Makale

Haremeyn-i Şerifeyn

MÜSLÜMANLAR TARİHİN HER DEVRİNDE HAREMEYN! ŞERİFE YN’E HİZMETTE KUSUR ETMEDİLER. BUGÜNDE BU GÜZEL DUYGULARIN KORUNMASI DİLEĞİMİZ…
İbrahim URAL

MİMARLIK TARİHİ AÇISINDAN HAREMEYN-İ ŞERİFEYN
“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed); Mekke’deki A Kabe’dir.” (Âl-i Imrân-, 96)

İslâm Dini’nin kutsal ve mübarek mekânları olan Mekke ve Medine, Haremeyn-i Şerifeyn (Şerefli iki harem bölgesi) olarak i-simlendirilmiş ve bu iki şehir bu ortak isimle -birlikte- zikredilegelmiş-tir. Mekke’ye kudsiyet kazandıran; Kabe, Mescid-i Haram ve Hac’la ilgili öteki menâsik mahalieridir. Medi-ne-i Münevvere ise Hz Peygamberin (s.a.s.) buraya hicret etmesinden sonra tarihî bir önem kazanmış, bizzat Resûl-i Ekrem’in burayı harem bölgesi olarak ilan etmesinden sonra ise hukukî bir dokunulmazlık statüsü kazanmıştır. Hicretten hemen sonra Medine’deki Yahudi kabileleriyle yapılan antlaşmada şehrin korunmasıyla ilgili hükümler de vardı. Ravza-i Mutahhare, Mescid-i Nebi Medine’ye kudsiyet kazandıran mekânlardır. Prof. M.Hamîdullah, Medine’nin o zamanki sosyo-ekonomik durumu hakkında ayrıntılı bilgiler toplamıştır.
Hicretten sonra Medine hızla büyüdü. Mekke’den ve çevre kabilelerden buraya gelip yerleşenler sebebiyle şehrin müslüman nüfusu hızla arttı. Bir tarım kenti olan Yes-rib (Medine) artık hızla gelişen inanç devletinin merkezi olmuştur. Çevresi hurma ağaçlarıyla dolu olan Me-dine bu özelliğini asırlar boyu sürdürmüştür. Hz. Peygamber (sa.s.) hicretten hemen sonra, şehrin merkezî bir yerinde mescidini ve hanımlarının hücrelerini inşa ettirdi.
Şehrin başka bir yerinde ise pazar yeri tahsis etti. Statüsü Mekke’den farklı olmakla birlikte, Medine bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından harem bölgesi olarak ilan edilmiştir. Kuzeyde uhud dağı, güneyde ise Âir hurmalıklarının bulunduğu bölge Medine’nin harem bölgesi olarak sınırlandırılmıştır. İmam-ı Malik’in, Medine içinde daima yaya olarak yürüdüğü, herhangi bir binite binmediği rivayeti o’nun Resûlullah’a ve şehrin manevî değerine gösterdiği saygının belirtisi olarak - asırlardan beri - ahlâkî - estetik bir boyut olarak mü’minleri derinden etkilemiştir.
İslâm Dünyası’nın iki kutsal beldesi olan Mekke ve Medine şehirleri için, eskiden beri, binlerce vakıf tesis edildi. Bu tür vakıflara: "Haremeyn-i Şerifeyn Vakıfları" denilmiştir. Osmanlı Türkleri devrinde bu vakıflar büyük bir gelişme gösterdi. Osmanlı Devletinin sınırları içindeki bölgelerden bu iki şehre ulaştırılan paralar ve mallar öncelikle Kabe’nin, Mescid-i Haram’ın ve Mescid-i Nebevînin bakım ve ihtiyaçları için harcanıyordu. Bu vakıfların bir kısmı ise adıgeçen kentlerin altyapıları ve sosyal refahıyla ilgiliydi. Bazı yabancı tarihçilerin iddia ettikleri gibi, dört halife devrinden sonra başkentin önce Şam’a, sonra Bağdat’a taşınması Mekke ve Medine’nin önemini azaltmış değildir. Tarafsız ve gerçekçi davranan Batılı tarihçiler bile Haremeyn-i Şerifeynin her zaman saygınlığını koruduğunu ifade etmişlerdir. Medeniyet Tarihçisi will Durant da aynı kanaattedir. Ezrak, Ebû Ubeyd Kasım Ibn Sellâm, Ibn el-Cevzi, Şibli Numânî, Eyyüb Sabri Paşa, Abdülkuddüs el-Ensâri ve başkaları Mekke ve Medine’nin tarihiyle ilgili faydalı bilgiler naklet-mişlerdir. Hac Rehberlerinde ve Hac Hatıratı olarak yazılan seyahatnamelerde Haremeyn-i Şerîfeynin geçmişteki durumuyla ilgili çeşitli bilgilere rastlanılmaktadır. Şairlerimizden Nâbi’nin ve Cenâb Şehâbed-din’in anılarından, o dönemlerdeki Hicaz bölgesinin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı hakkında somut bilgiler edinilebilir. Vakıf hukukuyla ilgili müracaat kitaplarında da Mekke’nin Hz. İbrahim’in (a.s.) vakfı oluşu ve bununla ilgili fıkhî konular incelenmiştir. Osmanlılar Haremeyn-i Şerîfeyn vakıfları için özel bir daire kurmuşlardı.
Abbasîler döneminde Başkent Bağdad ile Hicaz arasındaki kervan yolu itina ile korunmuştu. Harun Reşid’in hanımı, Zübeyde bu yolun inşâsı için üçmilyon altın harcamıştır. Bu hanım, Mekke’nin su ihtiyacıyla da yakından ilgilenmiştir. Bağdad ile Medine arasındaki uzun yolda konak yerlerinde havuzlar yapu-rılmıştı. Bu havuzlar askerlerce korunurdu. Mola yerlerinde geçici pazarlar kurulurdu...
Hz İsmail (a.s.) ile annesinin, buraya, Hz. İbrahim (a.s.) tarafından iskân edilmesinden sonra sürekli bir yerleşim merkezi olan Mekke’nin bir şehir ve kasaba niteliğini kazanması Kusay Ibn Kilâb zamanında gerçekleşti. Bu olay, Peygamberimizin doğumundan - yaklaşık- iki asır kadar öncesine rastlamaktadır. Kabe ve Hac sebebiyle önemli bir merkez olan Mekke, aynı zamanda canlı bir ticaret ve ulaşım merkeziydi. Nasır Husrev ve Ibn Cübeyr gibi seyyahların anılarında ilginç bilgiler vardır.
Mekke ve Medine ile ilgili görsel malzeme olarak sahip olduklarımızın en eskisi-, son Osmanlı döneminde (1900-1918) çekilen fotoğraflardır. Tarih mecmualarımız karıştırıldığında geçmiş dönemlerin tipik görüntüleriyle karşılaşılacaktır. İslâm Kültüründe şehir tarihçiligiyle ilgili pek çok eser bulunmasına rağmen, ilmî metoda yazılmış olanları pek azdır. Şehir ve manzaraları tasvir eden kartpostalların belgesel ve sanatsal önemi, daha şimdi bile kavranılamamıştır. Eyüp Sabri Paşa (ölm: 1890) "Mirât-ı Haremeyn" adlı eserinde Mekke’nin bir asır önceki durumunu şöyle tasvir ediyordu: "Mekke Evleri genel olarak iki çeşittir. Bir kısmı düz damlı, hasır perdeli ve ottan yapılma, daha basit barınaklardır. Bazı Avrupalı seyyahlar evlerdeki bu hasır perdelerden bahisle, şehir halkının zevksizliğinden dem vururlar. Halbuki hakikat daha başkadır. Bu hasır perdeler birkaç işi birden görürler-" Bundan bir asır önce (yani 18901ı yıllarda) Mekke’nin nüfusu yetmişbin kişi civarında idi. Osmanlılar, 1517’den 1917ye kadar, yani dört asır boyunca Hicazı Surre Alayları ile desteklediler. Bölge halkına imkânlar sağladılar. Doç Dr. Münir Atalar yaptığı tez çalışmasında Surre Alayları konusunu incelemiştir. Bu konu, Türk-Arap ilişkileriyle de yakından ilgilidir. Hac tarihiyle de yakından ilgili olan bu konunun detaylarryla bilinmesi faydalıdır.
Mekke ve Medine, daha sonraki dönemlerde kurulan İslâm şehirlerine örnek ve model olmuştur. Merkezde, Ulucaminin çevresinde yer alan meydandan itibaren dışarıya doğru sıralanan dükkânlar, işyerleri, mahalleler, camilerin çevresinde yer alan meşruta, imaret ve medreseler, şehrin kenar semtlerinden itibaren başlayan kırsal hayat türü görüntüler vs. klasik İslâm şehirciliğinin belli başlı unsurlarıdır. Osmanlılar, kendilerinden önceki hanedanlar tarafından Haremeyn-i Şerife getirilen hizmetleri geliştirerek sürdürdüler. Kanunî Sultan Sü-leyman, Harun Reşid’in hanımı tarafından asırlarca önce açtırılan kanalları yeniden tamir ettirdi. Otuz yıl sonra bu su kanalları bir kez daha onarıldı. Osmanlılar, Mısır’da, önceki asırlarda Memlüklüler tarafından Kabe’nin örtüsü için vakfedilen köylerin sayısını artırdılar. Haremeynin yönetimini "Şerif" unvanlı kişilere bıraktılar. "Haremeyn’in hâkimi" unvanı yerine, "Haremeyn’in Hizmetçisi" tabirini kullandılar. Suudî Arabistan Kralları da bu unvanı kullanmayı sürdürmektedirler. Son yıllarda Mesdd-i Haram’ın ve Mesdd-i Nebi’nin büyütülmesi - genişletilmesiyle ilgili faaliyetlerini takdirle karşılıyoruz
İslâm Medeniyeti bir şehir uygarlığıdır. Mekke, ümmü’l-Kurâ yani köylerin anası olarak vasıflandırılmıştır. Hicret yurdu Yesrib, artık Medine-i Münevvere olarak anıl-. maya başlandı. Bu sırada şehrin nüfusu onbin kişi kadardı. İlk İslâm Devletinin kuruluşu burada gerçekleşti. Hz. Peygamber (sa.s.), hicret sonunda devesinin çöktüğü arsa ü-zerinde Mescidini inşa ettirdi. Ayrıca şehirde bir de pazar yeri tahsis etti. Şifâ adlı hanım sahabiyi de burayı teftiş etmekle görevlendirdi. Medine’nin fazileti konusunda Resul-i Ekrem’in bir çok hadis-i serin vârid olmuştur. Bu rivayetler arasında en kuvvetli olanlardan bir kısmı Tecrid-i Sarih içinde de yer almıştır. Imam-ı Mâlik Medine halkının davranış ve uygulama biçimini, Hz. Peygamberin Sünnetini anlamakta ve fıkhî hüküm koymakta bir ölçü olarak kabul etmiştir. Emevî halifesi Ömer Ibn Abdilaziz hadislerin toplanması konusunda ilk emrini Medine’nin valisine göndermiştir. Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Râşidin devirleri Medine’nin tarihiyle yakından ilgili-dir... Mâlikî bilginler, Medine’nin Mekke’den daha faziletli olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Petrol zengini Arap ülkeleri 1970’den itibaren hızlı bir şehirleşme dönemine girdiler. Suudî Arabistan’da da aynı hızlı değişim yaşandı. Mekke ve Medine gibi büyük şehirlerde hızlı bir imâr faaliyeti ve nüfus artışı görüldü. Fakat bu esnada dinî-tarihı bir mimarî anlayış ge-liştirilemedi. Kısa süre içinde, en son teknoloji uygulanarak gerçekleştirilen bu hızlı "bayındırlık" faaliyeti sırasında tarihî ve kültürel açıdan değer taşıyan pek çok eserin de yok olduğu bilinen bir gerçektir. Geçen yılki tünel faciası dolayısıyla İslâm ülkelerinin basın-yayın organlarında bu konuları da eleştiren yazılar yayınlandı. Ancak tenkitlerin müşahhas teklifler haline gelmediği, İslâm Konferansına bağlı birimlerin bu konuda etkin olamadığı görüldü. İslâm aydınlarına bu konuda da önemli görevler düşüyor... İstanbul’da İslâm Mimarisi ile ilgili olarak tertiplenecek bir konferansta bu meseleler gündeme getirilebilir.