Makale

KOSOVA FACİASI

Başyazı

KOSOVA FACİASI

Osmanlı-Türk tarihinin son asırdaki en büyük facialarından biri olan Balkan Faciası, 1912 yılından sonra; ikinci bir kez daha yeniden yaşanmakta; İs- lâm-Türk-Osmanlı kültürünün son kalıntıları da Kosova ve çevresinde tamamen yok edilmeye çalışılmaktadır.
Osmanlı Sultanı Murad-ı Hüdâvendigâr’ın yâdigarı olan bir ülke, insanlık dışı bir faciayla kavruluyor. 1992-1994 yıllarında Bosna’lı Müslümanlara karşı yürütülen imha, zulüm ve etnik tasviye girişimleri. 1999 yılında daha geniş bir plan ve proje ile Ko- sova’daki Türk ve Müslümanlara karşı pervasızca uygulanmaktadır. Bosna Hersek’li Müslümanlar aynı zulüm ve katliâma bundan beş-altı yıl önce maruz kalmış ve bunu bölgedeki diğer Müslümanlara yönelik katliamların izlemesi kuvvetle muhtemel iken; Kosova ve Makedonya’daki Müslümanların aynı feci âkibete maruz kalmaları - ve de buna hazırlıksız yakalanmaları- olayın bir başka üzücü yanıdır. İslam dünyası ile hür dünyanın bu konuda yeterli ve erken girişim davranışı gösteremeyişi, barışsever çevreleri üzmüştür.
1389 yılından beri İslam dini ile şereflenmiş ve Osmanlı yönetiminin adaletli yönetimi içerisinde şekillenmiş yeni toplum sisteminde, asırlarca huzur ve sükunun hakim olduğu Balkanlar; batılı müstemleke- cilerin ve kavmiyetçi taassubun önce gayri müslim- leri, sonra da müslüman unsurları Devlet-i Aliyye aleyhine kışkırtmaları ile bir fitne ve fesat mekanı haline gelmiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Balkanlar’dan Anadolu’ya yönelik hicret ve sığınma, 1989 yılındaki Bulgaristan’dan göçen soydaşların göçüne kadar geçen dönem içinde kitleler halinde sürmüştür. Son olarak da Kosova ve Makedonya’dan gelen göçmenler Kırklareli ilimiz sınırları içindeki geçici ve seyyar ikametgahlara yerleştirilmişlerdir. İkibin yılına sekiz ay kala sergilenen bu feci durum; insanlığın bilimsel-teknik gelişmelere müvâzi bir insâni manevi terakkiyi -hâlâ- elde edemediğinin müşahhas bir belgesi olarak ortada durmaktadır. Uygarlık, ilerleme ve Yeni Dünya Düzeni kavramları yeniden tartışılmaktadır.
Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesinden sonra Müslümanlara ve İslam Kültür mirasına karşı girişilen sistemli ve programlı imha ve jenosit faaliyetleri, 1945-1990 yılları arasında, özellikle Komünizmin hakim olduğu ülkelerde bütün boyutlarıyla uygulandığı halde, yine de din ve dinî düşünce yok edilememiş; fıtrî ve evrensel bir din olan İslâm’ın gönüllere, yaşayış biçimlerine ve dimağlara yerleşmiş olan dinamizmi, bütün olumsuz şartlara rağmen varlığını sürdürmüştür.
Bu gerçek dahi, dinin, gerek fert ve gerekse toplumlar için ne derece önemli bir referans ve müessese olduğunun bir delilidir. Dini, koyu bir gelenekçilik ve tutuculuk olarak görmek isteyen materyalist-pozitivist zihniyetlerin yirmibirinci asra girerken; Dinin özellikle de İslâm dininin mazlum milletler için ne büyük bir istinatgâh ve dinamizim kaynağı ve millî kimlik oluşturmada ne kadar önemli olduğunun bir kere daha ispat edilmiş olması; üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.
Bir çeşit; “korkak hesaplaşması” demek olan tedhiş ve terörün ferdî-kişisel boyutları aşarak, Sırp hükümeti tarafından bir devlet politikası olarak benimsenmesi, bunun da Müslüman ve Türk kimlikli topluluklara hem de Avrupa gibi; Uygarlığın Merkezi olarak görülen bir kıtada en ağır işkence yöntemleriyle uygulanması; Dünya’nın ibretle izlemesi gereken fecî bir durumdur. Bu fecaatli olaylar, milletimizin ve İslam Dünyası’nın kendi öz güvenini ve kaynaklarını âcilen geliştirmesinin gereğini bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.
Ülkemiz ve milletimiz, asırlardan beri sürdürdüğü “Büyük Devlet” geleneğine ve şuuruna sahip çıkarak, manevi ve tarihi bağlarla bağlı bulunduğu müslüman topluluklara ilgisini ve şefkatini sürdürmektedir. Bu konu da biz de. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyanet Vakfı olarak bize düşen himmeti, gayreti göstermekteyiz ve gelecekte de göstereceğiz. Aynı faciaları bundan seksen yedi yıl önce yaşamış olan millî şâirimiz Mehmet Akif’in mısraları ne kadar anlamlıdır;


“Geçenler varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından;
Şu yüzbinlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezarından;
Bu mâtem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubârından
Hurûş etmekte, son ümidinin son inkisârından”


Mehmet Nuri YILMAZ
Diyanet İşleri Başkanı