Makale

Ben Haram Yemem

Basri ERDEM / Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi

“Ben Haram Yemem”

Baslığa bakıp, kim bu iddialı adam? dediğinizi duyar gibiyim.
Yazıya "Bismillah" demeden hemen belirteyim ki, bu iddialı cümle, yazıyı yazana ait değildir.
Yanlış anlaşılmasın, elbette ki hepimizin hedefi hatta ideali, bu mertebeye ulaşmaktır. Ama bu; günümüzde, öyle her yiğidin kârı değildir.
İste bu yazıda, böyle bir yiğitten bahsedilecektir. Girişi daha fazla uzatmadan sözü, baslık cümlesinin sahibine getirmek istiyorum.
Takriben 2-3 ay kadar önce, bir özel televizyon kanalı çok başarılı bir habercilikle, belki birçoğumuzun dikkatinden kaçan bir olayı ekrana getirdi. İzleme fırsatını kaçıranlar için olayı bir iki cümleyle özetlemek sanırım yararlı olacaktır.
Olayın cereyan tarzı kısaca söyle: Bursa’da simit satmakla geçimini sağlayan İsmail adlı bir simitçi yurttaşımız, içinde yaklaşık 1 milyar TL değerinde döviz bulunan bir cüzdanı bulur bulmaz hiç tereddüt etmeden en yakın zabıta karakoluna teslim eder, karakol görevlilerince yapılan anonslarla para sahibini bulur.
Buraya kadar normal bir gazete haberi gibi görünen bu olay, sihirli cama yansıyınca bir ibret tablosu hüviyetine bürünür. Nitekim televizyonun haber yorumcusu, olayın kahramanının peşine düşüp onu stüdyoya davet eder ve aralarında, aşağıdaki gibi karşılıklı bir söyleşi baslar:
♦ Haber yorumcu - İsmail, bu cüzdanı bulduğunda bir servetle karşılaştığının farkında miydin?
♦ İsmail - Evet
♦ Yorumcu - Peki bir an için cüzdanı teslim etmeyip alıkoymak hiç aklından geçmedi mi?
İste kahramanımızın, bu makalenin yazılmasına sebep teşkil eden 3 kelimelik harika cevabı:
♦ - "Ben Haram Yemem"
Başarılı yorumcu olayın kahramanını kamuoyuna daha iyi tanıtabilmek amacıyla bu kez özel hayatına girerek sorular sormaya baslar.
♦ Yorumcu - İsmail evli misin?
♦ İsmail - Evet
♦ Yorumcu - Peki ev kendinin mi?
♦ İsmail - Kira ödüyorum.
♦ Yorumcu - Borcun var mı?
♦ İsmail - Simit fırınına 3 milyon bacanağıma da bir o kadar borçluyum.
♦ Yorumcu - Günde kaç lira kazanıyorsun.
♦ İsmail - Üçyüz bin.
♦ Yorumcu - Peki İsmail bulduğun bu paradan hiç olmazsa, borçlarını ödeyecek bir miktarını almayı düşünmedin mi?
İsmail’den ne bir kelime eksik, ne bir kelime fazla hiç şova kaçmadan gelen standart cevap: "Ben Haram Yemem." Bu cevabı verirken; İsmail’in, boynunu büküp öyle masumane bir tavrı var ki, defalarca seyretmeye değer...
Değerli yorumcu olayı burada bitirmez son bir hamleyle, bu defa yurt dışında isçi olduğu anlaşılan paranın sahibine telefonla ulaşarak ona da şu soruları yöneltir:
♦ Yorumcu - Cüzdanınızı düşürdüğünüzü farkettiğinizde, eyvah! deyip paniğe kapıldınız mı?
♦ Paranın sahibi - Hayır, yalnız; eğer helâl para ise, geri gelir diye bir iç geçirdim.
♦ Yorumcu - Peki İsmail’e bir sey verdiniz mi? Telefonda kısa bir sessizlik anından sonra (Belli ki, o da İsmail gibi gösterişten kaçınan bir başka kahraman) Paranın sahibi mahçup ve titrek bir sesle; - "Bin mark” der ve program biter.
Programı izledikten bir süre sonra aldı beni bir düşünce? Parayı bulanla, kaybeden bu iki güzide insanın aynı anda, aynı yerlerde bulunmaları acaba kör bir tesadüfün eseri miydi?
Bir acaba daha: Haram ve helal gibi manaca birbirinin karşıtı ama dilimizde âdeta bir birinin ikizi bu iki dini terimi, biri isçi diğeri simitçi, belli ki pek tahsil görmemiş bu güzel insanlara kimler telkin etmişti?
iki ihtimal vardı. Kahramanlarımız ya dini inançları kuvvetli bir aileden gelmekteydiler, ya da zaman zaman veya her zaman gittikleri mahalle veya köy cami görevlilerinin dini telkinlerinden almışlardı bu güçlü inancı.
Bir an için kahramanlarımızın dindar bir aileden geldiklerini varsaysak bile, bu aile reisleri de; çok muhtemeldir ki, gene cami ile yakın ilişkileri dolayısıyle edinmişlerdi bu inancı. Çünkü biz toplum olarak, ne yazık ki, okuyarak değil, duyarak, dinleyerek bilgilenmeyi seven bir toplumuz. Sonuç olarak her iki halde de, her fırsatta cahillikle itham edip acımasızca eleştirdiğimiz, ülkenin en ücra köşelerinde görev yapan din görevlisi ve cami faktörü çıkmaktaydı karsımıza.
Daha kestirme bir ifadeyle söylemek icabederse; bu iki dürüst ve örnek insanımız, deyim yerindeyse, İslâmî terbiyenin müstesna birer ürünüydüler.
Bitmedi...
Sırtında çantası, çoluk çocuğunun rızkını temin için bir günde, km. lerce yol katederken sokakta bulduğu parayı sahibine teslim için âdeta çırpınan P.T.T memuru.
Ekmek teknesi arabalarının harç borcuna rağmen, gece gündüz demeden hayatını riske ederek çalışırken, müşterileri tarafından dalgınlıkla aracında unutulan cüzdanın sahibini arayan taksi şoförü.
Çok değil, daha 1-2 ay önce, içinde bir milyar lira bulunan bir cüzdanı, çoluk çocuğunun boğazından haram lokma geçmesin diyerek sahibine teslim ettiği için yılın zabıtası seçilen, ancak kısıtlı bütçesi imkan vermediğinden İstanbul’da verilecek ödülünü almaya gidemeyen Ankara Yenimahalle’li zabıta memuru.
Ve medyaya yansımayan daha niceleri, hep; gayr-ı safî millî hasılaya maddî bir katkısı olmadığı varsayılarak, trilyonluk bütçesiyle her yıl eleştirilere muhatap olan Diyanet ve benzeri dini kurumların birer süper kalite ürünleridirler.
Öyle ya, Diyanet ve benzeri dini kurumların bir demirçelik, bir Seka değil ki ürünleri maddî olsun. Onun ürünleri de, iste bu güzel ve dürüst insanlardır.
Yaşadıkları onca maddî sıkıntıya rağmen, böylesine erdemli davranışlarda bulunan bu örnek insanlar, kutsal kitabımızda işaret edilen; "Onurlarına düşkünlükleri sebebiyle, sıkıntılarını dışa vuramayanla- rın bu durumlarından haberdar olmayanlar, onları zengin sanırlar" mealindeki ayet-i kerimenin çerçevelediği portreye ne kadar da benzemektedirler.
Bu güzel insanlara, dürüst ve temiz organizasyonlarla ulu- şamamanın, hesabını bir gün yüce Allah inşaallah sormaz bizlerden.
Bütün bu ibret verici olayları, bize hatırlatmaya vesile olan simitçi İsmail’e gönül dolusu sevgi ve teşekkürler...
Dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğunun temeline ilk harcı koyan Osman Gazilerin,
Türk’ün, Peygamberine duyduğu sevgiyi, yazdığı mevlidiyle ebedileştiren Süleyman ÇELEBİLERİN,
Bizzat yaptırdığı Ulu caminin ibadete açılısında; birkaç takdir cümlesi beklentisiyle, "Camiyi nasıl buldunuz" tarzındaki padişah sualine, "iyi de bir yeri eksik " diyerek içki müptelası olan kayınpederi Yıldırım BEYAZIT’ın, beşeri bir zaafını kıvrak bir us- lupla eleştiren devrin din bilgini Emir SULTANLAR’İN,
Ve nihayet Somuncu Baba- lar’ın ebedî istirahatgahına mekan olan Bursa’ya "Ben Haram Yemem” diyen simitçi İsmail ne kadar da yakışıyor...
Devlet millet malına, akla hayale gelmeyen hileli yollarla el uzatanların cirit attığı günümüz toplumunda, simitçi İsmail’lere ne kadar muhtacız!
Keşke binbir emek ve emelle okutarak yetiştirmeye çalıştığımız evlatlarımızın beyinlerinin bir köşeciğine, okumamış İsmail’in bu inanç ve anlayışını yerleştirebilsek, ah bir yerleştire- bilsek! o zaman belki toplum olarak yüreklerimizi dağlayan bunca kamusal hırsızlık olaylarını yasamamış olacaktık.
Ne diyelim?
Allah "Ben Haram Yemem" diyen simitçi İsmail’lerin sayısını arttırsın!...