Makale

KUTLU DOĞUM”UN AYDINLIĞINDA

KUTLU DOĞUM”UN AYDINLIĞINDA

Dr. Recep Kılıç
Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

İçinde yaşamakta olduğumuz dünya, İktisadî, siyasî, ilmî ve teknolojik gelişmeler açısından değil yüzyıl öncesine, on yıl öncesine göre bile, son derece farklı ufukları olan ve o nisbette de farklı problemleri olan bir dünyadır.
Batı dünyasında gerçekleştirilen endüstri devrimini takiben elde edilen teknolojik gelişme ve sonunda hiç değilse batı insanının refah düzeyinde gözle görülür bir yükselme sağlandığı bir gerçektir. Ancak özellikle Batı’da ulaşılan bu refah düzeyinin faturası, yazık ki bütün insanlığa çıkartılmıştır.
Geliştirilen teknoloji ile ulaşılan ileri nükleer silahlar yüzünden beşeriyet ilk defa, içinde yaşadığı gezegen üzerindeki insan cinsinin ve hayatın tamamının imha edilme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmış; insanlık kendini dengeleri altüst olmuş bir “tabiî çevre" içinde bulmuştur.
Kısaca insan, elde ettiği teknolojik seviye sonunda, ahlakî ve İnsanî olandan uzaklaşıp, gayr-i ahlâkî ve gayr-i İnsanî olana yönelmiştir. Bunun doğal sonucu olarak da insan, kendi özüne yabancılaşma sürecine girmiştir.
Teknolojik gelişme çerçevesinde ele alınması gereken bir diğer konu ise, asrımızda gerçekleştirilen uzay çalışmalarıdır. Bu sebepten "uzay çağı" diye de isimlendirilebilen asrımızda radyo ve televizyon gibi kitle iletim araçları ile, içinde yaşanılan dünya, daha önceden tahmin edilemeyecek kadar küçülmüştür.
Dünyanın bir ucunda meydana gelen herhangi bir hadise, öbür uciında yaşayan insanı yakından etkileyecek bir hale gelmiştir. Böyle- ce günümüzde yaşanan sosyal değişim, önceki dönemlerle kıyaslanmayacak derecede hızlı gerçekleşmektedir.
Görünen odur ki, günümüz dünyasının ayırd edici vasfı, had safhaya ulaşan teknolojik gelişme, bu gelişmenin birlikte getirdiği İktisadî, siyasî, ahlâki ve kültürel değişmeler, bu değişimler karşısında insanın bizzat yaşamakta olduğu "varoluşsa!" bunalımlardır.
Sözünü ettiğim bu varoluşsal bunalımlar; büyük çapta, insanın ahlâkî ve İnsanî olandan uzaklaşıp, gayr-i ahlâkî olana yönelmesinin sonunda ortaya çıkmıştır. İnsan; günümüzde adeta bir ahlâkî bunalım yaşamaktadır.
Şüphesiz insanlığın, tarihî serüveni içinde şu veya bu yoğunlukta ahlâkî bunalımlara düştüğü olmuştur. Düştüğü bu bunalımların birden çok sebebi olduğu aşikardır.
Ancak din açısından baktığımızda, görünen odur ki, insanlığın İlâhî sese kulak tıkaması, neticede onu üstesinden gelemeyeceği kadar karmaşık bunalımlara itmiştir.
Düştüğü bunalımlardan kurtulabilme şansını, her seferinde insanlık ancak Allah’ın yardımı ile elde edebilmiştir. Allahın beşeriyete peygamber göndermesinin gayesi, son tahlilde insanlığa yardım içindir.
İşte; beşeriyet bugün yaşamakta olduğumuz bunalımların çok daha yoğun ve
karmaşık olanını, 1400 yıl önce tecrübe ediyorken, Allah-u Teala Hz. Muhammed (A.S.)’ı peygamber olarak görevlendirdi. Onun Peygamberliği; âlemlere rahmet; insanlığa merhametti.
Peygamberimiz, 571 yılında Rebîulevvel ayının 11. ci gününü 12. ci güne bağlayan gece dünyaya geldi. Yani; 1422 yıl önce 29 Ağustos Pazar gününü 30 Ağustos Pazartesi gününe bağlayan gece bir rahmet ve merhamet peygamberi olacak olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.) doğdu.
İnsanlığın o dönemde yaşadığı ahlâkî bunalım; bugün yaşanmakta olandan çok daha yoğun ve karmaşıktı. O günün şartları ve Peygamberimizin kutlu doğumu, istiklal şairimiz Mehmet Akif’in mısralarında şöyle dile getirilir:
Ondört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın öndördü, bir öksüz çıkıverdi,
Lâkin, o ne hüsrandı ki. Hissetmedi gözler;
Kaçbln senedir, halbuki bekleşmedelerdl!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî:
Bir kere zuhur ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kerre de, ma’mûre-l dünya o zamanlar,
Buhranlar İçindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer
yırtıcılıkta;
Dişsiz mİ bir İnsan, onu
kardeşleri yerdi.
Fevza bütün âfâkın sarmıştı
zeminin,
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan,
tefrika derdi.
Dünya neye sahipse onun
vergisidir hep;
Medyun ona cemlyyetl, medyun ona ferdi.
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet...
Ya Rab! bizi mahşerde bu ikrar İle haşret
(Safahat, İstanbul 1987, s.461)
Akif in 67 yıl önce dile getirdiği gibi, güçsüz, korumasız insanların bizzat kendi kardeşleri tarafından ezildiği bir ortamda, Peygamberimizin dünyaya gelmesi, İnsanlık için Allahın bir lütfuydu.
Islâm âlemi, O’nun dünyaya geldiği geceyi "mevlid kandili" adıyla her zaman büyük bir heyecanla andı ve bu geceyi O’na layık olacak şekilde değerlendirmeye çalıştı.
Aynı şevk ve heyecenla bugün de, Peygamberimizin doğum gecesi Türkiye’nin her şehrinde daha da anlamlı bir şekilde kutlanmaktadır. Dört senedir "Kutlu Doğum Haftası" adı altında konferans, panel ve sempozyumlar tertip ederek, Hz. Peygamberi değişik bir şekilde insanımızın gündemine getirenler, hayırlı bir hizmet gerçekleştirmişlerdir. İnsanlığın Peygamberimizin getirdiği mesajı doğru anlamaya olan ihtiyacı, her zamankinden bugün çok daha fazla görünmektedir. Beşeriyet; "Alemlere rahmet olarak gönderilen" Allah elçisini, bugün her zamankinden daha fazla tanımak ve onu doğru değerlendirmek ihtiyacındadır. Sözünü ettiğim bu durum; müslüman için, müslüman olmanın gerekli kıldığı dinî bir vecibe durumundadır.
Hz. Peygamberi doğru anlamak, müslüman insan için bir zorunluluktur. Sebebi ise gayet açıktır: O, müslümanın örnek alabileceği: her şeyiyle taklid edebileceği tek insandır. Bu açıdan Rasûlullah, Allahın insanlığa sunduğu model insan durumundadır.
Peygamber (S.A.S), Allah’ın buyruklarını sadece insanlara ulaştırmakla kalmaz; o buyrukları en iyi şekilde uygulayarak başka insanlara örnek olur. Allah’ın buyrukları eyleme dönüştürüldüğü takdirde, nasıl bir insan ortaya çıkacağı konusunda, insanlar Hz. Peygamberin şahsında açık, somut bir örnek bulurlar.
Burada günümüz insanını meşgul eden sorulardan biri şudur: Peygamberimizden 14 asır sonra, O’nun yaşadığı kültür ve coğrafyadan apayrı bir ortamda yaşayan insanın, Hz. Peygamberi bugün örnek alması ne kadar mümkündür?
Öncelikle belirtilmelidir ki, Peygamberimizi örnek almak, müslüman insan için dinî bir görevdir. Çünkü Yüce Allah Peygamber (S.A.S)’e hitaben, "Muhakkak sen, çok yüce bir ahlâk üzeresin". (Kalem - 4) buyururken; insanlara hitaben de, "Gerçekten sizin İçin; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler İçin, Rasülüllah’da çok güzel bir örnek vardır." (Ahzab-21) buyurur.
Demek ki, Hz. Muhammed (S.A.S)’i b„ugün de örnek ve model alabilmek bir mecburiyettir. Daha doğrusu İlâhî hitap dikkate alındığında, bu mümkün olmalıdır. Ancak O’nu gerçek anlamda örnek alabilmenin şartları vardır. Bu şartların başında, Kur’-an-ı Kerimin iyi öğrenilmesi gelir. Çünkü Hz. Peygamber’in hayatını yönlendiren Kur’an-ı Kerimdir. Bu bakımdan O’nun hayatı için, ’yaşantı halindeki Kur’an tefsiridir" demek yanlış olmasa gerektir.
Kur’an’ı öğrenmenin ise; onu okumak ve anlamaya çalışmaktan başka yolu gözükmemektedir. Her insanın bilgi kapasitesi ve anlayış gücüne göre Kur’an’dan alacağı dersler ve çıkaracağı ibretler vardır.
Hz. Muhammed’i örnek alabilmenin ikinci önemli şartı ise; O’nun olaylar karşısında takındığı tavırları iyi bilmekten geçer. Bu ise O’nun hayatını iyi öğrenmekle mümkün olabilir. Çünkü Hz. Peygamberin hayatı, dinî buyrukların sosyal hayata geçirilmiş somut şekilleri; İlâhî olan vahiy manzumesinin beşerileşmiş görünümleri gibidir.
İnanan insanlar; Rasûlüllahın kendileri için model olduğu ve örnek alınması gerektiği hususunda hemfikir olmalıdırlar. Kutlu Doğum Haftası süresince üzerinde durulup değerlendirilmesi gereken; bizce, Peygamberimizi örnek almanın ne anlama geldiği konusu olmalıdır.
Peygamberi örnek almak: O’nun belli bir tarih ve çoğrafyada yaşadığı hayatı bugün tekrar yaşamaya çalışmak mıdır? Yoksa; O’nun kendi zamanındaki olaylar karşısında takındığı tavırları kavrayıp, aynı tavır alışları bugün gerçekleştirmeye çalışmak mıdır?
İşte yukarki soruların cevaplarının da aranabileceği Kutlu Doğum Haftası; Peygamber Efendimizi hem daha iyi tanımak, hem de daha doğru tanıtmak için büyük bir imkândır. Bu imkân, O’nu sevenlerce iyi değerlendirilmelidir.