Makale

MÜSLÜMANLIK, ŞİRKİN, ŞAHISLARI PUTLAŞTIRMANIN KÖKÜNÜ KAZIMIŞTIR

MÜSLÜMANLIK, ŞİRKİN, ŞAHISLARI PUTLAŞTIRMANIN KÖKÜNÜ KAZIMIŞTIR

Eşref EDİB

Nübüvvet-i Muhammediye’den (S.A.V.) gaye ve maksat, mücerred fikre dalmak, nazariye kurmak, yahut ilahiyat felsefesi yapmak değildir. Belki yaşayan, mevcut olan her ferdin, her milletin çalışıp çabalaması, amelî yola girmesi, ihlâs, îsâr, iyilik, takva yoluna giren bir fert, bir millet olmasıdır.

Kalblerde tevhit şeceresinin sırlan kökleşmesi, neşvünümâ bulması için müslü­manlık, her şeyden evvel, şirkin ortadan kalkmasına, bu sûretle sahanın temizlenme­sine ehemmiyet vermiş, şirkin, putperestliğin kökünü kazımıştır.

Şirkin türlü türlü şekilleri vardır. Hıristiyanlarla mecûsiler, açıktan açığa şirke sapmaktadırlar. Biri üç ilâha, diğeri de iki ilâha itikat ederler.

Müslümanlık, her şeyden evvel, şirkin kaldırılmasına ehemmiyet vermiştir. Daha işin başında bu vazife Peygamber’e tevdi olunmuştu. Oruç, Hac, Zekât gibi ana esas­lar farz kılınmazdan evvel, bütün ehemmiyet şirkin imâlesine hasredilmişti. Mekke’de onüç sene gibi geniş bir zaman, hep şirkle mücadele edildi. Bu yolda birçok âyetler nâzil oldu. Bu sûretle Müslümanlık her şeyden evvel taaddüd-i ilâh âkidesini iptal etti, tevhidi te’sîs etti.

Müslümanlık, büyüklere müşrikâne hürmeti kaldırmıştır. Husûsî bir şeye, husûsî bir şahsa ifrat derecede hürmet, bir nevî şahsa ibâdet, yâhut hâtıralara ibâdet mâ­hiyetini hâiz olmak itibariyle şirktir. Kulun kula ibâdetini müslümanlık menetmiştir.

Server-i Kâinât Efendimiz, bu kadar yüksek makam ve derecede olduğu halde, Kur’ân-ı Kerîm’de müteaddit yerlerde, “Ben de sizin gibi bir insanım” denilmiştir.

Şirke yol açan her şey, İslâmda şirktir.

Resûl-i Ekrem, kendisinin haddinden fazla medh ü sena edilmesini, “Medh ü senâ şirk yoluna sapmaya sebep olur” diye şiddetle menetmiştir.

“Yahudi ve Hıristiyanların rehberlerini medh ü senâ ettikleri gibi, beni methet­mekte ifrata gitmeyiniz.” buyurmuşlardır (Buhârî, cild 1, Kitâbül-enbiyâ).

Bir ara Resûl-i Ekrem sokaktan geçiyordu. Bir adam, Resûl-i Ekrem’i görünce çok korktu, titremeğe başladı. Resûl-i Ekrem:

— Korkma, dedi, ben de bir Kureyş kadınının oğluyum (Şemail, Tirmizî, Müstedrek).

Benû Amr’ın temsil heyeti Resûl-i Ekrem’in huzûr-ı saâdetlerine geldiği zaman halk Resûl-i Ekrem’e:

— Sen, bizim seyyidimizsin, efendimizsin, dediler.

Resûl-i Ekrem:

— Hayır, dedi, seyyid ancak Cenâb-ı Hak’tır.

— Sen hepimizden efdâl, hepimizden üstünsün, dediler.

Resûl-i Ekrem:

— Doğrudur, dedi, fakat şeytan sizi ücretli amele tutmuş olmasın? (Edebü’l-Müfred, İmâm-ı Buhârî).

Bir ara, adamın biri Resûl-i Ekrem’e şu kelimelerle hitâb etti:

— Ey hepimizin efendisi! Ey Efendimizin oğlu! Ey bizim hepimizden iyi olan zât! Ey hepimizden iyi olan zâtın oğlu!

Bu hitaplardan Resûl-i Ekrem’in çok canı sıkıldı. Dedi ki:

— Ey ahâlî! Takva yolunu tutunuz. Şeytan sizi aldatmasın. Ben, Abdullâh’ın oğ­lu Muhammed’im. Allâh’ın kulu ve Resûlüyüm. Bu makamı Allah bana verdi. Sizin beni her şeyden üstün tutmanızdan hiç hoşlanmam (Müsned-i ibn-i Hanbel).

Düşünmeli ki, Resûl-i Ekrem hakkında bile böyle sözler câiz değildir. Çünkü şirke yol açar.

İslâm’da imânın esası şudur ki, Allah’tan başkasından yardım istenmez. Allâh’ın rızâsına kimse müdâhale edemez. Onun rızâsı hilâfına hiçbir şey yapılmaz.

Kur’ân-ı Kerîm’de şu hakikat son derece ısrarla tekit olunmaktadır:

— Siz, Allah’tan başka hiç kimseden yardım istemeyiniz. Allah’tan başka hiç kimse hacetlerinizi reva kılamaz.

Cenâb-ı Hakk’a mahsus olan ef’âl ve âdâb-ı ıhtirâmiyeyi herhangi bir şahsa yapmak, Müslümanlık nazarında şiddetle memnûdur. Bu, müşrikâne bir harekettir. Bu, ibâdette şirk, sıfatta şirk olmakla beraber, yavaş yavaş ilerleyip zâtı ulûhiyette şirk derecesine kadar yükselir. Rükû’ ve secde yalnız Allah’a mahsustur. Fakat kâ­firler, putlara, rehberlere dahi secde ederlerdi. Hattâ bâzı milletlerde hükümdarlara, padişalılara, emirlere, başlarına geçen şahıslara secde’ etmek âdeti vardı. Resûl-i Ek­rem bunları şiddetle menetti. Benî İsrâil’de muhabbet ve hürmet secdesi câizdi. İs­lâmiyet, tevhidin şâhika-i kemâli olduğundan, hürmet secdesini de men’eylemiştir. Rükû tarzında hürmet de şirktir.

Bir ara bir sahâbî huzûru saâdete gelerek şöyle dedi:

— Ben Acem diyârı ahâlisinin reislerine secde ettiklerini gördüm. Bizim de Zât-ı Saâdetlerine secde etmemize müsâade buyursanız!..

Bu söze de Resûl-i Ekrem’in çok canı sıkıldı. Gayet sert bir lisanla:

— Sen ne zaman benim kabrimin üzerinden geçersen, o zaman secde edersin, buyurdular.

— Aman yâ Resûlâllah, bu olur mu?

— Öyle ise bunu yapmayınız. Eğer ben insanın insana secde etmesini câiz görseydim, kadınların kocalarına secde etmesini emrederdim (Ebû Dâvut, Kitâbü’n-ni­kâh).

Yine böyle bir hâdise daha oldu. Bir gün bir sahâbî, Şam’dan gelmişti. Resûl-i Ekrem’in huzûrunda secde etmek istedi. Resûl-i Ekrem sordular:

— Sen nerden geldin?

— Şam’dan, dedi; ben orada rûmîlerin kendi reislerine secde ettiklerini gördüm. Size karşı da hürmeten secde etmek isterim. Müsâade buyursanız da edeyim.

Resûl-i Ekrem’in yine çok canı sıkıldı. Fevkalâde müteessir oldu:

— Böyle yapmayınız, dedi; eğer ben Allah’tan başkasına secde etmenizi istesey­dim, kadınların kocalarına secde etmelerine izin verirdim (İbn-i Mâce).

Allâh’ın sıfatlarını birtakım eşhâsa atf ve isnat etmek şirktir, şirkin tâ kendi­sidir.

İnsanlar arasında şirk akidesi nasıl doğmuştur? İnsan gökyüzüne atfınazar edince, aylar, güneşler, sayısız yıldızlar görüyor. Güneş, ay doğup batıyor. Gündüz­ler, geceler, türlü türlü mevsimler oluyor. Manzûme-i kâinatın bu nizâmı Âdemoğ­lunu şaşırtmış, ecrâm-ı semâviyenin hareketi, dünyâ hayâtını tanzîm ettiği akidesi bu dalâlet-i fikriyeden doğmuştur. Bu bâtıl akîde insanlar arasında geniş mikyasta yayılmış, güneşe, aya secde edilmeye başlanmıştır. İslâm bu şirki kökünden kaldır­mıştır.

Müşrikler yeryüzünde cereyân eden bütün hâdiselerde yıldızların, güneşlerin ha­kîkî müessir olduklarına zâhib olmuşlardı. Câhiliye devrinden sürüklenip gelen bu bâtıl fikir ve akîde tesîriyledir ki, bugün şâirlerin dilinde —tıpkı câhiliye şâirleri gibi— hep felekten şikâyet, feleğe sitem edilmektedir.

Heykel ve resim yapıp ona hürmet etmeği Resûl-i Ekrem menetmiştir. Bunun sebebi şudur: İlk önce halk kendi önder ve rehberlerinin, sevdiklerinin resmini veya heykelini yaparlar, bu resim veya heykel ister sevgi, ister hürmet yoliyle olsun; yavaş yavaş ilerler, nihayet bir hâle gelir ki, ona ibâdet etmeğe, secde veya rükûda bulunmağa, karşısında el bağlayıp, huşu ve huzû tavrı alıp tapınmağa başlarlar. Nitekim Hindûlarda, Katolik Hıristiyanlarda, böyle olmuştur, ölü resim ve heykel­lere ihtiram, sonra yavaş yavaş putperestlik mâhiyetini almış, resime, heykele ibâ­det, tapınma umûmîleşmiştir. Bunun için Resûl-i Ekrem resim ve heykeli menetmiştir.

İslâm kabirlere, âbidelere tapmayı da menetmiştir. Şirkin bir nev’i de kabirlere, âbide ve hâtıralara tapmaktır. Halkın bir kısmı mezarları, kabirleri, âbideleri iba­dethane, puthâne şekline sokmuşlardı. Her sene muayyen zamanlarda, muayyen gün­lerde orada toplanmak- üzere uzak yollardan gelirler, nezirde bulunurlardı. Resûi-i Ekrem bütün bu gibi şeyleri menetmişlerdir. Vefatlarından beş gün evvel şöyle bu­yurmuşlardı:

— Sizden evvelki kavimler, kabirlerin üzerine ibadethâneler yapmışlardı. Görüyorsunuz ki ben sizi böyle yapmaktan menediyorum. Kabirleri, mezarları ibâdethâne şekline sokmayınız (Sahîh-i Müslim, Kitâbü’l-mesâcit).

Vefatları sırasında da üzerindeki örtüyü kaldırıp şöyle buyurdular:

— Cenab-ı Hak Peygamberlerinin kabirleri üzerine mâbet yapan Yahûdi ve Hristiyanlara lânet eder.

Müslümanlıkta riyâ ve adem-i ihlâs da bir nevi şirktir. Tevhidle alâkalı inkılâb ve ıslahat husûsunda âmâl ve ef’âl, her günkü iş güç ve konuşmalarda nazar-ı dik­kate alınmıştır. Tevhidin hakikî kemâli için kalb ve rûhun tevhîde bağlanmış olması lâzımdır, insanın bütün işlerinde hevâ-yı nefsânînin müessir olduğu kabil-i İnkâr de­ğildir. Bâzı kimseler şöhret kazanmak, için çalışırlar. Bâzıları herhangi dünyevî bir menfaat için uğraşırlar. Bâzıları da başkasına muhabbet veya adâvet için bir iş yapar. Bu işlerin hakîkatte asıl sebeb ve muharriki Allâh’ın gayrisidir. Bu sebepler Allah yerine kaim olur.

İşte “hevâ-yı nefsânî” koskoca bir puttur ki, bu putun puthânesi, insanın ken­di kalbidir. Tevhîdin kemâle ermesi esaslarından biri de bu putu kırmaktır. Resûl-i Ekrem salla’llâhü aleyhi ve sellem, insanın bütün işinde gücünde, âmâl ve ef’âlinde kalbinin müessir ve hâkim olduğunu bildirmiştir. “Ameller niyetlere göredir” hük­mü gereğince her müslüman, yaptığı herhangi bir işi Allah rızâsı için yapıyorum, diye düşünecektir. îmân ve tevhid bu yolla kemâl sâhasına yükselir.

Her kim Allah rızâsından gayrı bir maksad ve gaye için iş yaparsa, hakîkatte kalbinde muvakkat ve ayrı bir ilâh yaratmış, yaptığı işlerle ona ibâdet etmiş olur. Böyle bir şahıs, zâhiren, lâfzen ve kanûnen müşriklik cürmiyle mücrim sayılmamak­la berâber mânen şirke iştirak etmiş olur, mânevî müşrik ve mücrim sayılır.

Müteaddit ashâb-ı kiramdan rivâyet edilmektedir ki Resûl-i Ekrem salla’llâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

— Riyâ gizli şirktir (Müstedrek). İsteksiz namaz kılan, şirk irtikâb etmiştir. İsteksiz oruç tutan yine şirk işlemiştir. İsteksiz hayrat yapan da yine şirk işlemiştir (Müstedrek).

Sahâbenin toplu olduğu bir sırada Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuşlardır:

— Benim, ümmetimden en fazla korktuğum şey, şirktir. Burada şirkten mak­sad, güneşe, aya secde etmek veya putlara ibâdet etmek değildir. Ancak Allah’tan başkasının rızâsı için amel etmek, gizli nefsânî isteklere kapılmaktır (Müstedrek). Ben herşeyden ziyâde sizin küçük şirklerinizden korkarım. Meselâ herhangi bir şa­hıs namaz kılarken onun namaz kıldığını görsünler diye kılmış olması gizli şirktir. Bu sûretle riyâ, en aşağılık şirktir (Müstedrek).