Makale

İSLAM'DA SAĞLIK VE SAĞLIK KURUMLARI

İSLAM’DA SAĞLIK VE
SAĞLIK KURUMLARI

Sabri ÇAP
Karşıyaka Vaizi/İzmir

İslâm’ın genel olarak ilme verdiği önemin bir sonucu olarak tıp ilmi de hızlı bir şekilde gelişmiş, henüz hicrî 1-2. asırlarda İslâm dünyasının önemli ilim dallarından birisi haline gelmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in “Allah yaratmış olduğu bütün hastalıklar için şifa da yaratmıştır. hadisi doğrultusunda Müslümanlar bütün hastalıklar için, çareler aramışlardır. Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in tıpla ilgili birçok tavsiyeleri bir araya toplanmış, “et- Tıb- bü’n-Nebevî” ismiyle çeşitli kitaplar yazılmış ve hadis kitaplarının bölümlerinden birini “Kitabü’t-Tıb- Tıb Bölümü” oluşturmuştur.
Tıp ilmine gerekli önemi veren Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in, basit manada da olsa, ilk tedavi merkezlerini kurduğunu söyleyebiliriz. Zira, bazı seferlerinde Rasii- lullah (s.a.s)’in, savaş esnasında yaralananların tedavisi için cephe gerisinde bir çadır tahsis ettiği, Rufeyde el-Eslemi, Ümeyme bint Kays, Ummii Atıyye el-Ensariyye, Ummü Sinan el-Eslemiyye, Ummü Süleym, Ummii Eymen ve Nüseybe el-Maziniyye (Allah onlardan razı olsun) ve diğer bazılarının savaşlarda hemşirelik, hastabakıcılık ve hekimlik yaptıkları bilinmektedir.’21
İşte Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in bütün hastalıkların şifasının bulunduğuna dair müjdesi doğrultusunda Müslümanlar daha ilk devirlerden itibaren tıbba ve sağlık müesseselerinin kurulmasına öncülük etmişlerdir.
İlk Hastahaneler
İslâm’ın, ’’İnsanların en hayırlısı insanlar için en faydalı olandır."11’ prensibi uyarınca İslâm dünyasında birçok sosyal yardım müesseseleri ortaya çıkmıştır. Bunların en önemlilerinden biri de hastahanelerdir. İslâm tarihinde, temeli vakıflara dayanan hastahaneler "Darü’ş-Şifa, Darü’s- Sıhha, Darü’l-Afiye, Bimaristan, Bimarhane Maristan, Daru’t-Tıb ve Şifaiyye” gibi isimlerle anılırlar . İslâm tarihinde tıpla ilgilenmeyi Peygamber Efendimiz (s.a.s) devrine kadar götürmek mümkünse de tam teşkilatlı ilk hastahanenin hicri 88 (M. 707) tarihinde Şam’da Emevî halifesi Velid b. Abdülmelik tarafından tesis edildiği bilinmektedir. Bununla beraber İslâm hastahanelerinin en parlak devri daha sonra, Abbasiler döneminde gerçekleşmiştir. Nitekim Harun er-Reşid’in, yapılan her caminin yanında bir hastahanenin açılması için emir verdiği rivayetler arasındadır.<4>
Will Durant, Abbasî devrindeki sağlık hizmetleri ve hastahaneler hakkında bize şu bilgileri vermektedir: “O devirde İslâm dünyasında 34 hastahane vardı. Bildiğimiz en eski hastahane Bağdat’ta Harun er-Reşid tarafından kurulmuştu. X. yy. da beş hastahane daha açıldı. 918 yılına ait bir kaynakta, Bağdat hastahaneleri müdüründen bahis vardır, İslâm aleminin en büyük hastahanesi ise 706’da Şam’da kurulmuştur. 978 yılında bu hastahanede çalışanların sayısı 24 idi. Tıp öğretimi daha çok hastahanelerde yapılıyordu. İmtihandan geçmeyen ve devlet tarafından verilen diplomaya sahip olmayan kimse asla hekimlik yapamazdı. Eczacılar, kırık-çı- kık işleriyle uğraşanlar da devletin kontrolü altındaydılar. Hekim- vezir Ali b. İsa 931 yılında tedavi için şehirden şehire dolaşmak maksadıyla, özel bir doktorlar birliği kurmuştu. 931 yılında Bağdat’ta 860 diplomalı hekim vardı.”5
Abbâsiler döneminde gelişen hastahaneler daha sonra hemen hemen her tarafta vakıf olarak ortaya çıktı.
“Selçuklular zamanında da gelişmesini devam ettiren bu hasta- hanelerden; Şam, Bağdat, Musul ve Mardin’de inşa edilenleri pek meşhurdur.
Hastahaneler, Selçuklular devrinin önemli sosyal yardım mües- seseleridir. Anadolu Selçukluları XII. yy. dan itibaren hastahane yapmaya başlamışlar ve bu sağlık kuruluşlarına Daru’ş-şifa, Daru’ssıhha, Bimaristan, Maristan gibi isimler vermişlerdir. Selçuklu hastahaneleri başlangıçtan itibaren tıp öğrencilerine teori ve pratiği beraber gösteren tıp fakülteleri gibi çalışmışlardır. Mesela, Kay- seri’de Gevher Nesibe tarafından 602/1205’de, Sivas’ta İzzeddin Key kavuş tarafından 614/1217’de yaptırılan hastahaneler, bitişiğindeki tıp medreseleri ile yekpare binalar olarak hizmet görmüşler- dir.<6>
Selçuklular döneminde Anadolu’da yapılan önemli Daru’ş-şi- falar şunlardır: Kayseri’de Gevher Nesibe (1206), Sivas’ta İzzeddin Keykavus Şifahanesi (1217), Divriği’de Turan Melik Darü’ş-Şifası (1228), Konya Darü’ş-Şifası (1219-1236), Çankırı’da Atabey Cemaleddin Ferruh Darü’ş-Şifası (1235)™
“İktisadî ve kültürel bakımdan çok ileri bir durum arzeden Selçuklu Devleti’nde tababet o derece ehemmiyet kazanmıştı ki, hemen her şehir ve kasabada mevcut hastahanelerde tedavi meccanî olup, her birinin büyük vakıfları vardır.”’8
“Selçuklular, sağlık hizmetlerini yürütmek için sadece hastahane yapmayı yeterli görmemişler, nerede sıcak ve şifalı bir su kaynağı bulmuşlarsa orayı derhal imar ederek bu sulardan istifadeyi düşünmüşlerdir.”9
Osmanlılar’da da sosyal yardım kurumlan arasında sağlık kurumlan oldukça boldur. OsmanlIlar’da ilk hastahanenin ise, devletin kuruluş yıllarında Sultan Orhan tarafından Bursa’da açıldığı bilinmektedir. Böylece devletin tıpla olan ilgisi daha o zamanlarda ortaya çıkmış olmaktadır. Bununla beraber Osmanlılar’ın, tam teşkilatlı diyebileceğimiz ilk hastahanesi Bursa’da 801 (M. 1399) tarihinde Yıldırım Bayezid tarafından şehrin doğusunda, Uludağ’ın eteğinde kurulmuştur. 1400 senesi Mayıs’ında, Bursa kadısı Molla Fenarî Mehmed b. Hamza tarafından vakfiyesi tertip edilmiş olan bu hastahanede vazife görmek üzere Sultan Bayezid, Memlûk hükümdarı Zahir Berkuk’tan üs- tad bir tabip göndermesini rica etmiş, o da Şemseddin Sağır isminde bir tabip yollamıştır.’10’
Ayrıca Osmanlılar’da medreselerin bünyesinde açılan Darü’t- Tıp’lar, tıp tahsili yaptırmakla beraber, devrinin en gelişmiş hasta- hanelerine de sahip bulunuyorlar- dı.<n)
Osmanlılar ’da kurulan önemli hastahaneler olarak Bursa’da Yıldırım Bayezid (1339), İstanbul’da Fatih (1470), Edirne’de Bayezid (1488), İstanbul’da Haseki, Hür- rem Sultan (1550), Manisa’da Sultan III. Murad (1591), İstanbul’da Sultan Ahmed (1671) hastahaneleri zikredilebilir.12
Alman Seyyahı Fugger, 1589’da İstanbul’da 100 hastahane olduğunu belirtiyor. Y. Öztuna bu rakamı mübalağalı bulursa da bu rakam İstanbul’da çok sayıda hastahane bulunduğunu göstermektedir. IV. Murat zamanında (1623-1640) İstanbul’da 9 hastahane ve 19 imaret bulunduğu ise, resmî kayıtlardan anlaşılmaktadır.13’
Hastahanelerdeki Durum
Hemen her büyük vakıfta, bir Bimarhane veya Daru’ş-şifa denilen hastahaneler bulunurdu. OsmanlIlarda hastahanelerin ekserisi, tıp medreselerinin tatbikat yerleri idi. Selçuklularda olduğu gibi, Osmanlı medrese hastahanele- ri de çok zengin akarlara sahipti ve hiçbiri devletçe yaptırılmamıştı. Hepsi hayır sahiplerinin eseri idi. Haseki, Guraba ve Şişli Etfal hastahaneleri, bu vakıf hastahanelerin günümüzde de hizmet vermeye devam eden örnekleridir.04’
“Daru’ş-şifaya müracaat eden fakir hastalar zamanlarının en hazık ve tecrübeli doktorları, göz hastalıkları mütehassisları ve cerrahları tarafından muayene ve tedavi edilmekte ve ilaçların en pahalı ve iyilerinden faydalanabilmededirler. Hastahaneye yatırılanlar da orada her türlü ihtimamı görmekte, çamaşırları ve kendileri yıkanmakta, türlü devalar, şerbetler ve kuvvet ilaçlan ile hastalara şifa imkanları sağlanmaya çalışılmaktadır. Ölenler için teçhiz ve tekfin masrafları da, bu hastalara gösterilen ihtimamların son bir alametidir. Hastalıkları zamanında daha fazla yardıma ihtiyacı olan yoksul kişiler için ümit ve teselli kaynağı bir sığınak vazifesini gören Darü’ş-şifaların, gerçek bir hayır ve şefkat müessesesi olarak vazifelerini gördüklerine şüphe yoktur.”15’
“Islâm alemi, hastahaneleri- nin kalitesi ve teçhizatı bakımından da dünyaya öncülük ediyordu. 1160’ta Nureddin’in, Şam’da kurmuş olduğu hastahane üç asır boyunca bedava hasta tedavi etti ve ilaç dağıttı. Bu hastahanenin bacasının tam 270 yıl hiç sönmeden tüttüğü söylenir. Kahire’de 1285’te yapılan hastahane Ortaçağın en büyük hastahanesiydi. Hastahane, büyük ve şadırvanlarla serinletilmiş bir avlunun etrafına yapılan dört binadan meydana geliyordu. Çeşitli hastalıklar için ayrı ayrı bölümler olduğu gibi, nekahet devresini geçirenler için de ayrı bir kısım vardı. Hastahanenin laboratuvarlan, perhiz mutfakları, banyoları, kütüphanesi, mescidi, konferans salonu vardı. Burada genç-yaşlı, kadın-erkek, zengin-fakir, esir-hür farkı gözetilmeksizin herkes tedavi edilirdi. Hastahaneden taburcu edilen herkese hemen işe başlamaması için, ayrıca para da verilirdi. Uykusuzluktan ızdırap çeken hastalara musiki dinletilir, özel şahıslar bunlara hikayeler anlatırdı. İslâm ülkelerinin büyük şehirlerinin tamamında ruh hastalan için özel yerler vardı.”’16’
“Halife ve sultanlar, vücuda getirdikleri hayır müesseselerini hükümdar saraylarına has mobilyalarla tefriş etmişlerdi. Devletin en yüksek memuriyetlerindeki uyuma ve ikamete mahsus odaları süsleyen bütün konfor, halka tamamen açık bulunan hastahane tesislerinin hasta odalarıyla yatak ve banyolarına naklolunmuştu.”(17)
“Yalnız halife ve sultanlar değil, hususî servet sahipleriyle meşhur astronom Sabit b. Kur- ra’nın oğlu Sinan b. Sabit, torunu Sabit b. Sinan gibi doktorlar, köylere kadar uzanan seyyar sağlık istasyonlarının yanında umumî hastahanelerden başka hapishane hastahaneleri de vücuda getirdiler. Vezir ibn Furat, memurlarının parasız muayene ve tedavileri için 923 yılında Bağdat’ta bir poliklinik tesis etti.”’181
Hastahanelerin büyük bir kısmı vakıf hastahanesi olduğundan, hastahanelerde nelere dikkat edileceği ve hastalara nasıl davranı- lacağı da bizzat vakıf tarafından tayin edildiğinden bu prensiplere muhalefet mümkün değildi. Bir vakıf hastahanesindeki durumu göstermesi bakımından Mısır Kölemenleri hükümdarlarından Sultan Kalavun’un kurup vakfettiği hastahanenin vakfiyesini nakletmek istiyoruz: “Ben bu hastaha- neyi Müslümanların, kadın-erkek hastalarının tedavi edilmesi için inşa ettim. Gerek servet sahibi zenginlerden, gerek muhtaç ve fakirlerden Kahire’de ve etrafında oturan veya oraya dışarıdan gelenlerden cinsleri, hastalıkları ve dertleri ne olursa olsun, genç-ihti- yar herkes orada tedavi olabilir. Kadın-erkek bütün hastalar, tedavileri bitip iyileşinceye kadar orada kalırlar. Orada tedavi için hazırlanan her şey ücretsiz sarfolu- nur. Yerli ve yabancı ayrı tutulmaz, hiçbirine ayrı muamele edilmez. Mütevelli bu vakfın gelirinden hastahanenin ihtiyaçlarını karşılar, hastahane için gerekli olan karyola, yatak, yorgan gibi ihtiyaçları temin eder. Her hastaya, haline uygun olan ve hastalığın gerektirdiği karyola ve yaygılarını hazırlar. Onlardan her birinin tedavisi ile ilgilenir onlara son derece hayırhah davranır...”19
Hastahanelerdeki konforu göstermesi açısından S. Hun- ke’nin zikrettiği ve ortopedik tedavi gören bir hastanın babasına yazdığı bir mektup da kayda değer. İşte mektubun bazı bölümleri:
“Babacığım; benden para getirmenin lazım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem hastahaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel... Başhekim bir gün sonra ayağa kalkabileceğimi ve çok geçmeden taburcu olabileceğimi söyledi. Ama canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, battaniyeler yumuşak ve kadife gibi, çarşaflar bembeyaz. Her odada akar su var. Soğuk gecelerde her oda ısıtılıyor...

Doktorların Özellikleri
Hastahanelere alman doktorların durumuna da son derece dikkat edildiği, ehil olmayanların ve hastalara şefkatle yaklaşmayacak olanların hastahanelere alınmadığı görülmekte, hekimlerin dikkat edeceği hususlar da açıkça belirtilmekteydi.
Haseki Sultan’a ait, 958/1551 tarihli bir vakfiyede; Darü’ş-Şi- fa’nın idaresinin ve hekimin has- tahanede hastalarla olan münasebetlerinin ve mesleğiyle ilgili meselelerin nasıl olması gerektiği hususunda şu şartlar zikredilmektedir: “Vâkife Hazretleri şart etmiştir ki, iki nefer hazık, riayet ve inayete layık, fetanet ve kiyasetle maruf, hazakat ve ferasetle mevsuf, tıp ve hikmet kanunlarını bilen, onların bilumum meselelerini tafsilatı ile ihata eden, mizaç ahvalinin hususiyetlerini anlayan, ilaç tertip etmekte mahir olan, şurup ve macunların ahvalinde tecrübeli, onların, hastaların ahvaline mülayim veya mübayin olanlarına vakıf, iş görme ve birçok tecrübelerle ilimlerini tekid etmiş ve türlü ahvâl ve atvâl müşahedesiyle mariflerini ilerletmiş, ilim tahsilinde ve tatbikatta zamanlar geçirmiş, onları tamamlama hususunda vakitler harcamış kimse doktor olup, bunlardan her biri serin kalpli, kerîm ahlâklı, güzel huylu, endişeden uzak, iyi iş yapar, ince kalpli, uysal, akraba ve ecanib hakkında hayır diler, nasihatte tatlı dilli, hoş sözlü, güler yüzlü, makbul huylu olmalıdır. Hastalardan her birine candan dost gibi, ıe’fet ile nazar eder, onları asık surat ile karşılamaz, onlara az da olsa vahşet ve nefret uyandıracak söz söylemez. Zira sözde bulunan sert bir kelime, bazen hastaya en büyük dertten daha ağır gelir. Belki hastalara en latif ibarelerle söz söyler, onlara en güzel şekilde hitap eder, sual ve cevapta en şefkatli yolu tutar. Zira sarf olunan nice sözler vardır ki, onlar hastanın nezdinde cennet kevserinden, zülal ve selsebilden daha tatlıdır. Hastalara şefkatlidir. Hastanın tatlı söze ihtiyacı daha çoktur. Hastalara şefkat ve riayet kanatlarını indirir, döşer... Onların üzerine inayet ve himaye kemerlerini gerer... Bu iki tabipten biri bu yazılan şartlara riayet eder ve bu kaideleri olduğu gibi muhafaza eyler, sene ve ayların ve günlerin her birinde bu şartlardan bir tanesini bile ihmal ve ihlal etmeden bunlara tamamıyla riayet etmek mecburidir. Her kim ki bu sayılanlardan birini ihlal eder, üzerine aldığı vazifelerden birini ihmal ederse, vazife mukabili almış olduğu şey ona haram olur. Ahirette de azab ve gazaba duçar olur...”’21
Hastahanelerde fazla miktarda hasta yığılmaları görülmediği gibi, doktor başına düşen hasta sayısı da oldukça azdır. “II. Baye- zid’in 23 Mayıs 1484’de, tahta geçmesinin 3. yıl dönümünde bizzat temellerini attığı muazzam Edime Sultan Bayezid Külliye- si’nde 167 görevli çalışmakta, hastahane 50 kişilik olduğu halde hekim ve hizmetkar olarak 21 personeli bulunmaktadır ki, bu durum bugünkü modem hastahaneleri bile kıskandıracak durumdu.”,22,
Yine batılı seyyah Menavinus, İstanbul’da Bayezid Külliye- si’nin, akıl hastalarına mahsus bölümünde birbirinden tecrid edilmiş 40 akıl hastasına 150 hasta bakıcının hizmet verdiğini nakletmektedir.25
1539’da Manisa’da Kanü- nî’nin annesi Valide Hafsa Sultan tarafından inşa edilen Manisa Da- rü’ş-Şifası’nın 20 hastalık kapasitesi bulunmakta, büyük ölçüde ayakta da hasta tedavi edilen bu hastahanede, 5 hekim (bir başhekim, bir operatör, bir akıl hastalıkları mütehassısı, 2 göz hekimi), 4 eczacı ve buna göre personel bulunmaktadır.’24
Islâm tarihinde, ruh hastalıklarının tedavisine de ilk devirlerden itibaren ihtimam gösterildiği görülmektedir. "Islâm dünyasında hastahaneler sadece bedenî rahatsızlıklarla ilgilenmiyor, aynı zamanda ruhî ve psikolojik hastalıklarla da ilgileniyorlardı. Yaku- bî ile Mes’üdî, eserlerinde, Bağdat yakınlarında bulunan bir tekkenin psikiyatrik bir müessese olarak akıl hastalıklarının tedavisine tahsis edildiğini belirtirler. Mes’üdî’nin ifadesine göre Dayr (Dair) Hızkıl Akıl hastahanesi, Abbasi halifesi elMütevekkil (847-861) döneminde, el-Müber- red tarafından ziyaret edilmiştir. Demek oluyor ki, adı geçen akıl hastahanesi şimdilik belgelerle ispat edilebilen ve sadece delilerin tedavisine tahsis edilmiş en eski psikiyatrik hastahane olmak şerefine daha layıktır. Çünkü bu müessese, batıda ancak XV. asırda ve çok zor şartlarda ortaya çıkan hastahanelerle mukayese edilmeyecek kadar bir önceliğe sahiptir.
Akıl hastalarının tedavisi hususunda Evliya Çelebi bir misal olarak şu bilgileri verir: Yapılışından bir buçuk asır sonra Edirne’de II. Bayezid tarafından tesis edilmiş bulunan vakıf hastahane- nin akıl ve ruh hastalarına mahsus bimarhane kısmım gezen Evliya Çelebi burada çiçek yetiştirilerek, onların güzelliği ve kokusuyla hastaların tedavi edildiğinden, bu maksatla bilhassa lale, sümbül, reyhan, karanfil, nesrin, yasemin, deveboynu çiçeklerinin kullanıldığından, ayrıca musiki ile tedavide de bilhassa neva, rast, dügah, segah, çargah, suznak, zengule, buselik makamlarının çok iyi netice verdiğinden ve haftanın iki günü hastahaneye bağlı eczaneden her isteyene bedava ilaç dağıtıldığından bahsetmektedir.26’
Ayrıca pek çok hastahanenin tabhaneleri vardı, hastahanelerden taburcu edilen zayıf hastalar bir müddet buralarda misafir edilir, daha sonra evlerine gönderilirdi.27’
Sağlık hizmetlerinin hemen hemen tamamını yürüten vakıfların, ayrıca gezici sağlık ekipleri oluşturduklarını, hastahaneye gidemeyen hastalar için evlere ücretsiz doktor gönderdiklerini de görmekteyiz. Zira Kütahya’da Germiyanoğlu Yakup Çelebi’ye ait bir vakfiyede şu şartlar zikredilmektedir: “Ve dahi anda kim ki hasta olan olursa ona hekim götü- reler, ilaç ettireler ve hekim hakkın vereler ve anda ölen olursa kefen ala, ahsen kılalar.”28’
ister zengin, ister fakir olsun, tıbbî tedavileri karşılığı hastalardan bir dirhem bile masraf alın- madiği, yatma, iaşe ve ilaçların i tamamen bedava olduğu, ayrıca fakir olan hastalara taburcu edilirken kendilerine bir kat elbise ile bir aylık iaşe masraflarını karşılayabilecek miktarda para verildiği malumumuzdur.29’ Hastahanelerin pek çoğu vakıflara bağlı oldukları için, daha sonra gelen hükümdarlarca statüleri değiştirilememiş, böylece uzun müddet daha sağlık hizmetlerini rahatça yerine getirme imkanı bulmuşlardır.’30’

Avrupa’da Durum Nasıldı?
“Müslüman hastahanelerine benzer şekilde, yalnız hastalarla onların bakım ve tedavilerine mahsus müstakil hastahane binaları, batıda ancak haçlı seferlerini takiben kuruldu.”’311 Akıl hastalarına İslâmî tarzda itina gösterilmesi istikametinde ilk mütereddit adımı ise, 1751’de Ingiltere attı. XVIII. asrın sonlarında Fransa’da doktor Pinel, yaptığı mücadeleler sonunda zincirlere bağlı delilerin hapishanelerden azad edilip, doktorların ellerine tevdi olunmalarını sağladı.32
“Bilindiği gibi İslam tıbbı, VIII. asırdan XVII. asra kadar Avrupa tıbbına hakim olmuştur. Avrupa tıbbının çok geliştiği XVII. asırda bile Türk hastahanelerini Avrupa seyyahları çok beğenmekte ve hayranlıkla anlatmaktadırlar. Zira kendi ülkelerindeki hastahaneler henüz o derecede mükemmel değildi. XVII. asırda Osmanlı, hala Avrupa’ya ilaç ihraç etmektedir. Ve XVII. asra kadar Avrupa üniversitelerinde Arapça’dan çevrilmiş tıp kitapları okutuluyordu...
1596’da Dresden’de yapılan hastahane için, Bursa’da Yıldırım Daru’ş-Şifası’mn planı esas alınmıştı. Türk kaplıcaları, mimarisi, musikisi, kıyafetleri, silahlan taklit edilirken ve Türklerden aşı öğrenilirken, hastahaneler de örnek alınıyordu.
Türk hastahanelerini Avrupa’dakilerden ayıran çok mühim bir özellik, Türk hastahanelerinde din farkının gözetilmemesidir. Hiçbiri dinî müessese değildir. Avrupa’dakiler hepsi dinîdir ve çoğunda aynı mezhepten olma- yanlann tedavisi de mümkün değildir...
Diğer bir ayrılık, Avrupa hastahanelerinde hekim bulunmaması idi. İlk hekim Strasburg hasta- hanesi’ne 1500 yılında tayin edilmiştir. Türk hastahanelerinde ise, daima çeşitli branşlarda birkaç hekim bulunuyordu. Leipzig’de ilk hastahane doktoru 1517’de, Paris’te ise 1536’da görülür...
Diğer bir fark, Avrupa’da has- tahanelerin tıbbiyelerle ilgisinin olmaması, tıp okullarının tatbikat hastahanelerinin bulunmaması idi. Selçuklular devrinde olsun, Osmanlılar devrinde olsun, hasta- hanelerin çoğu, tıp medreselerinin tatbikat hastahaneleri idi. XVI. asırda Verona’da İbn Sina’nın eserlerini okutan bir profesörün, bir hastahanede ilk defa klinik dersi vermesi, sansasyon olarak telakki edildi. Tıp talebesi, hastahanede hasta göremiyordu. Türkiye’de ise tıp müderrisi, talebesi ile medreseye bağlı hastahanede çalışıyor ve hastalan talebesine gösteriyordu.”’33’
Evet, tarihimiz eğitimde, sağlıkta, sanatta, mimaride, edebiyatta ve topyekün sosyal müesseselerde eşsiz hâzinelere sahip. Yitirdiğimiz bu hâzinelerimize tekrar sahip olabilirsek, yeniden bütün gelişmiş ülkelerle tekrar boy ölçüşebileceğiz. Tarih sadece teselli ve öğünmek için değildir.


1 - Buhari. Tib, l.
2- Bkz. Ahmed b. Hanbel, Milsned, 5/84-85; lbnü’l-Kayyim el-Cevziyye, et- Tıbbu’n-Nebevi, s. 30, 31 (Önsöz) Kahire, 1982.
3- Kuzaî, Müsnedüş-Şihab, 2/223, No: 1234, Beyrut, 1986.
4- Arslan Terzioğlu, Orta çağ tslâm- Türk Hastahaneleri ve Avrupa’ya Tesirleri, Belleten, (1970), XXXIV/128, 133 (Ziya Kazıcı, İslâmî ve Sosyal Açıdan Vakıflar, İst. 1985. s. 135’den naklen)
5- Will Duraııt, İslâm Medeniyeti, s. 1 06.
6- A. Süheyl Ünver, Selçuklu Tababeti, s. 47-48; Osman Çetin, Anadolu’da lslâmiyetin Yayılışı, s. 210, 1st. 1990.
7- Bkz. Mehmet Şeker, İslâm ’da Sosyal Yardımlaşma Müesseseleri, s. 132Ank. 1987.
8- Osman Turan, Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar, s. 52 (I. Erol Kozak, Bir Sosyal Siyaset Mü- essesesi Olarak Vakıf, s. 19’dan naklen)
9- Osman Çetin, Anadolu’da lslâmiyetin Yayılışı, s. 21 0, 211.
10- İ. Hakkı Uzuııçarşılı, Osmanlı Tarihi, 1/544, Ank. 1972.
11- Mehmet Şeker, a.g.e. s. 132.
12- Bkz. Mehmet Şeker, a.g.e. s. 132.
13- Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, XI/193.
14-1. Erol Kozak, a.g.e. s. 23.
15- Yılmaz Öztuna, a.g.e. XI/I80.
16- Will Dıırant, a.g.e. s. 248.
17- Si grid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, s. 156, İstanbul, 1972.
18- Sigrid Hunke, a.g.e. .y. 157.
19- Yusuf el-Kardavi, Fukaralık ve İslâm, Tere. Avni İlhan, s. 195-197, İzmir, 1976.
20- Sigrid Hunke, a.g.e., s. 154-155.
21- Haseki Sultan Vakfiyesi, Vakıflar Genel Müd. Arşivi, 2142 No’lu Vakfiye Defteri, 16-45 (M. Şeker, a.g.e. s. 133-135’den naklen)
22- Yılmaz Öztuna, a.g.e.. XI/19I.
23- a.g.e. XI/192.
24- a.g.e. XI/192.
25- İslam Terzioğlu, a.g. makale. Belleten, XXX 10/133 (Z. Kazıcı, a.g.e. s. 136’dan naklen)
26- t. Erol Kozak, a.g.e. s. 24.
27- Bkz. Yılmaz Öztuna, a.g.e. XI/I95.
28- Vakıflar GeneI Müd. Arşivi, 32/617 Nolu Vakfiye Defteri, s. (160-162 (M. Şeker, a.g.e. s. 132,133’den naklen)1
29- Sigrit Hunke, a.g.e., s. 157-158.
30- Bkz. Z. Kazıcı, İslâm Müesseseleri Tarihi, s. 214.
31- Sigrid Hunke, a.g.e. i. 152.
32- a.g.e.s. 179.
33- Yılmaz Öztuna, a.g.e. XI/194.