Makale

TOPLUMSAL ZAAFLARIMIZDAN İki Bayram Arası Nikah

TOPLUMSAL
ZAAFLARIMIZDAN
İki Bayram Arası Nikah

DR. FAHRİ DEMİR
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Hadis olduğu da söylenen bir söz vardır: "Halkın dili Hakkın kalemidir." diye. Atasözlerimiz arasında: "Söyleyene değil; söyletene bak." diye de bir deyiş vardır.
Uzun asırlar boyu İslâm Kültürü ile yoğurulmuş bulunan halkımızın zihnine ve diline yerleşen pek çok kavram ve deyişlerin bir ayetle veya bir hadisle yakından ilgisi hemen sezilebilir.
Esasen tek tek akıllar ve vicdanlar, birer hak terazisidir.
Hele bir de tek tek akıl ve vicdanların ürünü düşünceler kamuya mal olacak kadar kabul görmüşse, o umumi telakkinin hakla ve gerçekle olan ilişkisi daha muhtemel hale gelir.
Kültürümüzdeki ’Tanrı Misafiri", "Kul Hakkı" ve "Komşu Hakkı" gibi kavramların Dinimizin temel öğretileri ile olan ilişkisi apaçıktır.
Sevgili Peygamberimizin:
"Kocakarıların din anlayışlarına sahip çıkınız." tarzındaki uyarılarında bu hikmet saklı olsa gerektir.
Allah’a şükretmeliyiz ki kültürümüze mal olan pek çok kavram, temelde, hakka, hakikate,
Dinimizin gerçeklerine dayanmaktadır.
Bu arada üzülerek kaydetmemiz gerekir ki bu çok olumlu ve zengin müsbet kültür mirasımızın içinde, temel değerlerle bağdaşmayacak telakkiler de görülür.
Salı gününü uğursuz sayıp o gün bir iş yapmamak veya yeni bir işe başlamamak; demircilik ve bakırcılık gibi sanatları makbul görmemek; metre ve teraziyi hiç olmazsa Hac’dan sonra eline almamak., gibi anlayışlar iyiniyetle de olsa, hiç şüphesiz temel kavramların yanlış algılanmasından doğan telakkilerdir.
Salı gününün veya herhangi bir günün uğursuzluğu sözko-nusu olmamakla beraber, asırların imparatorluğu Bizans’ın başkenti İstanbul, Genç Hükümdar Fatih Sultan Mehmet tarafından bir Salı günü fethedilince Bizanslılar için uğursuz bir gün olarak algılanmıştır. Gariptir ki komşuluğun etkisi ile olsa gerek, Bizans için uğursuz sayılan bu gün Anadolu halkı tarafından da uğursuz olarak telakki edilmeye başlanmış; "Salı günü işe başlama, sallantıda kalır." diye de pekiştirilmiştir.
Demircilik, bakırcılık gibi f\ iş ve meslekler Peygamberi mesleği olarak bilinir. Halkımız arasında kime sorsanız Demircilerin Piri Hz. Davud Peygamberdir cevabını alırsınız.
Ne var ki, inancı ile, ekonomisi ile siyaseti ile önü alınamaz bir güç haline gelen müslümanları, mesela ekonomi alanında zayıflatmak için, temiz Anadolu halkının kolay benimseyeceği bir yaklaşımla kültürüne yanlış bazı telakkiler sokulabilmiştir.
Müslüman merhametlidir. Taşa toprağa, demire ve kömüre bile.
Müslümanın bu merhametli duygusuna nüfuz edilerek ona denmiştir ki: "Demircilik, demiri ateşte kızartıncaya kadar ısıtmak sonra da onu balyozla dövmektir. Böyle merhametsiz işler müslüman işi değildir. Onun için müslüman, demircilikle bakırcılıkla uğraşmamalıdır."
Yine müslüman "Hak deyince akan sular durur." anlayışında, "Hak" yemekten korkan, hassas bir yapıya sahiptir.
Müslümanın bu hassasiyetinden de istifade edilmiş ve ona denilmiştir ki: "Metre ve terazi tutan, ne de olsa az da olsa hak geçirebilir. Öyle ise müslüman elinden geldiği kadar metreden teraziden uzak olmalıdır. Hele hacdan sonra artık eline metre ve terazi almamalıdır."
Demircilerin Piri Büyük bir Peygamber olarak bilindiği halde; ticaretin helal olduğu Kur’an’da belirtildiği ve Hz. Peygamber tarafından teşvik edildiği halde, bu her iki yaklaşım da temiz duygulu Anadolu insanı arasında tutunabilmiş ve maalesef müslümanlar ticarete ve sanata yeterince değer ve ağırlık verememiş; ticaret ve sanatta geri kalınmıştır.
Sonuçları çok ağır olan bu yanlış telakkilerde çoğu kimse yabancı parmak arar. Olabilir de. Ne var ki eğer müslümanlar temel değerlerini çok iyi bilirlerse, yabancı parmaklar iş göremez. Kaldı ki bizzat müslümanlar arasında da yanlış anlayışlar her zaman görülmüş; bu yanlış anlayışlar müslüman kanının helal saymaya varan eşkıyalıklara bile kapı açmıştır. Tarihte bilinen Batıni Karmatilerin, kendilerinden olmayanların nasıl yollarını kestikleri ve nasıl adam öldürdükleri bilinen gerçeklerdendir. O kadar ki Aliyyül-Kari’nin Irşadu’s-Sari’de bildirdiği gibi, zaman zaman "Bu yıl Karmatilerin yol kesme tehlikesi vardır. Bu şartlarda hac farz olmaz." fetvaları yayınlanmıştır.
Halbuki çok iyi bilinmektedir ki insan hayatı masundur; meşru savaş hali veya cana kıyma gibi bir suçun cezası olma durumu hariç, insan’a dokunulamaz, insan hayatına kasdedilemez. Can güvenliğini, mal güvenliğini, aile güvenliğini sağlamak; dini ve aklı korumak... dinlerin ortak hedefleridir.
Burada bir şeye işaret etmek gerektir: Temel dini kavramları yanlış algılamaktan kaynaklanan yanlış anlayışlara sahip olan halk yığınları da kusurludur. Allah onlara da akıl vermiş. Üstelik müslümandırlar. Birtakım temel kavramlara sahiptirler. Bu kadar akıl dışı şeylere kanmamalılar. Doğru. Ancak, esas suç ve kusur, dini öğretme mevkiinde olanların olsa gerektir. Eğer dini öğretme mevkiinde olanlar yanlış telakkiler konusunda toplumu zamanında ve etkili bir şekilde aydınlatmış olsalardı, o yanlış telakkiler toplumda yer etmez; kültürümüze yerleşmezdi.
Bunun yanında bir şey daha kaydetmemiz görevimiz olmalıdır. O da:
Halk yığınları bu yanlış telakkileri yine dinleri için kabullenmişlerdir. Öyle ya, "Dinin gereği bu" deniyor. Ya dinin gereği o ise? "Bu dünyada biraz zahmet de çeksek, öbür dünyada rahat ederiz." düşüncesi hakim olmaktadır ve halkın yanlışı benimsemesi bir ölçüde mazur hatta makul hale gelmektedir.
Bir hadis-i şerifte:
Geçmiş ümmetlerden sırf ahi-ret cezası korkusu ile cesedinin yakılarak külünün ırmağa atılmasını vasiyet eden bir kimsenin bu hareketi yanlış da olsa, güçlü bir ahiret inancının ifadesi olarak değerlendirildiği gibi.
Kısaca yanlış anlayışlar çoğu zaman iyi niyetli dini hassasiyetten doğar. Bu dini hassasiyet, "cesedinin yakılarak külünün büyük bir ırmağa atılmasını" vasiyet eden şahısta olduğu gibi kendisi adına bir iman alameti olarak değerlendirilse bile, böyle bir anlayışın yaygınlık kazanması, doğru inançların tahrifine varan kötü bir gelişme olmuş olur.
O sebeple, yanlış anlayışın doğuşu iyi niyetle ve masum da olsa, doğan o yanlış anlayışı hiç vakit kaybetmeden en etkili bir şekilde düzeltmek, konuyu bilen herkesin ihmal edemeyeceği bir görevi olur.
Allah; Dini, Hakk’ı öğretmek için bildirmiştir.
Dindar kişi, Hakk’ın savunucusudur.
"Hak deyince akan sular durur", sözü dindarın Hak karşısındaki tavrını ifade eder.
Onun için toplum için zararlı olmasa bile bir şey ki yanlış anlayıştır, onun doğrusunu ortaya koymak suretiyle o yanlış anlayışı düzeltmek, Haktan yana olan insanların görevi olmalıdır.
Yanlış anlayışlar, bid’at ve hurafelerin de kaynağıdır.
Bid’at ve hurafeler ise Hakkın en büyük düşmanı.
İki Bayram arasında nikâh mes’elesi de bir yanlış anlayışın sonucudur.
Kaynaklara baktığımızda konu hakkında şunları buluyoruz.
Bir kere iki bayram arasında nikâhı yasaklayan ne bir ayet ne bir hadise rastlamak mümkündür.
Ama bu telakki, özellikle Anadolu müslümanı arasında yaşamaktadır.
Bunun cevabını son devir alimlerinden Ibn-i Abidin’de görüyoruz.
Ibn-i Abidin merhum, meşhur Raddulmuhtar adlı eserinin 21 284 sayfasında şu bilgiyi vermektedir.
"el-Bezzaziye adlı ünlü eserde denilmiştir ki iki bayram arasında nikâh da zifaf da caizdir. Bir görüşe göre zifaf mekruh denmiş ise de doğrusu o da mekruh değildir. Zira Hz. Peygamber, Hz. Ayşe ile bir
Şevval ayında nikahlanmış ve yine bir Şevval ayında zifafa girmiştir. "İki bayram arasında nikâh yoktur." tarzındaki Hadis eğer doğru ise, o sözün yorumu şu olmak gerektir:
Hz. Peygamber çok kısa günlerden bir kış mevsiminin Cuma gününe rastlayan bir bayram günü bayram namazından döndüğünde, biraz sonra gitmek durumunda olduğu Cuma’ya, uygun vaktinde çıkabilmek için, "Şimdi bayram’dan geldik. Bayram hutbesi irad ettik. Biraz sonra da Cuma hutbesi var. Bu iki bayram arasına bir de nikâh hutbesi sokmayalım." demek istemiştir.
Dikkat edilirse, Ibn-i Abidin Merhum’un el-Bezzaziye sahibinden naklettiği yorum gayet makuldür. Zira esasen böyle bir sahih hadis bilinmemektedir. Ancak, senet olarak bilmesek de halk arasında yaygın olarak bilindiğine göre, şayet böyle bir hadis varid ise onun te’vili, onun yorumu olmalıdır. O yorum da Bezzaziye sahibinin yaptığı tarzda olunca makul bir yorum olmuş olur.
Esasen el-Bezzaziye’de işaret edildiği gibi Tirmizi’de Nikah, 9’da bildirildiğine göre Hz. Ayşe’nin nikahı da bir Şevval ayında olmuştur; zifafı da. Ibn-i Mace, Nikah 53te bildirildiği gibi, sadece Hz. Ayşe’nin değil Hz. Ümm-i Seleme’nin nikahı da bir Şevval ayında yani iki bayram arasında olmuştur.
Bu haberler sahih olduğuna göre, esasen sahih olarak bilinmeyen bu "İki bayram arasında nikah yoktur." tarzındaki sözün yorumlanması gerekmektedir ki en makul yorum, Ibn-i Abidin merhumun naklettiği el-Bezzazi’ye ait yorumdur.
Anlaşılan o ki, hadis doğru kabul edilse bile, uygun görülmeyen nikah iki bayram arası nikah değil; Cuma’ya rastlayan bir bayram gününde, sabahleyin kılınan Bayram namazı ile öğle vakti kılınacak Cuma arasında kıyılmak istenen nikahtır.
Tekrar edelim, haber doğru ise bunun da sebebi, yorumda açıkça* ifade edildiği gibi, Hz. Peygamber’in, iki merasim arasına bir üçüncü merasimi sıkıştırmak istememesidir. Zira biliyoruz ki nikah da cuma ve bayram gibi, hutbesi bulunan önemli bir merasimdir.
Esasen iki bayram arasını, Ramazan ve Kurban bayramı şeklinde algıladığımıza göre, iki bayram arası olmayan bir zamanı yıl içinde bulmak da mümkün olmaz. Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arası iki bayram arası olduğu gibi, Kurban Bayramı ile Ramazan Bayramı arası da iki bayram arasıdır.
Tekrar edelim, bu kabil hassasiyetler, kınanacak değil, anlayışla karşılanacak hassasiyetlerdir. Yeter ki doğrusu aransın ve doğrusu öğrenildiğinde ona uyulsun.

DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU FETVALARINDAN

İKİ BAYRAM ARASMDA NİKAH

Halk arasında söylenmekte olan "iki bayram arasında nikâh yapılmaz..." sözü, yanlış bir anlamadan kaynaklanmıştır. Bu itibarla Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasında düğün yapılmasında ve nikâh akdinde dinen bir sakınca yoktur.