Makale

EĞİTİM, TERBİYE VE KÜLTÜREL DEĞERLER AÇISINDAN AİLENİN ÖNEMİ

ŞÜKRÜ ÖZBUĞDAY / Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi

EĞİTİM, TERBİYE VE KÜLTÜREL DEĞERLER AÇISINDAN AİLENİN ÖNEMİ

İslâm dini, aileyi yaratılışın başlangıcıyla birlikte ortaya çıkan, bir erkekle (Hz. Adem) bir kadının (Hz. Havva) yaratıldığı andan itibâren gerçekleşen, insanlığın en eski ve en köklü kurumu olarak göstermiş-, bütün insanlığın bu kurum sayesinde gelişip çoğaldığını bildirmiştir1 Modern antropolojik araştırmalar da Kur’an-ı Kerim’in verdiği bu bilgiyi desteklemektedir. Bu birliğe bütün insanlık tarihinde rastlanmakta olup, hatta bugün bile modern toplumların temelini oluşturmaktadır.2
İslâm ahlâkçıları insanlığın üreme yoluyla yaşayabileceği gerçeğinden hareketle, evlenmek yoluyla insan soyunun devamına katkıda bulunmayı insanlığa karşı ahlâkî bir ödev ve sorumluluk olarak değerlendirmişlerdir. Bu ödevin yerine getirilmesini, evlenmenin en temel amacı olarak gören büyük düşünür ve ahlâk bilgini Gazalî (öl. 505/1111), konuyu metafizik temele kadar götürerek evlenmeyi, Allah’ın evrende hâkim kıldığı genel düzene bir uyum olarak değerlendirmiştir. Buna göre her doğal gerçeklik gibi cinsel arzunun da genel düzen içinde bir yeri, anlamı ve işlevi vardır. Bu işlev, insan türünün yani neslin devamıdır. Gerçekte evlenmenin asıl amacı cinsel hazza ulaşma değildir-, asıl amaç çocuk yetiştirme olup, İlâhî hikmet, cinsel hazzı buna bir araç olarak koymuştur.3
Çocuğu dünyaya getirmekle ailenin işlevi tamamlanmış olmaz. Bundan başka, aile çocukların beden, zihin ve ahlâk bakımından sağlıklı ve dengeli yetişmelerinde birinci derecede rol almak suretiyle insanlığın her bakımdan gelişmesine ilk ve en önemli katkıyı sağlamaktadır. Tarihin çeşitli dönemlerinde ve çeşitli kültürlerde aile az çok değişik fonksiyonlar üstlenmişse de çocuklarla ilgili bu işlevleri kesintisiz devam etmiştir. Çünkü, diğer bütün canlılardan farklı olarak insan denilen canlı türünün fizyolojik, ruhsal, zihinsel ve ahlâkî gelişmesi ancak kadın ve erkeğin sürekli birlikte yaşamaları, böylece uzun yıllar ilgiye muhtaç olarak yaratılan çocuklarını beslemeleri, her türlü tehlikeden korumaları, eğitmeleri, diğer maddî ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamaya birlikte çalışmalarıyla mümkündür. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de çocukların yalnızca emzirilme dönemleri için iki yıllık bir süre belirlenmiş;4 ayrıca Kur’an ve Sünnetteki özel veya genel hükümlere dayanılarak fıkıh kitaplarında çocuğun doğumundan evlenip aile kurmasına kadar türlü ihtiyaçların karşılanması için anne-babaya birçok görev ve sorumluluk yüklenmiştir. Bütün bu görevlerin yerine getirilmesi aile kurmakla mümkün olduğu içindir ki, Hz. Peygamber: “Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimden yüz çevirenler benden yüz çevirmiş olurlar.5 buyurmuştur.
Eğitimciler aileyi ilk ve en etkili eğitim kurumu kabul ederler. Aileninbu işlevi yalnız içe dönük bir faaliyet olmayıp genel olarak toplumsal ve ahlâkî hayata da büyük bir hizmettir. Her ne kadar insanlar da öteki canlılar gibi evlenmeden çocuk dünyaya getirebilirlerse de, çocuğun uzun süren zahmetli bakımı ve din, toplum, hukuk gibi kurumların bireyden beklediklerini kazanmasını sağlamak anne tarafından tek başına yerine getirilemeyecek kadar ağır bir görevdir. Çocuğun maddî ve bedensel ihtiyaçları yanında dînî, ahlâkî, toplumsal ve meslekî eğitim-öğretime şiddetle ihtiyacı vardır. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’deki "Ey inananlar! Kendinizi ve aile halkınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun...”’6 meâlindeki âyet, bütün Kur’an yorumcularına göre, aile reisini, eşi ve çocuklarının eğitim ve yaşayışından sorumlu kılmıştır, îslâm ahlâk literatüründe çoğunlukla “terbiye”, “edep" ve “te’dîp’’ kavramlarıyla ifâde edilen bu eğitim hakkında Hz. Peygamber şöyle buyurmuştun “Hiçbir baba, çocuğuna güzel ve yararlı eğitimden daha değerli bir miras bırakamaz.”7
Kuşkusuz çocuğa bu değerli mirası en iyi ailesi verir. Çünkü, çocuğun ilk tanıdığı, güvendiği, özendiği, sevdiği ve en köklü duygusal bağlarla bağlandığı kişiler ana ve babadır. Bu yüzden aile yuvasından yoksun kalan çocukların eğitim öğretiminde, hatta ahlâk ve ruh sağlığında ciddi problemlerle karşılaşıldığı bilinmektedir. Yapılan bir araştırmada ülkemizdeki hükümlü gençlerin % 22’sinin parçalanmış veya eksik aileden geldiği tesbit edilmiştir.8
Aile tarihin her döneminde ve her yerinde toplumun temel ve vazgeçilmeyen müessesesi olmuştur. Bu müessese, insanlığın tanıdığı bütün dinler tarafından da kutsal sayılmıştır, onun kutsallığı, cemiyet hayatında düzeni, disiplini, huzur ve devamlılığı sağlamasından gelmektedir.
Ailenin çeşitli sebeplerle zayıfladığı her durumda-, kargaşa ve çok boyutlu sefâlet yaygınlaşmaktadır. Aile bir bakıma kötülük ve iyiliklerin hem sebebi hem de sonucudur. Aile sağlıklı ise, toplumda iyilikler yaygınlaşır, aile bozulmuşsa toplum da bozulur.
Aile, üyeleriyle ilgili İnsanî, dinî, ahlakî, hukukî görevleri yerine getirmekle görevli kılınmıştır. Bu durumun tabiî sonucu, ailenin bir takım sorumlulukları da üstlenmesidir.
Bunlar; aile üyelerinin birbirlerine karşı sevgiyle, saygıyla davranmaları, her birinin, diğerlerinin sağlık, eğitim, beslenme, barınma hatta eğlenmesiyle ilgili olarak kendine düşen işleri yapma sorumluluğu şeklinde özetlenebilir. Bu sorumlulukların, benzerlerinden iki önemli farkı vardır:
Birincisi, bunların belirli bir zaman dilimi içinde ve belli bir plân dâhilinde yerine getirilmesi zaruretidir. İkincisi ise, aileye ait olan bu sorumlulukların, bir başka kişi yahut kurum tarafından bu ölçüde yerine getirilmesinin mümkün olmamasıdır. Uzmanlar, kuş tüyünden bir gündüz bakım evi yatağının, ot yataklı bir aile ocağı kadar bile, çocuğu mutlu edemediğini araştırmalarla tesbit etmişlerdir. Aynı türden araştırmalar; en yetenekli gıda uzmanlarının, çok gelişmiş labaratuvar- larda imâl ettikleri sütün, anne sütünün çocuğa sağladığı faydayı sağlayamadığını açıkça ortaya koymuştur.
Aile, ilkel ve gelişmiş her toplumun temelidir. Kendisini sürekli, üyelerini mutlu kılmak için üzerine düşen görevleri yapmak zorundadır. Bu görevleri yaparken geleneklerle konulmuş, hukûkî yaptırımlarla düzenlenmiş birtakım yetkilerle donatılan aile, başka kişi veya kuruluşlara devredilemeyen sorumlulukları da taşımaktadır.
Görevin ağır, yetkilerin sınırlı ve sorumlulukların devredilemez olması, aile üyelerinin çok iyi bir eğitim görmelerini, ailede eğitimin bir devlet sorumluluğu olarak yerine getirilmesini zarurî kılmaktadır.
Ailenin kendisine, yeni nesle ve çevresine karşı çok önemli ve başkasına devredilemeyen görevlerini yapabilmesi için dinimiz, örf ve âdetlerimizle kanunlarımız onu, birçok yetkilerle donatmıştır.
Aile öncelikle kendi üyelerine ve bu yolla da toplumun bütün üyelerine, insanlığın temel değerleri olan şu tutum ve davranışların kazandırılmaya başlandığı bir sorumluluk ortamıdır:
a) Dînî inanç ve ibâdetin aşılanıp öğretilmesi.
b) Kardeşlik duygusunun doğurduğu insan sevgisi ve paylaşma davranışının benimsetilmesi.
c) Annenin örneklik etmesiyle şefkat, babanın tutumuyla da merhamet duygusuyla temas ve bunların uygulanması.
ç) Aile fertlerinin ilişkilerinde hâkim olan hoşgörülü tavırların tanınması.
d) Aile içindeki iş bölümü uygulamalarından, görülerek kazanılan cesaretle kişilik sahibi olma.
e) Bir aile tarafından aranan, yokluğu hissedilen kişi olarak, diğer üyelerin mensubiyet duygusundan kaynaklanan güvenlik içinde olma.
Aile, üyelerinin birbirleriyle olan kan bağı, aynı mekânda yaşama, aynı değerleri benimseme, aynı mutluluk ve sıkıntıları paylaşma gibi biyolojik, sosyal ve psikolojik ortak yönleri, onların kendi içindeki insânî duygulan doğurur ve geliştirerek pekiştirir. Bu gelişmenin istenilen seviyede sağlanabilmesinin tek şartı, aile üyelerinin birbirlerine karşı eğitim sorumluluğunu üstlenmeleridir.
Ailede eğitim işte bu insânî değerlerin geliştirilerek yaşatılması için aile üyelerinden her birinin yerine getirmesi gereken tanıtma, benimsetme, önderlik ve örneklik ederek davranışa dönüştürülmesi ile ilgili sorumluluklardır.
Artık hayli ihtiyarlamış olan asrımızın dünyasında; özel-resmî eğitim kurumlarının, kişileri dînî, ahlâkî, medenî amaçlar için eğitmekte acze düştükleri açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Adları eğitim kurumu olsa da yapabildikleri tek şey; bazı bilgileri öğretmek ve bunların ne ölçüde tekrarlanabildiğini test etmekten ibârettir.
Yüksek öğretimde ise bir Japon ilim adamının yıllarca önce ifâde ettiği gibi "ihtisaslaşma barbarlığı yaygınlaşmaktadır." Batı kültürüne temel teşkil eden, Roma’nın hukuk sistemi, Yunan Felsefesi ve Hıristiyanlığın çizgisinde yürüyen bu kurumların, kendi topraklarında bile ciddî şekilde eleştirildiği bilinmektedir. 1980’li yılların başından beri eğitemedikleri yazılıp çizilen-, buna rağmen kendilerinden beklenen “insanı insana saygılı duruma getirme ve moral değerleri benimseterek, onu maddî ve manevî huzura kavuşturma başarısını gösterme" sorumluluğunu yerine getiremiyen bu kurumlardan, başta Amerika Birleşik Devletleri halkı olmak üzere bütün batı toplumları kaçmaya başlamışlardı. Son birkaç öğretim yılında sadece A.B.D.’ de 800.000 aile, üç milyona yakın çocuğunu özel-resmî örgün eğitim kurumlarından alıp, "Aile ortamında" eğitmeye başlamışlardır. Yeni yetişen nesillerin eğitimini sadece okullardan ve aile dışındaki diğer kurumlardan bekleyen batı dünyasının geçirmekte olduğu büyük sarsıntıların; uyuşturucu, kargaşa, isyan, ahlâkî kokuşma içindeki görüntüleri hepimizce bilinmektedir.
Kendi vatanında, kendi insanını manen açlığa sürükleyen, aileyi dışlamış eğitim sistemlerinin, bunları karmaşık bir tarzda taklit eden öteki ülkelerde büyük tahribât yapacağı gayet açıktır.
Aile dışında teşkilâtlanıp, aileyi hiçe sayan bu sistemlerin aşırı iddiâları, giderek aileyi de âdeta "Ben bu kadar önemli bir sorumluluğu üstlenemem" endişesine sürüklemiştir. Bu sebepledir ki; günümüzde pek çok aile; çocuklarını eğitme sorumluluğunu üstlenmektense, bu sorumluluğu bu maksatla teşkilatlanmış, fakat maalesef amaca ulaşma şansı olmayan kurumlara terketme yanılgısı içinde bulunmaktadır.
Bu zayıflığı daha da körükleyen kitle haberleşme araçlarının, eğitmek şöyle dursun, az-çok eğitilmiş insanları da zavallılaştıran tutumları, her gün gözler önünde sergilenmektedir. Bu sorumsuz ve gerçek demokratik anlayışla asla bağdaşmayan başı bozuk ve sevimsiz bir kısım yayınların- insan onurunu zedeleyen, onu yaradılışındaki temizlikten uzaklaştırarak yozlaştıran telkinleri de dikkate alınırsa, ailede terbiye ve eğitimin vazgeçilmezliği kendiliğinden ortaya çıkar.
Sebeb-i vücudu olan evlâdına karşı-, yerine getirmesi gereken öncelikli eğitim sorumluluğunu aile üstlenemezse, bunu başkalarının kabullenmesi çok kere mümkün olmaz. Aile dışındaki eğitim kurumlarındaki çeşitlenmeler, aslında bu sorumluluğu üstlenmekte acze düşen teşkilatlanmış aile dışı kurumların, ayakta kalma çırpınışlarından başka bir davranış değildir.
Gençlerde gün geçtikçe artma eğilimi gösteren ve tamamı önemli kusur, hatta suç sayılan dokuz ayrı davranış bozukluğunun sebepleri ve tedavi yöntemleri üzerinde yapılan bir araştırmanın sonuçları şöyledir:
Bu dokuz davranış bozukluğunun toplam 83 ana sebepten doğduğu ilmen tesbit edilmiştir. Bu 83 ana sebepten % 90.36’sının gencin dışından, yani aile ve yakın çevresinden geldiği anlaşılmıştır.
Bunların düzeltilmesi için uygulanacak tedâvi yöntemlerinden 67’sinin (% 89.33) ise ancak, aile ve yakın çevre tarafından ya da bunların desteği ile uygulanabilir olduğu İlmî bir gerçektir. Bütün bu ve buna benzer araştırmalar şunu açıkça ortaya koymaktadır:
Ailede terbiye ve eğitim; bu işe gönül verenler tarafından yapılması, her zaman şefkatle dolu bir ortamda gerçekleşme oranının yüksekliği ve hayat boyunca devam edici olmasından ötürü, öteki bütün eğitimlerden daha etkilidir.
Bu sebeple, özellikle bizim toplumumuzda; eğitimden sorumlu ve bu hizmeti vermekle yetkili olanların ailede yapılan eğitime, bugünkünden daha ciddî bir seviyede yaklaşmaları, kaynak ayırmaları, milletçe kalkınmamız, huzur ve güven içinde yaşamamız için zarurîdir.1”
Çocukların eğitim ve terbiyesinde en önemli ve en yakın çevre ailedir. İnsan topluluklarını millet yapan mânevi ve kültürel değerlerin nesilden nesile intikalini sağlayacak olan kurum ailedir. Bütün fonksiyonlarında ailenin yerine bir başka kurum ve kuruluşu koymak tabiata aykırıdır, böylesine teşebbüsler yeni yetişenlerin ruh ve beden sağlığını bozmakta, toplumun çözülme ve çökmesine yol açmaktadır.
Ailenin böylesine önemli olduğunu takdir eden İslâm, ana kaynağı Kur’an-ı Kerim’de bu konuya yüz civarında âyet tahsis etmiş, Sünnet kaynağı ise aileyi bir kitap (bölüm) konusu edinmiştir."10
Eski yeni bütün anayasalarımız aileyi "Türk Toplumunun Temeli” olarak nitelendirmişlerdir.
Türk Milleti, geçmişte ve günümüzde aile temeli üzerine oturmuştur. Varlığını, dirlik ve düzenini bu "sağlam aileler milleti” oluşundan kaynaklanan dayanışma gücünden almıştır. Hukûkî ve ahlâki temellere oturan, nâmus, akrabalık, görev, sorumluluk ve sadâkat duygularıyla beslenip gelen Türk ailesi, gelecekte de bu nitelikleriyle toplumumuzu yüceltecek, milletimizi tarihî şerefine yakışır bir seviyede sonsuza dek yaşatacaktır.11


(1) Hucurât, 13.
(2) Din Sosyolojisi, Çev. ünver GÜNAY, Kayse
ri 1990, S.70.
(3) Gazali, Ihyâu Ulûmid-Dîn, Beyrut ts., II, 24
25.
(«1) Bakara, 232; Lokman, 14.
(5) İbn Mâce, Nikah, 1.
(6) Tahrîm, 6.
(7) Tirmizî; Et-Terğib vet-Terhib, 3/72.
(8) İsmail Hakkı BALTACIOGLU; Sosyoloji, İst.
1939, S: 298-299; Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi; T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını, Ankara 1992 S; 344, 345.
(9) Dr. Hüseyin AĞCA; Ailede Eğitim, T.D.V. Ya
yını, Ankara, 1993, S: XII-XV, 6, 7, 138.
(10) Prof. Dr. Hayreddin KARAMAN; İslâm’da Kadın ve Aile 1st. 1994, S: 198.
(11) AĞCA;a.g.e„ S: 2-3.