Makale

İbn Batuta'yı Şaşırtan Misafirperverlik

Prof. Dr. Nesimi YAZICI/Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Ûğr. Ü.

İbn Batuta’yı Şaşırtan Misafirperverlik

İbn Batuta lâkabıyla şöhret bulmuş olan Semseddin Ebu Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Muhammed İbrahim et-Tancî el-Levâtî (1304-1377), çoğumuzun kısaca İbn Batuta’nın Seyahatnâmesi diye tanıdığımız Tuhfetu’n-Nuzzâr fî Garaibi’l-Emsâr ve Acâibi’l-Efsâr adlı eserin sahibidir. Aslen Tanca- lı olan ibn Batuta XIV. yüzyılda Mısır, Suriye, Arap yarımadası, Irak, İran, Doğu Afrika, Orta Asya, Kuzey Türk illeri, Hindistan, Çin, Endülüs ve Sudan’la birlikte güzel Anadolu’muzu da ziyaret etmiştir.
1333’te Lazkiye’den bindiği bir Ceneviz gemisiyle Alanya (Alai- ye)’de Anadolu’ya ayak basan İbn Batuta sırasıyla Antalya, Burdur, İsparta, Eğridir, Gölhisar, Karaağaç, Denizli, Tavas, Milas, Konya, Karaman, Aksaray, Niğde, Kayseri, Sivas, Gümüşhane, Erzincan ve Erzurum’u ziyaret etmiş, daha sonra da Manisa, Bergama, Balıkesir, Bursa, İznik, Geyve, Göynük, Mudurnu, Bolu, Gerede, Safranbolu, Kastamonu ve Sinop’ta bulunmuştur. Bütün bu seyahati esnasında ibn Batuta, meraklı bir gözlemci gibi davranmış ve bize yediyüz yıla yaklaşan bir geçmişten çok önemli bilgiler, belgeler ulaştırmıştır.
İbn Batuta’nın 1355’te kaleme aldığı Seyahatnâmesi, yazıldığı dil olan Arapça ile basıldığı gibi, çeşitli lisanlara tercüme edilmiş, bu arada Mehmed Şerif (Seyahat- nâme-i İbn Batuta, İstanbul, 1333-1335] tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Dilimize bundan sonra da tamamen veya kısmen çevrilerek basılan bu eser, değişik yönleriyle değerlendirmelere de konu teşkil etmiştir. Değerli araştırmacı Mehmet Seker de ibn Ba- tuta’nın Seyahatnâmesi’ne dayanarak önce küçük çaplı bazı çalışmalar yapmış, sonra bunları geliştirerek genişletmiş ve çok isabetli bir biçimde kitap halinde neşretmiştir. (ibn Batuta’ya Göre
Anadolu’nun Sosyal-Kültürel ve İktisadî Hayatı ile Ahîlik, Ankara, 1993, 96 s.). ’M. Seker’in kitabını son defa okuduğumuzda, bizce önemli gördüğümüz bazı noktaları, özellikle müslüman Türklerin misafirperverlikleri konusunu küçük bir yazı haline getirme arzusu içimize doğdu. Böylece geçmişimizdeki güzelliklerimiz hatırlanacak, atalarımız hayırla yadedilir- ken, belki okuyanlarımıza da hedef gösterilecektir.
ibn Batuta Anadolu’nun hemen her yerinde Ahi’lerden bahseder. Bir çok defa onların zaviyelerinde misafir edilir. Kendisine izaz ve ikramda bulunulur. Zaten misafirperverlik Türklerin İslâm öncesinden de sahip oldukları, tabiatıyla İslâm’la yeniden ve çok daha güçlü bir biçimde benliklerine yerleştirdikleri bir özelliktir. Fakat Denizli’de karşılaşılan durum her bakımdan enteresandır. Türkçe bilmeyen ibn Batuta, önünde cereyan eden gelişmelere bir mana verememiş, hatta önüne çıkanların eşkiyâlar olduğu ve kendilerini soyacakları endişesine kapılarak korkmuştur. Nihayet Arapça bilen biri bulunur ve onları ibn Batuta’ya anlatır. Daha sonra yazıya geçen bu hadise, bütün dünya için, müslüman Türklerin misafir severliklerinin delillerinden güzel bir delil olur. Onların Bakara suresi 177. ayetinde ve Kur’ân-ı Kerim’in diğer bir kısım ayetlerinde geçen “ibni’s-sebîl” “yolcu- misafir” tamlamasını nasıl anladıklarını ve bu Tanrı buyruğunun gereğini ne şekilde özenle gerçekleştirmeye çalıştıklarının bir güzel misalini oluşturur. Nedir bu olay?
ibn Batuta, beraberindekilerle Denizli’ye girdiğinde, dükkanlardan çıkan bir grup insanın kendilerine yöneldiğini ve hayvanlarının dizginlerinden tuttuklarını görmüştür. Derken ikinci bir grup da birincilerine yaklaşmıştır. Aralarında önce yavaş sesle, sonra da yüksek tonda konuşmaya başlayan topluluk, konuşanları anlamak için, ancak karşımdakilerin yüz hatlarını manalandırmak ve ses perdelerini değerlendirmek gibi dolaylı bir imkâna sahip olan ibn Batuta’yı. endişelendirir, heyecanlandırır. Bunlar her halde yol kesen eşkiyalar olmalıdırlar ve kafimdekilerin mallarına, belki de canlarına bir kasıtları vardır? Neyse ki bu endişeli durum fazla uzamaz. Arapça bilen bir kişi belirir ve durumu açıklar. Münakaşa edenler Ahi’lerdir. İlk grup Ahî Sinan’ın yoldaşları, ikinci grup ise Ahî Tuman’ın arkadaşlarıdır. Her iki taraf da kafilenin öncelikle kendilerinin misafiri olması gerektiğini iddiâ etmekte ve bunun için de münakaşa etmektedirler. Nihayet çözüm olarak kur’a çekilir ve kafile önce Ahî Sinan zaviyesinde misafir edilir. Burada kendilerine çeşitli ikramlarda bulunulur. Hatta hamama götürülerek temizlenmeleri sağlanır. Yemekler ve meyvelerle, tatlılar yanında Kuran ziyafeti ve zikir meclisleri ile manevî dünyaları da nurlandırılır. Misafir ağırlama sırası Ahî Tuman’ın arkadaşlarına gelince onlar, misafirperverlikte öncekileri de geçerler.
İbn Batuta, Anadolu’da daima ya bir Ahî zaviyesinde misafir edilmiş veya bir medresede, bazı defa da bir evde ağırlanmıştır. Nitekim bu sonuncu duruma dikkat çekici bir örnek Birgi’de geçmiştir. Şehre girdiklerinde, çoğu defa adet olduğu üzere Ahî zaviyesi sorulmuş, muhataplar olan kisi ise, muhtemelen bu durumu kendisi için bir fırsat bilerek, onları zaviye yerine kendi evine götürmüş, olabileceğin en güzeli ile ağırlamıştır. Böylece ibn Batuta ve onun şahsında bütün cihana “Anadolu’da her evin bir misafirhane olduğunu gösteren bir örnek” verilmiştir.
Misafirperverlikle ilgili değişik bir örnek ise Erzurum’da yaşanmıştır. Burada bir zaviyeye inen ibn Batuta, ikinci günün sonunda ayrılmak için müsaade istediğinde; “Eğer böyle yaparsanız, yani bugün ayrılırsanız itibarımıza gölge düşer, çünkü misafirliğin en az müddeti üç gündür.” cevabı ile karşılaşmış ve çaresiz kalışını bir gün daha uzatmıştır.
İbn Batuta’nın Anadolu’da gördüğü ve kitabıyla ebedileştirdiği misafir severlik örnekleri yalnızca bu saydıklarımızdan ibaret değildir. Nitekim onun parasını ödeyerek bir yerde kaldığından hiç bahsetmemiş olması, ülkemizdeki ikameti sırasında daimî olarak misafir edildiğinin delilidir. Fakat Antalya’daki durum da kaydedilmeye değecek derecede dikkat çekicidir.
İbn Batuta Antalya’da Seyh Semseddin Hamevî’nin Medre- se’sinde misafir edilir. Cuma mescidinde, her gün ikindiden sonra güzel sesli çocuklar tarafından Fetih, Mülk ve Amme surelerinin okunduğuna şahit olur ve bundan hoşnut olur. Buradaki misafirliğinin ikinci gününde karşılaştığı bir durum onu oldukça şaşırtmıştır. Sırtında eski, yıpranmış bir elbise, başında da keçe külah bulunan bir genç Seyh’e gelmiş, bir şeyler söylemektedir. İbn Batuta, belki de gencin bazı jest ve mimiklerinden kendilerinden bahsettiğini anlamışsa da, tabiatıyla ne dediğini kavramamıştır. Seyh Semseddin Hamevî ibn Batuta’ya dönmüş ve; “Bu adamın ne dediğini biliyor musun?" demiştir. Olumsuz cevap üzerine de sözlerini sürdürmüştür: "Seni ve arkadaşlarını yemeğe davet ediyor”. Daveti kabul etmekle birlikte hayretini gizleyemeyen ibn Batuta, bu kişinin dış görünüşünden hareketle, böyle fakir birinin sıkıntıya sokulmaması düşüncesini ifade etmekten geri kalamaz. Bunun üzerine Seyh’in mütebessimâne şu cevabı ile karşılaşır: “Bu adam Ahî’lerin reislerinden biridir. Kendisi sayacı ustalarındandır. Cömertliği ve iyilik severliği ile tanınmıştır. Sanatkârlar arasında aşağı yukarı ikiyüz yoldaşı vardır. Onlar kendisini önderliğe seçtiler ve bir tekke yaptırdılar. Simdi gündüz kazandıklarını geceleri, iyilik, güzellik, hasılı Allah yolunda sar- federler.” Aksam namazından sonra tekkeye gidilmiş ve ibn Ba- tuta’nın geniş geniş tasvir ettiği çok hoş bir ortamda, mükemmel bir ziyafet gerçekleştirilmiştir. Yine enteresan bir misafirperverlik örneği Burdur’da ortaya konmuştur. Seyyahımız burada Hatîb’in evinde misafirdir. AhTler toplanıp kendilerinin misafiri olmasını rica ettilerse de Hatîb’in kabul etmemesi üzerine bu gerçekleşmez. Nihayet Ahîlerden birinin bostanında bir ziyafet tertip edilir ve ibn Batuta da ona iştirak eder. Seyyahımız bu ziyafetle ilgili olarak, Ahîlerin böyle bir ikramı yapabilmiş olmaktan dolayı duydukları sevinci özellikle belirtiyor ve şunları ekliyor: “Kendileri bizim lisanımızı bilmedikleri gibi, biz de onların dilini anlamıyorduk. Aramızda tercüman dahi yoktu".
Ne dersiniz, acaba onlar sevgi dilini, kalpten kalbe vasıtasız ulasan inanç dilini mi kullandılar?...
İbn Batuta bizimle ilgili olarak yalnızca misafirperverlikten süz etmiyor. Anadolu halkının dindarlığını, ibadet hayatını da anlatıyor. Denizli’de daha o tarihte cuma namazı kılınan yedi büyük caminin bulunduğundan, halkı dinî konularda irşat ve tenvirle görevli vaiz olarak görev yapan Alâaddin Kastamonî isimli bir bilginden bahsediyor. Anadolu’nun muhtelif merkezlerini ziyareti sırasında dinî hayatın çeşitli görünümleri hakkında enteresan ayrıntılar veriyor. Cuma günleri, kandil geceleri, üç aylar ve bilhassa Ramazan ayı vb. nin nasıl büyük bir istek ve heyecanla değerlendirildiğini ortaya koyuyor. Vaaz ve irşat hizmetlerinden, Allah’ın son kitabı Kur’an-ı Kerim’in okuma ve ezberlenmesine gösterilen özenden, zikir meclislerinden, bayramlarda mezarlık ve türbe ziyaretlerinden bahsediyor. Gelişmiş bir ilim hayatının varlığına işaret ediyor, idarecilerin ilim adamlarına hürmet ettiklerini, hatta bir kısmının İlmî tartışmalara katıldıklarını dile getiriyor. Daha neler, neler. Her bakışa göre görülecek ne çok sey var ibn Batuta’nın kayıtları arasında. Biz son olarak onun Kastamonu’da Cuma namazının kılınışı ile ilgili verdiği bilgileri kayıtla yetinelim: “ Sultan, cuma günlerinde vakit namazını saraya uzakça bir camide kılmak ve oraya at üzerinde türenle gitmek mecburiyetinde idi. Kastamonu’nun Ulucamii ahşap bir bina olup, üç katlıdır. Sultan, devlet erkânı, kadı, fakihler ile ileri gelen askerler alt katta, Sultan’ın kardeşi olup Efendi diye anılan şehzade ve hademeleri, adamları ile şehir halkından bazı muteber kişiler orta katta, Sultan’m oğlu ve veliahdı olan şehzade Cevad ise genç köleleri, hizmetkârlar ve halk ile üst katta Cuma namazını edâ ederlerdi.
Kurra hafızları mihrap önünde bir halka meydana getirerek otururlar. Şehrin kadısı ile Cuma hatibi de orada hafızlarla birlikte bulunur. Sultan’a gelince, o mihrabın sahanlığında yer alır. Ünce Kehf suresi güzel seslerle tilâvet edilir. Ayet-i kerimeler tekrar okunur. Kur’ân-ı Kerim’in tilaveti bittiği vakit hatip minbere çıkar ve cuma hutbesini verir, ondan sonra da namaz kılınır. Namaz bitince nafile rek’atların kılınmasına geçilir.
Nihayet hafızlardan birinin Sulta n’ın huzurunda bir asr-ı serif okuması üzerine padişah yanındaki! erle birlikte camiden ayrılır”. Sonra yeniden isler, isler ve ikindi namazı, aksam namazı... Bize söylenecek bir cümle kalıyor: Kubbede kalan hoş bir sa da olabilmek ne güzel?. (İsmet Parmaksızoğlu, İbn Batuta Seya- hatnâmesin’den Seçmeler, İst. 1971, s. 59-60]