Makale

HAK-İŞ KONFEDERASYONU GENEL BAŞKANI NECATI ÇELİK: Ülkemizin hem maddî hem manevî yönden kalkınması gerekir.

RÖPORTAJ

HAK-İŞ KONFEDERASYONU GENEL BAŞKANI
NECATI ÇEIİK:

"Ülkemizin hem maddî hem manevî yönden kalkınması gerekir."

İşçi-işveren münasebetleri, işsizlik probleminin çözümü, işte verimliliğin yükseltilmesi ve tarihimizde önemli bir yer tutan"Ahilik" ve "Esnaf Loncaları’ konularında HAK-İŞ Genel Başkanı Necati ÇELİK ile arkadaşımız Ramazan ÖZALPDEMİR görüştü.

■ Sayın Başkan, İlk sorumuza Işçl- Işveren İlişkilerinin mevcut düzeyini değerlendirmenizi rica ederek başlamak İstiyorum.
□ Esasen bozuk olan İşçi-işveren ilişkileri 24 Ocak Kararları ile daha da bozulmuş ve 12 Eylül yönetimince hazırlanan anayasa ve yasalarla da içinden çıkılmaz bir hal almış bulunmaktadır.
Yapılması gereken emek-sermaye dengesinin kurulması iken, denge emek aleyhine bozulmuş ve emek, sermayenin merhametine terkedilmiştir.
Şartları eşit olmayan ancak birbirine muhatap kesimlerin ilişkilerini pozitif tutmaları ve geliştirmeleri iyi niyetlere rağmen mümkün olamamakladır.
Uygulanan çarpık ekonomik modeller ile son onüç yılda emeğin kaybı İki kat artmışken, buna mukabil sermayenin kârı da o oranda artmıştır.
24 Ocak Kararları ile çalışan kesimden (işçi-memur-çütçi) işveren kesimine yapılan gelir transferleri bu kesimce yatırıma dönüştürülmemiş, istihdam ve üretim artmamış, çalışan kesim boşu boşuna yoksul bırakılmıştır. Gelir seviyesi reel anlamda yükselmiş, çalışma güvencesi ve çocuklarının geleceğinden kuşku duymayan, emeğinin karşılığını aldığına inanmış bir işçi ile işçisinin emeğinin karşılığını alınteri kurumadan ödemek zorunda olduğuna inanan bir işveren yapısı oluşturulabildiği takdirde iş barışı kendiliğinden doğacak ve bozulmayacaktır.
■ Efandkn, ülkemizdeki İşçi kasknlnln öncelikte halledilmesini arzuladığınız problemlerden hangileri sizin gündeminizi daha çok İşgal ediyor?
□ Türkiye’de bugün çalışma hayatı tıkanmıştır. Çalışma hayatının önündeki engeller başta 12 Eylül’ün anti-demokratik koşullarında oluşturulan Anayasa ve buna bağlı olarak çalışma hayatını düzenlemek üzere yürürlüğe konulan yasalardır. 12 Eylül’den bugüne kadar iktidar olanlar, Anayasa ve yasalardaki anti-demokratik hükümleri kaldırma vaadi içinde iktidar olanlar, ne yazık ki bugün aynı yasalara sırtlarını dayamak suretiyle hükümet etmişler ve etmektedirler.
Bugün çalışma hayatının önündeki en büyük engel özelleştirme ve bu nedenle işten çıkarmalar, iş güvencesinin ve işsizlik sigortasının yokluğu, son yıllarda sendikasızlaştırmanın bir yöntemi haline gelen taşeron uygulamalarıdır.
Öncelikle Anayasa başta olmak üzere, çalışma hayatını düzenleyen yasalarda, sendikaların önüne konulan engeller kaldırılmalıdır. İşten çıkarmalara karşı işgüvencesi yasası ile, işsizlik sigortası biran önce yasallaşmalıdır. Özelleştirme adı altında KIT’lerde yaşanan kaos ve belirsizlik ortamı giderilmelidir, özelleştirme uygulamalarından önce, işgüvencesi ve işsizlik sigortası yasaları çıkartılmalıdır. Bu taleplerimiz gerçekleşmediği takdirde sosyal barıştan sözetmek de mümkün olamayacaktır.
■ Ülkemiz bazında düşünüldüğünde, İşçi ücretleri konusu son yıllarda taraflar arasında, hatta kamuoyunda tartışma konusu olageldi. Gerçi taraflar görüşmeler sonucu çözüm yolunu seçtiler. Size göre uzun vadede İşçi ücretlerindeki iylleştkme nasıl olabilir? Sadece rakamsal artışlar bu meselenin temelden çözümü müdür?
□ 1980’li yıllarda benimsenen ekonomik model ve bu modelin yanlış yörüngelerde yaşama geçirilmesinin yanlışlığı toplumdaki gelir paylaşımına yönelik ekonomik denge ve sosyal huzuru önemli ölçüde bozmuştur. Sadece sermayenin gelişimi üzerine kurgulanan ekonomik model, yalnız sermaye sahiplerini güçlendirmiş ve onlara yeni ufuklar getirmiştir. Ancak, sermayenin getirdiği tatlı kazançlar, işadamları ve sermayedarlar tarafından üretken yatırımlara dönüştürülmemiş, kısa vadeli hedeflerle çok kazanç getiren, fakat ülke yararına verimli ve üretkenlik sağlamayan ölü yatırımlara kaydırılmıştır. 1980’lerde izlenen makro ve mikro boyutaki sosyal politikaların sermaye kesimine sağladığı teşvikleri üretken yatırımlara dönüştürülmemiş olmasının acısını bugün toplumumuz, ülkemiz en ağır şekilde çekmektedir. Her ailede birkaç işsiz, her fabrika önünde yüzlerce hatta binlerce sayıda işsizler kuyruğu, bu şaheser modelin ürünüdür. 1989 yılında gerçekleştirilen işçi eylemleri ile, 1980 yılından beri uygulanan düşük ücret politikaları aşılmış, işçi kesimi biraz rahat nefes almaya başlamıştır. Ancak; gerek TİSK ve gerekse diğer bazı işveren kuruluşları, son yıllarda Türkiye’deki işçilik maliyetlerinin Avrupa Topluluğu ülkelerinden daha yüksek olduğu, çıplak ücretin işgücü maliyeti içindeki payının diğer ödemelere göre düştüğü, yan ödemelerin arttığı yönündeki görüşleri sıkça öne sürerek kamuoyunda işçi ücretlerine karşı tepkilerin oluşturulmasına çalışmaktadırlar. Böyiece işgücü maliyeti ortaya konulurken ortaya çıkan faturanın tamamı işçiye yüklenilmektedir. Oysa ücretlerden devlet eliyle yapılan kesintiler nedeniyle devlet işçinin ücretine adeta ortak olmaktadır. Şu halde ücret maliyeti faturasının tamamının işçiye değil, yarısının da işçi ücretlerine ortak olan devlete kesilmesi gerekir.
Öte yandan bir diğer işveren kuruluşu TÜSİAD kaynaklarına göre ülkemiz işgücü maliyetlerinde TISK’çe iddia edildiği gibi yüksek değildir. AT üyesi Yunanistan’da saatbaşı işgücü maliyeti 10.49 Mark iken, ülkemizde bu maliyet 3.56 Marktır. -
Bize göre ücretler konusunda gerçek iyileştirme, Türkiye’deki milli gelir pastasının dağılımında sağlanacak adaletle mümkün olabilir. Önce gelir dağılımındaki adaletsizliği düzeltmekle işe başlamak gerekir. Bir ekmeğin yarısını iki kişinin, kalan yarısını ise 8 kişinin paylaştığı bir Türkiye’de bu dağılım ne kadar adilse, enflasyonun kavurduğu bir ortamda rakamsal artışlar da ancak o kadar çözüm olabilir.
■ Efendim, temel bir ölçü var. ’Çalışanın alınteri kurumadan hakkını veriniz’ Buna gire çalışanın hakkı gerçeklen veriliyor mu, ya da çalışan gerçekten aldığı ücreti hak ediyor mu7
□ Bugün Türkiye’de uygulanmak istenilen ekonomik modelin temelinde hak değil, güç ilkesi vardır. Yani hiç kimse siz mücadele etmediğiniz müddetçe size hakkınızı teslim etmeyecektir. Hakkınızı savunmak ve korumak için mutlaka güçlü olmanız gerekmektedir. Bu güç ise ancak mağdur edilen kesimlerin birlikte oluşturacakları örgütlü yapıları ile sağlanabilir. İşçi kesimi (tamamı olmasa da) belli ölçülerde sendikal örgütler yoluyla oluşturduğu gücüyle emeğinin karşılığını alma mücadelesi vermektedir. Örgütsüz yapısı ve yasaklamalar nedeniyle memur kesiminin durumu gözler önündedir. Yine sendikalaşmayan işçi kesiminin alınterinin karşılığı olarak, devletçe belirlenen asgari ücret düzeyi de, çalışanların alınterinin ne oranda verildiğinin bir göstergesidir. 1.500 bin TL. aylık net asgari ücret büyük şehirlerde yaşayan bir ailenin aylık ev kirasını ancak karşılayabilir. Oysa bir ay emeğini, alınterini işverenine satan bir işçinin emeğinin karşılığı bu olmamalıdır. Halbuki emek verimliliği konusunda Batı ülkeleri ile aramızda farklılık bulunmadığı, yapılan araştırmalarca ortaya çıkmış bulunmaktadır.
■ Ülkemizde İşsizlerin «ayısı bir hayli kabarık; bunlara İş ve İstihdam sahaları açma ySndnde konfederasyonunuzun İlgili mercilere sunulmak Özere banladığı bir çalışması var mı?
□ Bir ülkede yaşayanların hepsinin refah ve saadet içinde hayatlannı sürdürmeleri, bir bakıma içinde yaşadığı ülkenin kalkınmasıyla, sanayileşmesiyle ve bu sayede milli gelir düzeyini artırmasıyla,gerçekleşebilir. Bu arada elde edilen toplam ülke gelirinin toplumu meydana getiren fertler arasındaki paylaşımı da önemlidir. Ülke geliri kimlerin lehine, kimlerin aleyhine olarak paylaşılmaktadır? Kişilerin refahında bu durum önemlidir. Hak-lş olarak gayemiz elde edilen ülke gelirinin adaletli bir şekilde fertler arasında dağılmasına yardımcı olmaktır. Çalışanların gelirlerinin günün şartlarına göre ayarlanmasını sağlamak, insanca yaşayabileceği bir gelir seviyesine sahip kılmak ve bu gelir seviyesinde çeşitli tedbirler alınarak kalmasını sağlamak, Konfederasyonumuzun isteklerindendir.
Bize göre formül anonim şirketlerin geliştirilmesinden geçmektedir. Anonim şirketlerin çıkardığı hisse senetlerinin özendirilmesi ve hisse senetlerine karşı vatandaş güveninin devlet tarafından sağlanması gerekir. Devlet anonim şirketlerin kurulup geliştirilmesinde öncülük görevini üzerine almalıdır. Daha sonra kendi hisselerini de şirket kâr etmeye başladıktan sonra tasarruf sahiplerine, devretmelidir. Şirketler mevzuatı mükemmel bir denetim sağlayacak şekilde düzenlenmelidir. Bu sayede şirketler faiz külfetinden kurtulma imkanı bulmuş olacaklardır. Bir malın piyasa fiyatını belirleyen unsur üretilen malın arz fiyatıdır. Arz fiyatının İçinde faiz de yer almaktadır. Arz fiyatı malın maliyetini ifade etmektedir. Üretilen malın maliyetinden faiz tutarının indirilmesi malın piyasa fiyatının o kadar düşürülmesi demektir.
Üretimin unsurları emek, tabiat, teşebbüs ve sermayedir. Buna göre maliyet; tabiatın fiyatı olarak rant, emeğin fiyatı olarak ücret, teşebbüsün fiyatı olarak kâr ve sermayenin fiyatı olarak faiz tarafından belirlenmektedir. Rant, ücret ve kâr üretime gerçekten katkısı olan faktörlerin yani, toprak veya tabiatın, emeğin ve teşebbüsün karşılığı olarak maliyete girmekte olduğu halde, faiz gerçek bir katkısı olmadan maliyetlere katılmaktadır. Bu da haksız bir şekilde maliyetleri önemli ölçüde artırmaktadır. İşte ekonomik hayattaki dengesizlik ve istikrarsızlığın temelinde, bu karşılıksız geliri ödeme mecburiyeti yatmaktadır. Bu sayede maliyetler düşecek, fiyat yükselişlerini yavaşlatacak ve böyiece işçi kesiminin fiyatlara yetişebilmek için ücretlerin artırılması yolundaki aldatıcı tedbirlerle istismarı önlenecektir.
■ Efendim, tarihimizde IfçMşveren İliş İdlerini düzenleyen Ahilik TeşIdlstı ve Esnrf Loncaları gbl kuruluşlar var. Bu konudaki girişlerinizi alabilir miyim?
□ Öncelikle belirtmek gerekir ki, her sistem kendi dünya görüşü çerçevesinde oluşturduğu kurum ve kurallarıyla yaşayabilir, hayatiyetini devam ettirebilir. Kendi sistematiği içinde oluşan gelenek, görenek, kültür vb. gibi değerler çerçevesi içinde toplum ilişkileri sürdürülür. Geçmişte toplumumuzu şekillendiren sistem İçerisinde oluşan dini, kültürel, askeri, felsefi, iktisadi ve sosyal cepheleri olan, yerine göre toplumun sosyo-ekonomik yapısını, iş ilişkilerini bir ahlâk anlayışına göre düzenleyen ve yürüten müessese olarak ’Ahilik* teşkilatını görüyoruz. İktisadi ve sosyal hareketleriyle bu teşkilatlar fert-toplum- devtet arasındaki ilişkileri karşılıklı anlayış, dayanışma ve barış içerisinde yürütmeyi sağlayan önemli görevler yerine getirmişlerdir. AN ilkesine göre fert; çalışıp üretmeyi kendisi için bir külfet değil, aynı zamanda topluma ve ülkesine karşı da bir mükellefiyet olarak görür. Toplum da, düşkünleri, mağdurları, zayıfları korumak, kollamak sorumluluğunu taşır. 8u anlamda iktisadi ve sosyal müesseselere büyük değerler verilir. Devlet ise şefkati, doğruluğu ve adaleti ilke edinmiştir. Böyle bir anlayış, yani fert-toplum-devlet bütünleşmesi çatışma yerine dayanışmayı, kavga yerine barışı amaçlamıştır ki, bu sayede Selçuklu ve özellikle Osmanlı toplumu uzun yıllar, sınıf çatışmalarından uzakkalmıştır.
Günümüz sendikaları ise 19. yy. da özellikle sanayi devrimi ile birlikte kapitalizmin ehlileştirilmesi ya da sömürünün daraltılması amacıyla kurulmuş müesseselerdir. İnsan haklarına ve emeğe saygının bulunmadığı, buna karşılık toplum düzeninin senyör ve serf- ler-efendiler ve uşaklar-zenginler ve köleler gibi çeşitli sosyal sınıflar ortaya çıkardığı batı düzenlerinde sendikalar köylüleri, uşakları, köleleri ve nihayet sanayi işçilerini örgütleyerek önce ekonomik ve sosyal, sonraları da siyasal kavgalar veren örgütler olmuşlardır. Ezilenler bu örgütlerle; varlıktılar, toprak ve sermaye sahipleri de siyasal güçleriyle devlet imkanlarını kullanarak günümüze kadar birbirlerine üstün gelme, galip olma kavgasını vermişlerdir. Kapitalist toplumlarda sınıflararası kavga, yani menfaat çatışması esastır. Osmanlı sisteminde ise menfaat çatışması yerine menfaat paralelliğine dayanan, ahlaki umdelerle donatılmış bir anlayış hakim olmuştur. Dolayısıyla AHİ teşkilatı ve sendikalar farklı dünya görüşlerinin müesseleridir.
’AHl’liğin dayanışmacı örgüt yapısı ve ilkelerini kapitalist top- lumlardaki işçi ya da işveren sendikalarına taşıyıp, çatışmacı yapıyı ortadan kaldırmak ve yerine dayanışmayı geliştirmek mümkün değildir. Çünkü siz sadece Ahiliğin çalışma, sadakat, ahlâk, doğruluk vb. ilkelerini işçimizin beynine ve gönlüne nakşederseniz eğer, siyasal iktidar devleti sermayenin çıkarlarına aletettiği için, adaletten uzak sermaye de acımasız rekabet şartlarında toplum menfaatleri üzerinde ekonomik ve siyasal imtiyazlara sahip olmuş ise, o takdirde siz insanlara çok çalışmayı ve ahlâki telkin ederek onlann sömürülmesi™ kolaylaştırmış olursunuz.
Sistem bir bütündür ve müesseseler ancak kendi kumlu düzenlerinde hayat bulurlar. Bugünkü yapısıyla sendikaları nasıl OsmanlI düzeninde çalıştıramazsanız, geçmişte sahip olduğumuz sistemin teşkilatlarını da bugünkü kapitalist düzende çalıştırma imkanımız olmaz. Zira bugünkü sistem insanı ve emeği yücelten değil, bir meta ya da üretim aracı olarak gören bir sistemdir. Bu toplumda kâr, çıkar, imtiyaz, rekabet gücü esastır. Halbuki bizim geçmişteki kültürümüzde israf yasaklanmış, sermaye ve kâr toplumun menfaatleriyle çatışmaması için sürekli zekat ve orta sandıldarıyla kontrol altında tutulmuştur. İnsan hakları ve toplum menfaatleri karşısında imtiyaz yok, devlet başkanı ile sokaktaki adam adalet karşısında aynı eşitliğe sahip, acımasız rekabet yerine yardımlaşma esas kabul edilmiştir. O halde Batı sendikacılığının çalışmacı yapısı, beğenseniz de beğenmeseniz de kapitalizmin vahşiliği karşısında varlığını sürdürmek ve hem de gücünü artırarak sürdürmek zorundadır. Zira devlet ve sermayenin gücü birleşmişse, hakkınızı almak için hem güçlü olmaya hem de ne yazık ki zaman zaman çatışmaya mecbursunuz.
■ Son olarak Dergimiz aracılığıyla kamuoyuna vermek İstediğiniz bir mesajınız var mı?
□ Biz Hak-lş olarak, sendikaların; sadece işçilerin değil, bütün emeğe dayalı üretici işlevler gören kesimlerin temsilcisi konumuna ulaşması gerektiğine,
Ülkemizin kalkınması için sosyal, ekonomik, kültürel çözümler üreten bir işleyişe,
Demokrasinin eksiksiz, bütün kesimlere açık, kesintisiz bir sürekliliğe kavuşmasına,
Her alanda toplumun tercihlerinin, değerlerinin, taleplerinin be-’ lirleyici olacağı bir sivil yapının oluşmasına,
Bürokratik bir siyasal toplumdan sivil topluma geçilmesinde üzerlerine düşen rollerin farkında olmasına,
Ülkemizin geçmişinden, bugününden ve geleceğinden sorumluluk duyan bir çizgiye ulaşmasına,
Bütün yozlaştırıcı, sömürücü, seçkinci, dışlayıcı, düzensizleştirici mekanizmaların düzeltilmesine, çalışması gerektiğine inanıyoruz.
Bunalımda debelenmek yerine, sağlıklı çıkış yolu arayışında olmak sağduyulu bir davranıştır. Bu konuda bütün taraflara önemli sorumluluklar düşmektedir.
Eğer Türkiye seçimini gelişmeden, uygarlıktan yana yapmışsa, sosyal yapıyı, temel hak ve özgürlüklere dayalı sosyal refah devleti anlayışıyla hakkı ve adaleti üstün tutan bir platforma oturtmaya mecburdur. Kavga yerine barışı, çatışma yerine dayanışmayı, nefret yerine şefkati temel alacak bir endüstriyel ilişkiler sistemi en akılcı çıkış yolu olarak gözükmektedir. Geleceğin, güçlü, büyük müreffeh Türkiyesi için bunun kaçınılmaz olduğuna inanıyoruz.
Endüstriyel demokraside öncelikle adım atması gerekenler, hükümet ve işverenlerdir. Önce kafalar, sonra yasalar demokratikleş- melidir.
İş barışının kurulmasında sık sık vurgulanan bir sosyal diyalogun ön şartı olsa olsa demokratikleşme olabilir. Yasalarla sermayeye ve bazı sendikalara sağlanan korumacılıktan, kolaycılıktan ve tekelcilikten vazgeçilmelidir. Tüm tarafların eşitlik ilkesine uygun olarak temsil edilmesini sağlayacak olan bir demokratikleşme yoksa, sosyal diyalog da yoktur; adalet yoksa, barış da yoktur diyoruz.