılan çok yönlü kampanyalar ve kısıtlamalar neticesinde ailede verilen sınırlı din eğitimi eriyip gidiyordu.
Ne tuhaf ki, bütün bunlar yapılırken din özgürlüğü Bulgar Anayasasında büyük harflerle yazılıydı. Devletten maaş alan bir avuç imam ve bir kaç müftü, uygulanmayan bu maddeye dayanarak Bulgar hükümetinin sözcülüğünü ve savunmasını yapıyorlardı. Ne kadar başarılı yaparlarsa maaşları da o oranda yükseltiliyordu. Böyleleri televizyonda din özgürlüğünden söz ederken biz kahrımızdan ağlıyor, demeç verenleri lanetliyorduk Çünkü yaşadığımız gerçekler çok acıydı. Türklüğümüzden, dilimizden, dinimizden çoktan mahrum edilmiştik Doğan evlâtlarımıza ezan sesi ile Türk ismi veremiyor, mevtalarımıza dinî tören yapamıyor, açıkça dua edemiyorduk Oğlanlarımız sünnetsiz kalıyor, gençlerimiz nikâhsız evleniyorlardı. 1985 ten sonra "Türküm" demek Türkçe konuşmak da yasaklandı. Dedelerimizin 6 asırlık öz toprakları bizim için Bulgar cehennemi oldu.
Bulgar idarecileri bununla da yetinmeyerek Türküm diyen herkesi 1989 yazında zorunlu göçe tabiî tutmağa başladılar. Yüzbınlerce kişiyi zorbalıkla evinden barkından, yakınından, malından mülkünden edilerek Kapıkule yollanna döktüler.
Şimdi Bulgaristan’da "yenileşme" taraftan bir iktidar var. Hem de Doğu Avrupa’nın en son modası olan demokratik elbiselere bürünmüş bir yönetim. Ne var ki, Bulgarlar şimdi de yeni yeni oyunlar tezgahlıyorlar. Türklere karşı kampanyalar birbirini izliyor. Okullar basılıyor, camilere giden yollar kapatılıyor. Türklerin haklarını iade eden kararın erken alındığı öne sürülerek bu kararın yeniden gözden geçirilmesi isteniyor. Bazı iletişim araçları ise açık seçik Türklüğe ve Müslümanlığa karşı Haçlı Seferleri düzenlenmesi çağrısında bulunuyorlar.
Gerçek şu: Bulgarlar demokrasiye dönüş maskesi altında Türklüğü ve Müslümanlığı yok etme çalışmalarına devam ediyorlar.
İbrahim ŞAFAK

TARİH VE İBRET

Türk Kafası Değil...

SULTAN Aziz 1867 yılında Fransa İmparatoru III. Napolyon’un davetini kabul ederek Paris milletlerarası sergisine şeref misafiri olarak katılmıştı. Sergide, gezenleri eğlendirmek için konulmuş bir dinamometre de bulunuyordu. Bu dinamometre, kol ve adale kuvveti ölçmeye mahsus bir aletti. Kolunun kuvvetine güvenen, aletin yanına geliyor, üstü kırmızı çuha ile örtü-lü ve bir yaya bağlı yuvarlağa bütün kuvvetiyle vuruyor. Yuvarlak, bu vuruşla arkasında sanümetrik taksimat olan tahta üzerinde kayıyor, hangi rakamı göstermişse, vuranın kuwet{ ölçülmüş oluyor... Bu kol kuvvetini ölçmeye yarayan dinamometreye de TÜRK KAFASI adını vermişler! Bizimkiler bu isimden haklı olarak alınmışlar, ama uzun zaman önce yapılan aletin önüne bir-gün Osmanlı Padişahının geleceğini kim, nereden bilebilsindi?
Sultan Aziz, kimliğini mümkün olduğu kadar belli etmeden yaptığı son gezisinde yanındakilerle beraber bu aletin önüne gelmiş ve adını öğrenince çok içerlemiş. Yanındaki Başyaver Halil Paşaya dinamometreyi göstererek:
-" Haydi Paşa, göreyim seni.- Şunlara Türk kolunun kuvvetini göster... " fermanını vermiş.
Pehlivan yapılı,aslan kuvvetli Halil Paşa, üzerindeki avniyesint1) çıkarıp yanaşmış dinamometreye, yaradana sığınıp bir yumruk atınca, Fransız kol kuvvetine göre yapılmış olan yuvarlak, mihverinden fırlayarak, dinamometreyi tuzla buz etmiş...
O mahşeri kalabalık, ağızları bir karış açık, gözleri can evinden fırlamış, olup-bitene bakarken, sergi salonu Fransız Kurmay Yüksek Askeri Akademisi mezunu Başyaverin şu sözleri ile çınlamış:
-" Bu alet Türk Kafası değil... Türk’ün kafasına vurulmaz... Bu ancak Avrupalı kafası olmalı ki, bir vuruşta dağıldı..."
Şule SARIKOYUNCU

(1) Tarihte Osmanlı zabitlerinin omuzlarına aldıkları çok şık ve zarif pelerin.