Makale

DİNİMİZ VE ÇEVRECİLİK

DİNİMİZ VE ÇEVRECİLİK

Şükrü ÖZBUĞDAY
Başkanlık Vaizi

Henüz bugünkü anlamda çevre kirlenmesi olmadığı ve kâinatın ekolojik dengesinin bozulmadığı bir zamanda İslâm kültüründe ve dünyasında, özellikle tabiatı ve tabii varlıkları koruma, şehircilik alanında görülen bir ekolojik hareketin fiilen ve düşünce olarak varolduğu bilinmektedir. Çevrecilik tarihi açısından, insanlık tarihinin çok erken bir devrinde başlayan İslâm’daki bu ekolojik hareketin ortaya çıkmasına sebep, hiç şüphesiz bizzat İslam dini olmuştur; daha açık bir ifadeyle Kur’an-ı Kerim’in kendisidir. Kur’an-ı Kerim’in hem insanların kalplerine şifa, onları küfrün karanlığından temizlemek için, hem de bedenlerini temizlemek ve dünya işlerini düzene sokmak için geldiğini düşündüğümüzde, insanın mânevi dünyası kadar maddî dünyası ile ilgilenmesi doğaldır. Her konuda olduğu gibi çevre konusunda da Kur’an-ı Kerim Müslümanlara, rehberlik etmiştir. İşte bunun için, İslâm’ın doğuşuyla birlikte, ona inananlar için çevre, bir mesele olmuştur.
Hiçbir kutsal kitap, Kur’an-ı Kerim kadar, insana, tabiattan, daha geniş olarak, kâinattan bahsetmez. Kur’an insana kâinatın nasıl yaratıldığı, niçin yaratıldığı, ondaki çeşitli varlıkların yapısı hakkında çok çeşitli genel bilgiler verdiği gibi, insanın onunla nasıl bir irtibat ve ilişki içerisinde olması hakkında da bilgiler vermekte, ona yol göstermektedir. Çeşitli âyetlerde, insanın yakın çevresine (yeryüzüne) ve uzak çevresine (uzaya) dikkatini çekmekte, onlar hakkında düşünmesini istemektedir.
Kâinatla ilgili âyetler incelendiğinde, Kur’an’ın ondan bahsetmesinin genel olarak dört gaye için olduğu görülmektedir. Birinci gaye, tabii varlıklar ve olaylarla insana Allah’ın varlık ve birliğine, ölümden sonra dirilişin var olacağı gibi bazı metafizik konulara delil getirmektir. İkinci gaye, kâinatın bizzat yapısı ve çeşitli tabiî olayların meydana gelişi hakkında doğrudan temel bilgiler vermektir. Üçüncü gaye, kâinatın insan için yaratıldığını ve maddi ihtiyaçları için kendi emrinde olduğunu hatırlamaktadır. Dördüncü gaye ise, tabiatın korunması gerektiğini öğretmektir. (1) Biz, konumuzu ilgilendirmesi bakımından bu dördüncü nokta üzerinde durmak istiyoruz.
Kur’an-ı Kerim, Allah’ın yarattığı her varlığın, inanan insan gibi kendisine ibadet edici olduğunu ve dâimi surette kendisinin varlıklarla ilişki içerisinde bulunduğunu haber vermekte; dolayısıyla kâinatın mânevi yönünün olduğuna işaret etmektedir. Konu ile ilgili birkaç âyetin meâli şöyledir:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar, O’nu teşbih eder, O’nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O, halim olandır, bağışlayandır.” (2) “Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların bir çoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun?... (3)
“Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah’a secde ederler.” (4)
Göklerde ve yerlerde olan kimselerin, sıra sıra uçan kuşların Allah’ı teşbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve teşbihini bilir. Allah onların yaptıklarını bilendir.” (5)
Bunlara ilâveten, yine Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın insanlardan başka diğer varlıklarla da yakın ilişki içerisinde olduğunu görüyoruz. Yüce Allah çeşitli hayvan türleriyle bitki ve ağaç türlerine yemin (kasem) ediyor; balansı ve karınca gibi hayvanlara vahyettiğini bildiriyor, dağlara, taşlara gök cisimlerine emrettiğini ve onların isteyerek veya istemeyerek emirlerine uyduğunu belirtiyor. Böylece, biz insanlar için, varlıkların manevi açıdan insan gibi değerli oldukları vurgulanıyor.
Yerlerdeki ve göklerdeki, en küçük varlıktan en büyük varlığa kadar her şey, düşünen ve inanan insan için alelade bir şey değildir. Canlı olsun, cansız olsun, her şeyin fiziki kıymetinin ötesinde mânevi bir değeri vardır.
İşte bu bakımdan varlıklar bir çeşit kutsaldır; onların rastgele öldürülmesi yok edilmesi İslâm dinince yasaklanmıştır. Varlıkların, manevi yönden yaratılıştan “kutsal” görme, İslâm çevreciliğinin esas metafizik temelini oluşturmaktadır. Bu temele dayanarak, Müslümanlar çevreye her zaman bir ölçüde sahip çıkagelmişlerdir. Daha doğru bir ifadeyle, çevreyi sorun haline getirmemişlerdir. Çünkü çev reye yapılan bir kötülük, Allah’a karşı yapılan bir kötülük olarak değerlendirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in kâinatla ilgili olarak üzerinde ısrarla durduğu konulardan birisi de, ekolojik denge meselesidir. Yaratılmış her şeyin bir ölçü, düzen, adalet ve denge içinde yaratıldığını insana sık sık hatırlatmaktadır. (6) Meselâ aşağıda meâlini vereceğimiz âyetlerde okolojik dengenin açıkça dile getirildiğini görmekteyiz.
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (7)
“Yeri yaydık, oraya sabit dağlan yerleştirdik, orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik.” (8)
“Hâzinesi bizim katımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz” (9)
Yüce Allah, insandan, tabiî çevresini ve kâinatını korumasını, onların tabiî ve ekolojik dengelerini bozmamasını istemektedir. Aksi takdirde, bizzat insanın kendisinin bundan zarar göreceğini şöyle ifade etmektedir:
“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır” (10)
Hz. Peygamber (S.A.V.) de çevreyle ve onun korunmasıyla ilgilenmiştir. O’nun, insanın tabiî yakın ve uzak çevresiyle, bu çevrenin temiz ve sağlıklı tutulması, korunmasıyla ilgili fiilen yaptığı ve sözle ifade ettiği pek çok şey vardır.
Bunlardan birkaçını burada zikredelim:
“Eskiden bir orman yeri olduğu anlaşılan ve o zaman “Zureybu’t- Tavil” adıyla bilinen, Beni Hari- se’lerin otlak yeri olan Medine yakınlarındaki bir yerin yeniden ormana dönüştürülmesini bizzat Peygamberimiz istemiştir. (11)
“Hz. Peygamber, Mekke bölgesi gibi, Medine ve civarını, Taif şehri ve civarını, bugünkü tabiriyle Sid alanları ve millî parklar ilân etmiştir. Bu bölgeler. “Haram” bölge olmuştur. Yani ağaçlarının kesilmesini kuşlarının ve her türlü hayvanlarının avlanmasını yasaklamıştır. Koruma altına aldırmıştır. (12) “Yine Hz. Peygamber halkın kullandığı genel yerlere çöp döktürmemiştir.”
“Peygamberimiz, evlerin geniş olması, yüksek olmaması ve avlulu veya bahçeli olmasını tavsiye etmiştir. Özellikle evlerin iki kattan fazla olmamasına titizlik göstermiştir. Hatta, iki kattan fazla yüksek evleri yıktırdığına dair rivayetler vardır.” (13)
Peygamberimiz fiilen çevrecilik yapmakla kalmamış, çeşitli vesilelerle Müslümanla- ra bu konuda öğütler vermiş ve tavsiyelerde bulunmuştur; Meselâ:
“Her kim boş, kuru ve çorak bir yeri ilıyâ edecek olursa, bu amelinden dolayı Allah tarafından mükafatlandırılır. İnsan ve hayvan ondan menfaatlendikçe orayı ihya edene sadaka yazılır.” (14)
“Haksız olarak bir serçeyi öldürenden, Cenab-ı Hak kıyamet gününde hesap soracaktır.” (15)
Ayrıca kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yavrularının alınmamasını da emretmiştir. (16)
Bundan başka Hz. Peygamber’in akar ve durgun suların kirletilmemesine, yol, meydan ve mahallelerin temiz tutulmasına dair bir çok hadisi de vardır. Bunlardan bir iki örnek verelim:
“Kim Müslümanların gelip geçtiği yerden, onları rahatsız eden bir şeyi kaldırıp atarsa Allah ona sevap yazar. Allah kime sevap yazarsa o sayede onu cennete koyar.” (17)
“Avlularınızı ve meydanlarınızı temiz tutunuz.” (18)
“Lâneti gerektiren iki hareketten sakınınız”
"Her kim boş, kuru ve çorak bir yeri ihyâ edecek olursa, bu amelinden dolayı Allah tarafından mükafatlandırılır. İnsan ve hayvan ondan menfaatlendikçe orayı ihya edene sadaka vazılır."
O iki şey nedir ey Allah’ın Rasülü diye sorulduğunda, şöyle buyurmuştur:
“insanların gelip geçtiği yollara ve gölgelendikleri yerlere abdest bozmaktır.” (19)
Görüldüğü gibi Hz.
Peygamber çevre konusunda tâbir câizse “Ekolojik Sünnet” bırakmıştır. O halde, İslam’ın doğuşuyla çevre, şuurlu bir şekilde bir problem olarak görülmüş ve o günün var olan çevre problemlerine karşı önlemler alınmıştır. Kısaca çevrecilik İslâm ile başlamıştır; ne yazık ki, tarih içinde İslâm’ın getirdiği çevrecilik çoğu zaman gözardı edilmiştir.
Çevre ve insan birbirini tamamlayan iki unsurdur. İnsansız bir çevre
tek başına nasıl bir anlam ifade etmiyorsa, çevresi yok olmuş bir insanın da yaşama şansı kalmamış demektir. Bu kadar içiçelik arzeden bu iki kavram arasındaki ilişki maalesef hiç günümüzde olduğu kadar kopma noktasına gelmemiştir.
Dünyamız konuşabilseydi, adeta bizlere şöyle seslenecekti:
“Yüce Allah kâinatın en mümtaz akıllı varlıkları olarak sizi yarattı. Beni de sonsuz servet kaynakları ve hayat için en uygun şartlarımla emrinize verdi. Şimdiye kadar yüzlerce kuşak insan geldi ve göçtü. Bu çağda yaşayan birkaç kuşak insan hâriç, hepsinden memnun oldum. Allah hepsinden razı olsun. Onlar üzerime titrediler, beni kirletmediler beni tüketen hareketlerde bulunmadılar. Ya siz ve sizden önce yaşayan sözüm ona uygar geçinen insanlar! Maalesef sizler için aynı şeyi söyleyemem. İçinde bulunduğumuz çağda yaşayan ve yaşamakta olanlar beni durmadan tüketiyorsunuz, kirletiyorsunuz, harap ediyorsunuz. Refahınızı, konforunuzu süratli yaşayışınızı sağlamak için yaptığınız faaliyette sorumsuzca hareket edip geleceğinizi düşünmüyorsunuz.
Ozonumu azaltan çeşitli faaliyetlerden dolayı, güney kutbumda açılan “kara delik” aklınızı başınıza getirmeğe yetmedi mi? Ya kontrol dışına çıkan bazı nükleer santrallerin yüzlerce kilometreye kadar yayı- labilen ve ölüm saçan ışınları! Onlar da mı sizi uyar
maya yetmedi. Ey insanlar! Burnuma ölüm kokusu geliyor. Hem benim için ve hem de sizinle beraber barındığım her cins bitki ve hayvan için yalvarıyorum. Bu feryadıma kulak veriniz. Bundan böyle dikkatli olun. Hepimizin geleceğini düşünün. Yiyin için, gezin ilerleyin, rahatınızı sağlayın süratinizi artırın velhasıl ne yaparsanız yapın ama bu arada beni de düşünün, koruyun kirletmeyin, tüketmeyin, sevin. Beni dikkate alarak birazcık olsun emek ve masraftan kaçınmayın ki, size ve gelecek nesillere, bitkilere ve hayvanlara güzel, tatlı, uygun vatan olma vasıflarını koruyabileyim.” (20)
İşte fert ve toplum olarak, dünyanın bu çağrısına cevap vermeyi gelecek nesillere daha güzel, sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre bırakmayı kendimize görev bilmeliyiz. Yüce yaratanımızın harika bir sanat eseri olarak yarattıktan sonra îmârını şuur sahibi kulları olan bizlere emânet ettiği hem beşiğimiz, hem döşeğimiz ve hem de mescid ve mâbedimiz olan dünyamızı korumalıyız.


(1) Doç. Dr. Mehmet Bayraktar; İslâm ve Ekoloji; D.İ.B. Yayınlan, Ankara 1992, S:25,29,30.
(2) İsrâ, 17/44.
(3) Hac, 22/18.
(4) Nahl, 16/49.
(5) Nûr, 24/41. Bu konuda diğer âyetler için bkz. Rahmân, 55/6, Ha- did, 57/1; Ra’d, 13/15; Haşr, 59/1. Saff, 61/1, Cum’a, 62/1, Tegâbün, 64/1.
(6) Bayraktar, a.g.e, S.36,37,38,39.
(7) Kâmer, 54/49.
(8) Hicr, 15/19.
(9) Hicr, 15/21.
(10) Rûm, 30/41.
(11) El-Belâzûrî , Fütûhu’l-Buldân Beyrût, 1958,1/17, Bayraktar, a,g,e, sh.50.
(12) Bu konuda geniş bilgi için bkz: Buhari, Cihâd, 71, Ebu Davud, Menasik, 96; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, İst. 1966, 1/331.
(13) Prof. Dr. İbrahim Cânân, İslâm’da Çevre sağlığı, İst. 1986, Sh. 89.
(14) El-Münâvî, FeyziTl-Kadir. 6/39.
(15) Dârimi, 2/11.
(16) Ebu Dâvud, Cenâiz: 1.
(17) Et-Terğib, 3/618, No:9.
(18) Aclûni, Keşfül Hafâ, Beyrut, 1351, 1/224.
(19) M.A. Nâsıf, Et-Tâc, Beyrut, 1961, 1/93.
(20) Dr. Sâki Erdem, Çağımız ve Çevre Kirliliği, Ankara, 1991, arka kapaktan.