Makale

Mali Bir İbadet Olan ZEKAT

Lütfi ŞENTÜRK /Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Mâli Bir İbadet Olan Zekât

İnsan medenî bir varlıktır. Bunun gereği olarak da toplum halinde yasar. Bu durumda olan insanlar çeşitli alanlarda yardımlaşarak hayatlarını sürdürmek zorundadırlar.
Bunun içindir ki, bir hayat dini olan İslâmiyet, toplum ferdleri arasındaki yardımlaşmaya büyük önem vermiştir.
Yüce Allah Kur‘an-ı Kerim’de: “İyilik ve (Allah’ın yasaklarından] sakınma üzerinde yardımlaşın.” (1) buyururken, Sevgili Peygamberimiz de, en hayırlı insanın başkalarına yararlı olan kişi olduğunu, bildirmiştir.
İslâm’da sosyal yardımlaşmanın en güzel örneği zekâttır. Bilindiği gibi zekât İslam’ın beş temel esasından biridir. İslâm, zekâtı zenginlerin mallarında muhtaç ve yoksulların bir hakkı olarak kabul etmiştir. (2)
Sevgili Peygamberimiz Muaz b. Cebel (r.a.)’i Yemen’e (Vali olarak) gönderirken ona su talimatı vermiştir:
“Muaz, Yemen halkını (önce] Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim de Allah’ın peygamberi olduğumu tanıya çağır. Eğer bunu kabul ederlerse, bu defa onlara günde (24 saatte) üzerlerine beş vakit namazın farz kılındığını öğret. Eğer bunu da kabul ederler (ve namazlarını kılarlar] se bu defa da onlara, Allah’ın kendilerine mallarında zekâtı farz kıldığını haber ver. Bu zekât, zenginlerinden alınacak ve fakirlerine verilecektir.” (3)
Görüldüğü gibi zekât verilip verilmemesi kişinin isteğine bırakılmış bir yardım değil, fakirin, zenginin zimmetine geçmiş hakkı ve zenginin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir görevidir.
Zekâtın, İslâm’ın beş şartı arasında yer alması ve Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde namazla birlikte zikredilmesi, onun ne kadar önemli bir ibadet olduğunu gösterir.
Malın belirli bir bölümünü fakire vermek demek olan zekât, malın manen temizlenip çoğalmasına, mal sahibinin de ruh ve ahlâk yönünden yükselmesine sebeptir.
“Ey Muhammed, servet sahiplerinin mallarından zekât al; zekât, onların mallarını temizler, vicdanlarını arıtır.” (4)
“Siz Allah için verirseniz, Allah onun yerine (daha iyisini] verir.” (5) anlamındaki ayet-i kerîmeler bu hususu bildirmektedir. Zekâtı verilen malın bu artışında sevindirilen fakirin büyük rolü olduğunda şüphe yoktur.
Ayrıca zekât, fakiri olumlu şekilde etkiler. Yokluktan dolayı kötü yollara sürüklenme durumunda olan kimseleri uyarır ve kötü yollara düşmelerini önler, içinde yasadıkları toplumda bulunan servet sahiplerinin onlara ulasan yardım elleri, bunalıma düşüp yollarını şaşırmalarına engel olur.
Zekâtın sarf yeri, Kur’an-ı Kerîm’de bildirildiği üzere (6| birinci derecede toplumda yoksullar ve kimsesizlerdir. Toplumda karnını doyuramayan, geçim sıkıntısı çeken yoksullar varken, servet içinde yüzen varlıklı kimselerin bunlarla ilgilenmemesi düşünülebilir mi? Yine bunun gibi din, vatan ve namus tehlike ile karsı karsıya iken, ülkenin huzur ve güveni sayesinde kazanılan bir servetten hiç kimseyi yararlandırmamak doğru olur mu?
iste bunun için yüce dinimiz, toplum içindeki ihtiyaç sahiplerine yardım etmek için zekâtı kişinin isteğine bırakmamış onu farz kılmıştır.
Diğer taraftan zekât, zenginlerin eristikleri varlığa karsı bir Şükran borcudur, insan, küçük bir ikram gördüğü kimseye karşılık vermek için vesile ararken, sayılamıyacak kadar nimetlerine nail olduğu yüce yaratıcıya şükretmek istemez mi? Elbette insanı yaratan, yasatan ve pekçok lutuflarda bulunan Allah’a her zaman ve her vesile ile şükretmek ve hoşnutluğunu kazanmak ister.
Sevgili Peygamberimiz, dünya malının yeşil ot gibi câzip ve tatlı olduğunu, bu maldan yetime, vatanından uzakta olanlara ve yolda kalmışlara tasadduk eden zengin müslümanın ne hayırlı kişi olduğunu bildirmiştir (7).
Zekât, birinci derecede yoksulun ve kimsesizin hakkı olunca, zekât vermekle yükümlü olan kimseye düsen, bu yoksul ve kimsesizi arayıp bulmaktır. Yoksul deyince akla dilenci gelir. Halbuki her dilenen yoksul değildir. Asıl yoksul, ihtiyaç içinde kıvrandığı halde dilenmekten ve yüz suyu dökmekten utanan iffetli kimsedir.
Bakara Sûresinin 273’üncü âyetinde bu gibiler şöyle tanımlanmıştır:
“Sadakalar, Allah yolunda kendilerini vakfetmiş yoksullar içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmazlar. Hallerini bilmeyen hayalarından dolayı onları zengin sanır. Sen o gibileri yüzlerinden tanırsın. Onlar yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler.”
Sevgili Peygamberimiz de: “Kapı kapı dolaşıp, halkın kendisine bir iki lokma, bir iki hurma verdiği dilenci yoksul değildir. Asıl yoksul, kendisine sadaka vermek için ihtiyacı bilinmeyen ve kendisi de kalkıp halktan bir şey istemeyen iffet sahibi kimsedir.” (8) buyurmuştur.
İslamiyet, yoksulları ve düşkünleri koruyup gözetmeyi öğütlerken, dilenciliği de hoş karşılamamış, bir müslümanın kendisini bu şekilde küçük düşürmesini uygun görmemiştir. Bunun içindir ki Sevgili Peygamberimiz dilenmek isteyenlere, geçimlerini temin edecek uygun bir iş bulmalarını öğütlemiş, “veren el, alan elden üstündür.” (9) buyurmuştur.
Bir başka hadis-i şerifte de Peygamberimiz söyle buyurmuştur:
“Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinizin urganım alarak arkasına odun toplayıp geçimini sağlaması, bir kimseye gelip de ondan sadaka istemesinden elbette daha hayırlıdır.” 0 da ya verir yahutta vermez. (10)
Çünkü bunda alın teriyle kazanmak ve kimsenin minneti altına girmemek vardır. Bundan daha güzel bir kazanç şekli olmaz. Hz. Ali’nin: “Halk bir kısım kazancı ar kabul eder. Ben de asıl utanılacak şey dilenmek ve başkalarına el avuç açmaktır, derim.” (11) demiştir.
Bir Türk edibi de bu konuda söyle söylemiştir:
“Ab-i rû dökmek gibi bir zûl tasavvur eylemem.
Hâlıkım, bir ferdini bir ferde muhtaç eyleme,
Ab-i rûy’i ihtiyaç dökmekle kaimse eğer,
Öldür Allah’ım beni nâmerde muhtaç eyleme”(12)
Geçineceği kadar malı olduğu halde halka el-avuç açıp dilenen kimsenin kıyamet gününde böyle yüzsüzlükle isteyip aldığı şeyin, yüzünde yara, bere halinde gösterilerek Arafat meydanına geleceği Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir. (13)
Bir taraftan yoksulun gözetilmesi emredilirken, diğer taraftan geçimini temin için çalışıp kazanmanın gereği üzerinde durulmuştur.
Zekât ve sadakalar gerçek yoksulların hakkıdır; zenginlere verilemiyeceği gibi zengin olanların da bunu alması câiz ve helâl değildir.
Zekât, Ramazan ayına mahsus bir ibadet olmamakla beraber, genel olarak bu ayda
verilmesi gelenek haline gelmiştir.
Esasen zekâta tabi malların üzerinden bir yıl geçince, zekât farz olur, ödenmesi için Ramazan ayını beklemek gerekmez.
Malî bir ibadet olan zekâtın zamanında ve usulüne uygun olarak verilmesi, Yüce Allah’ın hoşnutluğunun kazanılmasına ve yoksulların da sevgilerinin elde edilmesine sebeptir.
Yazımızı Peygamberimizin bir hadis-i şerifinin meâliyle bitirelim.
Ebû Hureyre (r.a.) dan rivâyete göre söyle demiştir:
"Bir gün Peygamberimize bir Bedevî gelerek:
-Ey Allah’ın Resûlü, beni bir ibadete delâlet buyurunuz ki, ben onu yapınca cennete girebileyim, dedi. Peygamberimiz: Allah’a ibadet edersin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, farz olan namazı kılar, faz olan zekâtı verir ve Ramazan orucunu tutarsın, buyurdu. Bedevî:
Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden duyduğum bu ibadetlerden başka fazla bir ibadet yapmam, dedi ve sonra da dönüp gitti. Bunun üzerine Peygamberimiz:
“Kim bir cennetlik görmek isterse, şu temiz simaya baksın” buyurdu”(14).

(1) Mâide Sûresi, âyet, 2.
(2) Zârîyât Sûresi, 19.
(3) Buhârî, Zekât, 1.
(4) Tevbe Sûresi, âyet 103.
(5) Sebe Sûresi, âyet 39.
(6) Tevbe Sûresi, âyet, 60.
(7) Buhârî, Zekât, 47.
(8) Buhârî, Zekât, 53.
(9) Buhârî, Zekât, 50.
(10) Buhârî, Zekât, 50,
(11) Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarih Tercemesi, C.5, S.263.
(12) a.e.g., 263.
(13) Ebû Dâvut, Zekât, 24; Tirmia, Zekât 22; Ibn Mâce, Zekât, 26.
(14) Buhârî, Zekât, 1; Müslim, İman, 4.