Makale

BAKARA SÜRESİNİN 215-318. AYETLERİNİN MEALİ

T E F S İ R:

BAKARA SÜRESİNİN

215-318. AYETLERİNİN MEALİ

Osman KESKİOĞLU

Meâ1: “Onlar, sana ne i ufak edeceklerini, (kime vere­ceklerini) sorarlar. De ki: Ana-baba için, yakın akraba, yetimler, yoksullar ve yolcular için malınızdan hayır olarak sarf edersiniz. Her ne hayır yaparsanız, şüphesiz, Allah onu çok iyi bilir.

Savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Fakat olabilir ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin iyili­ğin izedir. Yine ihtimal ki, sevdiğiniz bir şey sizin için kötü olabilir. Gerçeği Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz.

Sana haram olan ay ve o aydaki savaşı soru­yorlar. De ki: O ayda döğüşüp Öldürmek büyük bir suçtur. Fakat Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’dan men’eylemek, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir suçtur, fitne çıkarmak ise, insan öldürmekten daha büyük, cana kıymaktan daha, beterdir. Onlar güçleri yeterse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaş ederler. İçinizden her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık o gibilerin işleri dünyâ ve âhirette boşa gitmiş olur. Onlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedi kalırlar.

Gerçek imân edenler. Allah yolumla hicret edip savaşanlar, işte bunlar, Allah’ın rahmetini imarlar. Allah bağışlayıcıdır ve rahmet edicidir.”

İzâh:

Baştaki âyet-i kerimede; malın nerelere sarf edileceği, kimlere nafa­ka olarak verileceği hakkındaki soruya cevap veriliyor. Müfessirlerin be­yânına göre, bu soruyu soran Uhud harbinde şehit düşen Ashab’dan Amr adında zengin bir zattı. Mallarımızı nerelere verelim, kimlere sarf edelim? diye sormuştu. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzil oldu. Anaya, babaya, yakın akrabâya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış garip kimselere yardım yapılması emir buyuruldu. Çocuk, anaya babaya bakmakla mükel­leftir. Ana-baba, onu yetiştirip meydana çıkarmıştır. Şimdi ihtiyarlık gün­lerinde, muhtaç hallerinde onlara oğlunun bakması bir borçtur. Onlardan sonra yakın akrabâ geliyor. Yakın akrabâ ta’bîri: Erkek, kız çocuklara, torunlara, kardeşlere hepsine şâmildir. Bunlar âilenin en yakın fertleri­dir. İnsan malından kendisi için nasıl sarf ederse, muhtaç oldukları za­man, bunlar için de öyle sarf etmekle memurdur.

Bunlardan sonra aile dışında kalan yardıma muhtaç kimseler sırala­nıyor. Bunların başında korunmaya en lâyık olan öksüzler geliyor. Top­lum içinde şefkate muhtaç olan bu küçük yavrulara bakmağı dînimiz, her vesile ile emreder. Onları sık sık hatırlatır. Hayatlarım kazanacak, geçim­lerini sağlayacak yaşta ve güçte olmayan bu yavrulara bakmak insanla­rın borcudur.

Onlardan sonra, yoksullar, düşkünler geliyor. Arkasından da gur­bete düşmüş yolcular zikrediliyor. Böylece malı, serveti olan kimse, aile­sinin dışında kalan muhtaçlara da yardım etmekle mükelleftir. Bunlar nafaka nev’inden olan yardımlardır. Ayrıca, zekât, fıtra sadakası, sada­ka, bağış yollarıyla da yardım yapılır.

Görülüyor ki, âyet-i kerîmede, toplum İçinde yardıma muhtaç olanlar bildirilmiştir, insanın ailesi içinde ve dışında, kendi memleketinde veya gurbette, küçük veya büyük ayırt etmeden bütün bu yoksul ve bîçârelere yardım elini uzatması bir insanlık borcudur. Muhtaç olan akrabamız, kim­sesiz kalmış Öksüzler, bîçâre dullar, acz içinde kıvrananlar, bir lokma bulamayanlar, bunların hepsi bizim kardeşimiz demektir. Bunlar mensup olduğumuz milletin birer fertleridir; bizim birer parçamızı teşkîl ederler. Bunların ıstıraplarını dindirmeğe, acılarını gidermeğe, gözyaşlarını silme­ğe çalışmalıyız. Onların elemleri karşısında kayıtsız kalamayız, kaygısız olamayız. İnsanlığı yaşatan, şefkat ve merhamet duygulandır. Acımak tatlı bir şeydir. Mal, biriktirmek, yığmak için değil, sarf etmek içindir. İhtiyaçları karşılamak içindir. Âyet-i kerîmede bildirilen cihetlere veril­melidir. Cimrilerden ibâret olan bir millette hayır kapıları kapanmış de­mektir. Atalarımız: “Ne verirsen elinle, o gider seninle” demişlerdir, “iyi­lik yap, denize at, balık bilmezse Hâlık bilir” atasözü de âyet-i kerîmenin sonuna uygun düşmektedir.

Burada bir noktaya işâret etmek isterim: Kur’ân-ı Kerîm, mala, ha­yır adını veriyor, hayırlı yerlere sarf etmeği emrediyor. Mal, hayır ve iyi­lik yapmağa vâsıtadır, öyle ise, İslâm’da, fakirlik öğülen, zenginlik yeri­len bir şey sayıldığı yolundaki zan yanlıştır.

İkinci âyet-i kerîme, cihâdın farz kılındığım bildiren ilk âyettir. Bu, Hicret’in ikinci yılında olmuştur. Bundan Önce müteaddit âyetlerde savaş­tan men’ olunmuş, sonra müsâade edilmiş ve bununla da farz kılınmıştır. Âyet-i kerimede, hoşunuza gitmediği halde Savaşın farz kılındığım bildi­riyor. Savaş hoşa gidecek bir şey değildir. Ailesinden, yuvasından ayrılmak var, cana kıymak var, yakıp yıkmak var. Fakat düşman saldırınca vatan ve milleti müdâfaa etmek için savaşmak farz oluyor. Bu en kutsal bir ödev oluyor. İslâm’da harbler tecâvüzü önlemek içindir. İslâm barışçı­dır. Çünkü savaş kötü bir şey, fakat vatan müdâfaası kutsal bir ödev ve güzel bir şey. Milleti, vatanı, vatanın üzerindeki kıymetleri, insanların canını ve malını düşmandan kurtarmak... Bu, elbette iyi-bir şeydir. Hele zafer neş’esi en üstün bir sevinçtir. Âyet-i kerîmede savaşın bu, iyi ve kötü taraflarına işaret olunmuştur.

Üçüncü âyet-i kerimede, haram aylarda savaşla ilgili meseleler beyan olunmaktadır. Araplar, Zilka’de, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında savaş yapmazlar, kan dökmelerdi. Bu aylara özel bir saygıları vardı, bunlara haram aylar derlerdi.

Hz. Peygamber, Hicret’in ikinci yılında Abdullah İbn-i Cahş’ın ku­mandası altında on kişilik bir müfreze gönderdi. Bunlar, Kureyş’in hare­kâtım izleyeceklerdi. Bir ticaret kervanına hücum ettiler. Bir kişi öldürül­dü, iki kişi de esir aldılar. Bu, Receb ayına rastlamıştı. Onlar yeni ayı he­nüz girmemiş hesap etmişlerdi. Kureyş bunu dile doladılar: “Muhammed, haram ayın hürmetini bozdu, ona saygıyı kaldırdı.” dediler. Hâlbuki bu olaya Hz. Peygamber’in hiç rızâsı yoktu. Abdullah İbn-i Cahş’e: “Ben si­ze böyle bir şey emretmemiştim,” dedi. Ganimet malından bir şey almağı kabûl etmedi. Fakat olan olmuştu, haram ayda kan dökülmüştü, müslümanlar da buna üzülmüştü. Bu âyet-i kerîmenin inmesi müslümanları fe­rahlandırdı.

Dikkat edilirse, bu âyetlerde İslâm ruhunun yüceliği, temizliği görü­lür. Müşrikler, hürmet edilmesi gereken haram ayda kan dökmeği soru­yorlar. Cevap gâyet açık: “Evet, o ayda kan dökmek büyük bir günahtır.” diye kargılık veriliyor. Kan dökmenin iyi olmadığım gizlemeğe çalışıp te’vil aranmıyor. Hak itiraf olunuyor. Kureyşlilerin haklı olduğu taraf ka­bûl ediliyor. Ancak müslümanlara ta’rizde bulunmak için bunu bahâne edenlere soruluyor: Evet, kan dökmek büyük bir suç, kötü bir şey. Bu böyle. Fakat Kureyşliler bundan daha kötüsünü yapmıyorlar mı? Bunu dile doladıkları halde bundan daha büyük suçları kendileri irtikâb etmi­yorlar mı? Evet, onlar Allah yolundan men’ ediyorlar, Allah’ı inkâr edi­yorlar. Dinlerinden dolayı müslümanları yerlerinden, yurtlarından çıkma­ğa, ana-baba ocağı olan evlerini terk etmeğe zorluyorlar. Bunlar daha büyük suç değil mi? Bunları nasıl yapıyorlar?

Demek müşrikler vicdan hürriyeti tanımıyorlar. Halbuki vicdan hür­riyeti insanların en tabiî haklarının başında gelir. Kur’ân-ı Kerîm müşrik­lerin o sorusuna cevap verirken bu hakları da hatırlatıyor. Din hürriyetinin müdâfaasını yapıyor. İslâm, dinde zorlama olmadığını bildirir (Bakare: 256).

Âyet-i kerîmede, “Fitne insan öldürmekten daha beterdir.” deniyor. Buradaki fitneyi küfür, halkı yurtlarından çıkarmak mânâsına alanlar varsa da bunlar yukarıda geçtiğinden, bozgunculuk ve fesat çıkarmak mânâsına almak daha uygundur. Fitne ve fesat çıkararak bir toplumun düzenini bozmağa çalışmak, bir millete en büyük kötülüğü yapmaktır. Çünkü içtimaî sarsıntıların etkisi derin olur. İçtimaî yaraların tedavisi kolay değildir. Millî bünyede açılan yaralar çabuk kapanmaz. Bir içtimaî sarsıntının izleri, elli yılda zor silinir. Kur’ân-ı Kerîm’in bu beyânı, bir gerçeğin ifadesidir. Müslümanlıkta fitne ve fesat çıkarmak şiddetle yasaktır. Müslüman, yıkıcı değil, yapıcı; bölücü değil, birleştirici olmalıdır.

Sonuncu âyet-i kerîmede îmân üzere sebat ile Allah yolunda hicret edip savaşanlar Allah’ın rahmetini umarlar, buyurulmuştur. Kul, dâima bu ümit ile yaşar, ümit bir ışıktır. Ümîd eden kimse, o ümidin peşinde koşar. Ümidini kaybeden, mahvolmuş demektir. Müslüman, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez. Allah cümlemizi ümidine eren kullarından eylesin.