Makale

OSMANLI SONRASI BALKANLAR ve BUGÜN KOSOVA’DA OLANLAR

Merhaba

OSMANLI SONRASI BALKANLAR ve
BUGÜN KOSOVA’DA OLANLAR

Adını batıdan doğuya uzanan ve Bulgaristan’ı ikiye bölen dağ silsilesinden alan Balkan yarımadası, tarihin hemen hemen her devrinde sıcak hadiselerin yaşandığı bir bölge olmuştur. Her yönüyle kendine mahsus özellikler taşıyan bir beşeri coğrafya arz eden bu yarım adada, batı ve güneye hakim sarp dağlar toplumlar arası irtibatı güçleştirdiği için her bölge kendine özgü kültür, dil ve din gruplarının gelişmesine sahne olmuştur. Türklerin bu bölgeye hakimiyetinden önce Haçlı kumandanları tarafından kurulmuş olan çeşitli feodal devletler tarafından paylaşılmış olan Balkanlar’daki bu yapı Türklerin Balkanlar’a girmesiyle son bulmuştur.
Osmanlılar, 1354 yılında Gelibolu üzerinden Balkan Yarımadasına geçerek, 1361 Edirne’nin fethinden sonra feodal devletleri yıkmışlar ve Balkanları süratle ele geçirmeye başlamışlardır. 1389 Kosova Meydan savaşıyla Sırbistan Türk hakimiyetine geçmiş, 1396 yılında Niğbolu önlerinde haçlı ordusunun hezimete uğratılmasıyla da Osmanlı’nın Balkan hakimiyeti perçinlenmiştir. 1463 Bosna’nın fethi ve 1521 ’de de Belgrad kalesinin alınmasıyla da Balkan yarım adasının büyük bir kısmı Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir.
Balkanlar’ın Osmanlı’nın idaresine bu kadar çabuk girmesinin ve yıllarca ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan hakimiyetini sürdürmesinin elbette ki siyasi, sosyal ve kültürel bir çok sebepleri vardır. Bir defa Osmanlı buradaki etnik, dinî ve kültürel olgular arasındaki dengeyi iyi korumuş, Bizans ve haçlıların oluşturduğu feodal yapıyı ortadan kaldırarak, özellikle Katolik anlayışın Ortodoks anlayış üzerindeki baskısına son vermiş, eşitlik, din ve vicdan hürriyeti ilkelerini hakim kılmak suretiyle tüm Balkan yarımadasına siyasi ve ticari bir bütünlük kazandırmıştır. Oldukça karmaşık ve karışık bu coğrafyada Osmanlı dönemi gelişmeleri bir sosyal inkılâp olarak özetlenebilir. Osmanlının bu tutumu bölgeye “Pax Ottomanica” (Osmanlı barışı) olarak tarihe geçen 200 yıllık bir barış ve istikrar ortamını getirmiştir.
Anadolu kökenli Türk göçleriyle yeni yerleşim birimleri oluşturulmuş, Türkler bölgede yeni sosyal ve ticari gelişmelerin meydana gelmesinde büyük katkılarda bulunmuşlardır. Ayrıca Osmanlı burada yeni alt yapılar da oluşturmak suretiyle sosyal hayatın canlanmasını sağlamıştır. Özellikle 1400 - 1600 yılları arasında inşa edilen cami, medrese, hamam, mektep, çarşı, yol ve köprüler göz önüne alındığında bu bölgenin yeni baştan imar edildiğini ve bir Türk yurdu haline getirildiğini söylemek mümkündür.
Ne var ki, XVIII. ve bilhassa XIX. Yüzyıllarda değişen ekonomik şartlar ve savaşlar sebebiyle Osmanlının zayıflamaya yüz tutması sonucu bölgedeki dengeler değişmiş, Hristiyan nüfus, Müslüman nüfus aleyhine çoğalmaya başlamıştır. Batının da himayesiyle milliyetçi akımlar harekete geçmiş ve Osmanlı idaresine karşı ayaklanmalar baş göstermiştir. İlk ayaklanma 1804’de Avusturya’nın desteği ile Sırbistan’da başlamıştır. Sırp İsyanını, İngiltere’nin manevi desteği ile ortaya çıkan 1821 Yunan ihtilali takip etmiş ve 1829’da Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla da yeni bir boyuta ulaşmıştır. 1878’e kadar Balkanların büyük bir kısmı Osmanlı idaresinde kalmışsa da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Balkanlar (Makedonya ve Trakya hariç) Osmanlı idaresinden çıkmıştır. İşte bundan sonra Balkanlarda zulüm ve vahşet bütün şiddetiyle kendini göstermiş, iç karışıklıklar ve özellikle Türk ve Müslümanlara yönelik etnik temizlik hareketleri başlatılmıştır. Daha bu savaşta İngiliz Konsolosluğu raporlarına göre ölülerin sayısının 300 - 400 bine ulaştığı, 1.000.000 Müslüman’ın da göçe zorlandığı bilinmektedir. (Bkz. İ.A. 5. Cilt s.30)
Aslında Osmanlı topraklarının paylaşımı esasına dayalı Rusya ve Avusturya rekabeti, Rusya’nın Panslavizm politikaları sonucu birinci ve ikinci Balkan Savaşları patlak vermiş, 1878 Berlin antlaşması ile Rumeli topraklarının büyük bir kısmı Osmanlıdan kopartıldığı halde, bu topraklar üzerindeki taksim mücadelesini durduramamış, aksine şiddetlendirmiştir. Özellikle 1830 Londra Protokolü ile Eğriboz - Kuzey Sporat, Kiklat adaları ve Mora’da 47.516 kilometrekarelik bir alan üzerinde kurulan bağımsız Yunanistan’ın yayılımcı ve Megola İdea siyaseti sonucu 1830 - 10 Şubat 1947 Paris antlaşmasına kadar devam eden süreç içerisinde topraklarını %530 genişleterek 132.562 kilometrekarelik bir alana ulaşmış olması, birinci ve ikinci dünya harbi arasında geçen, Almanya, Avusturya, İtalya ve Rusya işgallerinin yaşandığı çalkantılı dönem Balkanlardaki dengeleri altüst etmiş, Osmanlı istikrar dönemi yerini karışık, etnik çatışmalara ve etnik temizlik hareketlerine bırakmıştır. 1944-1945 yılları Sovyet ordularının Balkanların büyük bir kısmını işgal etmesi üzerine Yunanistan topraklan hariç bu yarım adada yeni bir dönemin Komünist, Marksist rejimin sahneye konması döneminin başlangıcı olmuştur.
Bağımsızlığından itibaren Yunanistan’da yaşanan Türk ve Müslüman topluluk üzerindeki baskı politikası ve 1983’den 1987’ye kadar süren Bulgarların bu topluluk üzerindeki etnik baskıları 400.000’e yakın Türk’ün topraklarından sürülmesiyle sonuçlanmıştır. Ayrıca 1990 sonrası Sovyetlerin yeniden yapılanması politikası Balkanlarda tekrar bir hareketlenmeyi ve milliyetçilik cereyanlarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yugoslavya’nın da dağılmasıyla yeni bir yapının oluşması gerçekleşmiştir. İşte bu dönemde eski Yugoslavya’da en ağırlıklı nüfusa sahip Sırplar bu bölgenin tek hakimi oldukları iddiasıyla bağımsızlık hareketlerini kabullenememiş, önce Bosna-Hersek ve Hırvatistan’la anlaşmazlığa düşerek etnik temizliğe dönük kanlı bir dönemi başlatmıştır. Bugün ise aynı şeyleri Kosova bölgesinde yapar olmuştur. Sırpların tarihten gelen ırkçılık ve şövenist duyguları, insanlığın, daha çok hürriyet ve daha çok insan hakları parolası ile 21. asrı karşılamaya hazırlandığı bir süreçte, bu topraklar üzerinde vahşetin ve zulmün kabul edilemez vicdansızlığının dünya kamuoyu gözü önünde sergilenmesine sebebiyet vermiştir. Hunharca öldürülen, toplu katliamlara maruz bırakılan, tecavüze uğratılan, işkenceye tabi tutulan, topraklarından göçe zorlanan insanlar, bu bölgedeki her çalkantılı dönemde olduğu gibi yine Müslüman ve Türk topluluğu mensupları olmuşlardır.
Bugün Balkanlar’da olup bitenleri, Panslavist ve Ortodoks ayrımcılığının bir sonucu olarak özetlemek mümkündür. Balkanlar çok sayıda soydaşımızın ve dindaşımızın yaşadığı bir bölgedir. Burada olup biten herşey tarihi geçmiş bakımından da bizi yakından ilgilendirir. Böyle olmasa bile bugün Kosova’da yaşanan insanlık dışı etnik temizlik hareketine medeni her toplumun tepki göstermesi vicdani bir sorumluluktur. Temennimiz Balkanlar’da yaşanan bu vahşetin son bulması, Kosova’daki soydaş ve dindaşlarımızın bir an önce barışa kavuşmaları ve topraklarına geri dönmeleridir.
Her şey gönlünüzce olsun, hoşça kalınız.

Harun ÖZDEMİRCİ
Dini yayınlar Dairesi Başkanı