Makale

SÜRGÜN

Yunus GÜLDEMİR

SÜRGÜN

ANAMIN anlattığına göre kasımda dünyaya gelmişim. Doğduğum yılın kışında çok kar yağmış, çok soğuk olmuş. 0 kış, çok odun yanmış; evde yakacak odun kalmamış; benim için bir de ağaçtan yapılmış kümes bozulup yakılmış.
Beşikte yatarken elimi kolumu hiç bağlatmazmışım kundağa. Eli-kolu bağlı kesinlikle uyumazmışım. Soğuk ve uzun kış gecelerinde mosmor kesilen ellerimi zor ısı-tırmış elleriyle, anam.
Babam, çiftçilik yapar, boş zamanlarında da ormandan getirdiği ağaçlardan yaptığı boyunduruktan satarak ve çarşı-pazarda hamallık yaparak bakardı bizlere.
İlkokulu köyümde okudum. Devlet tarafından açılan parasız yatılı sınavlarını kazanarak öğretmen okuluna girdim. Altı yıl okuduktan sonra öğretmen oldum. On bir yıl, Karadeniz Bölgesinin batı ve iç kesimlerindeki köylerde öğretmenlik yaptıktan sonra; yine, açılan bir sı-navı kazanarak Almanya’nın Bavyera Eyaleti’ne bağlı Nürnberg kentinde, altı yıl, iki dilli sınıflarda sınıf öğretmenliği yaparak yurda döndüm. Dönüşte eski görev yerimde öğretmen kadrosunun dolu olması nedeni ile kendi köyüme dört kilometre mesafede olan Ya-kakaya Köyü’nde görevlendirildim.
Kendi köyüme, daha doğrusu kendi evime dört kilometre olan bu köye gerekirse yürüyerek gelip gidecek, kendi evimde kalabilecektim. Teklifi hemen kabul ettim.
Yokuş çıkar, döne döne;
Yokuştan bir Döne çıkar;
İsa Balı’nın ardından
Hanoğlu Kocabey çıkar;
Ayvaz çıkar, Hoylu çıkar;
Bir yardan Köroğlu çıkar:
"Hemen Mevlâ ile sana dayandım.
Arkam sensin, kalem sensin, dağlar
hey!."

Bu dört kilometrelik yolun yansı yokuş. Yokuşun bittiği yerde Ço-kallı Düzlüğü başlıyor. Kışın tipisi ve dumanı hiç eksik olmuyor Çokallı Düzlüğü’nün. Yolda hergün, köyden ilçe merkezine gidenlere rastlamak mümkün, sisler arasında birdenbire birilerine rastlamak insanı bir an ürkütüyor; ama, bir kaç gün sonra bu duruma da alışıyorsunuz. Kimi mahkemeye, kimi senet parası yatırmaya, kimi doktora, kimi de kahvelerde vakit geçirmeye gider bu insanların.
Karakışta, sabaha açılan yol, akşama kapanıyor. Kar sürgünleri bazı günlerde donarak bir alçı gibi yola sıvanıyor. Yol açma araçları, saatlerce sökemiyor kar sürgünlerini.
Bizim çevrelerde, rüzgârın tesiriyle savrularak, bir yerden başka bir yere yığılan kar yığınlarına sürgün denir. Köylülerin anlattığına göre, bir keresinde yol açmaya gelen araç, kar sürgünlerinin yolu kapatması nedeni ile o akşam köyde mahsur kalmış.
Sabahları, güney doğudan esen Keşişleme; akşama doğru kuzey batıdan esen Karayel rüzgârları, yürüyerek Yakakaya Köyü’ne gidip gelmek zorunda olânların hep soluna soluna vurarak nefes kesiyor. Bu rüzgârlann uğultusunu Nürnberg yer altı treninin uğultusuna benzetiyorum. Ne farkı var ki?! İkisi de ses değil mi?! Belki de farkı-, birisi yerin altında, diğeri yerin üstünde duyuluyor olmasıdır, diyorum.
Hesapladım; yolun kapalı olduğu günlerde, her gün, sekiz kilometrelik yol yürüyerek, üç yılda, Türki-ye-Almanya arası bir mesafeyi katetmişim.
Yakakaya yolunda Robinson gibiyim. Bir de kimsesiz köpek takıldı peşime. Sevimli bir köpek. Kendini sevdirmesini çok iyi biliyor. Ne kadar kovaladımsa, peşimden hiç ayrılmadı. O da benimle birlikte okula gelip gidiyor. Sisli tipili havalarda, en iyi yol arkadaşı o oldu bana. Öğrencilerim gördüklerinde hemen tanıdılar bu köpeği. Beşinci sınıf öğrencilerinden Minelerin köpeği imiş. Bir tanıdıklarının peşinden karayola inmiş-, bu yolda bir araç çarparak yaralamış onu. Yaraları iyileşinceye kadar bizim köyde birisinin ahırında kalmış. İyi olunca da benim peşime takılmış, adı bile varmış üstelik. Mine’nin babasının söylediğine göre adi: Toni imiş. O günden sonra bizim köpeğimiz oldu Toni. Daha doğrusu o bizim köpeğimiz olmak istedi. Benden önce ölürse ağlarım onun için. Sevimli Toni, dost Toni!... Bazı gereksiz hareketleri olsa da; hırsız değil, her önüne gelene saldırmıyor, gece evi bekliyor, sabahlara kadar hav-layarak görevini yapıyor.
"Benden selâm olsun Bolu Bey’ine, Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır; Ok gıcırtısından, kalkan sesinden, Dağlar seda verip seslenmelidir." Hey, Hey!
Savulun geliyorum, hey Bolu beyleri! Böyle olur yüksek yerin rüzgârı; Böylesine söyletir insanı"
Çokallı düzlüğü’nden-, güneyindeki Köroğlu sıradağlarını, batısındaki eski adı Reşadiye Gölü olan-Çağa Gölü’nü net bir şekilde görebilirsiniz. Genellikle sabahları ve havaların bozuk olduğu zamanlarda dağların zirveleri ile bu gölün üstü sislerle kaplı olur. Sonbahar sonunda, Köroğlu Dağlarının zirvelerine ve Çağa Gölü’nün hemen arkasında yükselen Çele Tepelerinin zirvelerine düşen ilk kar, ilk yaza kadar eksik olmaz.
Çokallı; aslında kendileri birer yayla olan Çağa ve Dörtdivan ovalarının oldukça yükseklerinde yer alan bir düzlük. Halkın: "Soğukların taksim olduğu yer." dediği Ibrı-cak Köyü’nün doğusundaki yükselti Karaçalılık mevkisi ile hemen hemen aynı yükseklikte.
Bu düzlükte, Yakakaya Köyü ve eski Ibrıcak Köyünün birleşik mezarlığı var. Köy yolu bu büyük mezarlığı ikiye bölüyor. Uzaktan bakıldığında, bir yerden bir avuç toprak alınarak yolun iki yanına bırakılmış toprak yığını şeklinde gözüküyor Çokallı Mezarlığı. Kutsal Kita-bımız Kur’an’da da insanın öz mayasının toprak olduğu söylenmiyor mu?
Bu mezarlıkta, bebekken ölen ağabeyim Yunus, ninem ve kıtlık yıllarında yoksulluktan hastalanarak ölen, babamın amca çocuklarının mezarları var. Dikkat ederseniz, mezarlıklar genellikle yol kenarlarına kuruluyor-, gelip geçenler dua okusun, bu dünya hayatının bir gün son bulacağını düşünsünler diye, herhalde. Mezarlıktan her geçişimde bildiğim duaları okuyo-rum.
Reşadiye-Çağa Gölü Şahnalar Köyünden Şair Dertli’ye bir ömür boyu şiir söyletmiş. Ben bile dayanamadım-, tipide yürürken efkarlanıp, şiir diye bir iki mısra kekeledim. Belki bir beğenen olur diye yazıyorum:

Küçük yaşta gurbet ele düşmüşüm.
Hep gurbetim, hep hasretim yarbeni.
Gurbet yolu yumak yumak çiledir.
Yadellere, gurbetçiye sor beni.
Leylimley, leylimley!.. Leylimley, leylimley!..
Ay yıldızın şavkı vurmuş yollara.
Sabah olmaz gariplere kullara.
Ağlıyor mu, çiğ mi düşmüş güllere?
Güneş’im ol, geceme doğ, sar beni.
Leylimley, leylimley! Leylimley, leylimley!...
Topraktanım, Güldemirim.der gülüm.
Ocağında odun olsun kır dalım.
Çilelerle yaratılmış bir kilim;
Al yerlerden, dost yoluna, ser beni.
Leylimley, leylimley! Leylimley, leylimley!

Çokallı düzlüğünün bittiği kuzey yamaçtan bizim köy Ibrıcak ve Yamanlar köyü çok güzel görünüyor. Sabahları Çağa Deresinden doğru gelip köyü dolduran sisler, sihirli bir manzara seriyor gözler önüne. Hele kış aylarında, kartondan oyuncaklar gibi duran köy evlerinin ve gökyüzüne yazı yazan bir kalem gibi uzanmış köy camisinin çift şerefeli minaresinin seyrine doyum olmuyor. Çocukluğumdan bu yana, köyümüzü ve çevresini bu mevkiden -hele kış mevsimin de- hiç seyretmemiştim. Yüksekten bir yere bakmakla insan, baktığı yerleri bütün ayrıntıları ile görebiliyor.
Yakakaya’da göreve başladığım yıl, doğduğum yıl gibi çok kar yağdı. O yıl, aynı köyden Sezayi Dede şehirden gelirken yol sapıtmış. Anlattığına göre, kar yığınlarını eşerek yaptığı siperde sabahı beklemiş-, ortalık aydınlanınca da şehre geri dönerek hastaneye gitmiş. O gece neredeyse donarak ölecekmiş. Sezayi Dede olayı bana anlatırken o geceyi tekrar yaşar gibiydi ve ağlıyordu. Bir gün, ben de şiddetli tipi yüzünden köyüme dönemedim.
Bir gece Yakakaya’da yatmak zorunda kaldım. Ertesi gün, eşim ve yeğenim beni aramaya geldiler.
İlk sene, Adana’lı Ahmet öğretmenle birlikte çalıştık Ahmet öğretmenin tayini Adanana çıkınca yerine iki öğretmen geldi-, Ordu’lu zekeriya, Sinop’lu Ahmet. Yol çilesi unutuldu, hatıralar anlatıldı. Göreve giderken çığ altında kalan, donan, kurta, kuşa yem olan öğret-menleri andıkça, her gün çektiğimiz bir saatlik kısa zulmü unutur olduk Ordu’lu zekeriya, başka bir köye, Sinop’lu Ahmet Sinop’a gidince, köye Trabzonlu Muhammet öğretmen olarak geldi. Son bir yıl bu dört kilometrelik rüzgârlı yayla tepesinin unutulmaz çilesini birlikte çektik... Sabah git, akşam gel...
"Haydi yavrum, yolcu yolunda gerek.
Nihayet göründü Ibrıcak Köyü.
- Selâmün aleyküm kahveci dayı!
- Aleyküm selâm evlât,
Bir hastamız var, makine bekliyor.
Bir hastaları varmış makine bekliyor.
Gübre kokuyor kahvenin peykeleri.
Herkesin derdi başka;
- Memleket, hemşeri?
- Sinop.
İlâhi Orhan Veli! Hep beni, hep bizi yazmışsın "Yol Türküleri" şiirinde. Biliyormusun, kim o kahveci? Ben nereliyim?
Daha önce söyledim ya, bir daha söyliyeyim; ben, Ibrıcak Köyünden Yunus oğlu Yunus, peykeleri ahır kokan kahvenin sahibi "kahveci dayı" da dedemin öz kardeşidir. I-lâhi Orhan Veli! Hep beni, hep bizi yazmışsın...