Makale

GURBETÇİ

GURBETÇİ

MEHMET KANTARCI

19633 senesi, ülkemizde işsizliğin ve sıkıntının zirvede olduğu yıllar. O yıllarda insanımız, ekmek parası kazanabilmek gayesiyle Avrupa kapılarında. Tanımadığı, bilmediği çevre ve insanlarla karşı karşıya. Hepsinin ortak düşüncesi birkaç yıl çalışıp, biraz sermaye edinip, tez elden geri dönmek. Memleketinde iş yeri açmak ve orada yaşamak.
Rızık davası için, vatanlarından kopup geldikleri ülkelerin başında Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya ve İsviçre gibi ülkeler gelmekte. Dilleri başka, örf ve adetleri başka, yaşayış biçimleri başka, velhasıl herşey bambaşka. Anadolu’nun yiğit delikanlıları, Hasanlar... Ahmetler... İlyaslar... sadece bedenlerinin kendilerine ait olduğu bir ortamda buldular kendilerini. Bir çoğu askerlik hariç daha köyünden hiç çıkmamış iken, Avrupa’nın en büyük şehirlerinde koşturmaya başladılar. Kömür ocaklarında, iki bin metre yer altlarında çalıştılar. En ağır inşaat işlerinde ve en zor değişik işlerde gençliklerini, enerjilerini tükettiler.
İlk yıllarda gelen vatandaşlarımız bir başkaydı. Çoğunun yol masraflarını geldikleri ülkedeki işverenler karşılamıştı. Uzun ve meşakkatli yolculuklardan sonra, geldikleri tren istasyonlarında, hükümet yetkilileri ve papazların yanında, kalabalık topluluklarda, bandolar eşliğinde karşılandılar.
Köln’de, Brüksel’de ve birçok Avrupa kentinde bu manzaralar yaşandı. İnsanımız bu ilginin onurunu bir müddet yaşayabildi. Çünkü o zamanlar her Avrupalı bir Müslüman Türk’ü çok merak ediyor, her hareketini ilgi ile takip ediyordu.
Herkes, birkaç yıl çalışıp, dönmek niyeti ile geldiler. Fakat sonunda ne kendileri, ne de çocukları dönebildi. Avrupa’ya gelenlerin bir değil, birkaç tane evleri oldu. Arsa ve dükkanlar da aldılar. Öküzlerin yerini traktörler aldı. Yine de dönemiyorlar. Sanki görünmez bir bağ ile bağlanmışlar. Avrupa’nın işi bitecek gibi değil. Ama biten bir şey var. İlk gelenlerin gençlikleri elden gitmiş, saçları sakalları bembeyaz olmuş, çabuk yorulur hale gelmişler.
Eskilerden biri şöyle anlatıyordu: "Bu memleketlerde öyle günlerimiz oldu ki, fabrikadaki şefimizden korktuğumuz kadar, Allah’dan korkmadık. Yıllarca sabahın 5 inde, sıcak soğuk demeden, yağmur kar demeden, kadın erkek işe koştuk. Ama Allah’ın emri olan sabah namazlarına hiç koşmadık. İçimizdeki maneviyat kıvılcımları sönmeye başladı. Yıllarca gönlümüzde taşıdığımız manevi değerler kaybolmaya yüz tuttu. Kazandıklarımızın yanında kaybettiklerimizi düşünmeye fırsatımız dahi olmadı. Ezan sesi yok, çan seslerine alıştık. Köyümüz kahvesinin önündeki koca çınarın altında içtiğimiz çayların kokusu ve lezzeti yoktur buralarda. Velhasıl, dünyalıklar uğruna çok şey kaybettik." diyordu. Bunu derken hepimizi de çok düşündürüyordu.
Takdir böyleymiş deyip, geçiştiriyoruz bazen. Bizim insanımız ne acılar çekti o gurbet ellerde. Kiminin çocukları evi terketti. Kimi yabancılarla evlendi, isimlerini bile değiştirenler oldu. Yaşlı analarını babalarını unuttular, ne bayram ne seyran arayıp sormadılar. Kimi uyuşturucuya müptela oldu, kimi hapsi boyladı. Daha neler... neler...
Önceki yıllarda bir bayram namazı kılabilmek için ne telaşe yaşanırdı. Kiliselerin bodrumlarında, Gasthaus (kahvehane) köşelerinde yer bulunup, evlerden halı kilim getirilerek namaz kılarlardı. Namaz kıldırmayı az buçuk bilebilen, köyünde hocasından almış olduğu küllenmiş din eğitimiyle, gurbet ellerde arkadaşlarının önüne geçerek imamet yapanlar, Avrupa’da mana tohumlarını eken alperenler misali olmuşlardır. Onların filizlendirdiği islamî canlılık sebebiyle, Avrupanın her köşesinde bir cami açılmış, ehil din adamları iş başına gelmiş, cemaatte hangi camiyi tercih edeceğini şaşırmış konuma gelmiştir.
Gurbetçinin bir başka çilesi de; Memleketindeki yakınlarının istismarına uğraması. Kime borç verdiyse alamamış. Tarla almış, kardeşleri veya akrabaları ekip kullanmışlar. Ev yapıp kiraya vermiş, kiracısıyla bozuşmuş. Arsa almış belediye veya kara yolları istimlak etmiş. İzine her gidişte evinin eksikleri ile uğraşmış, bir yıl hasretini çektiği memleketinden yorgun ve bezgin dönmüştür. Bütün sermayelerini beton yığınlarına gömmüşler, kesin döndükleri zaman bile bir çoğu yaptırdıkları evlerde oturmayıp, yeniden başka masraflar yapmışlardır.
Birinci nesil, saf bozulmamış Anadolu’nun yiğit delikanlılarıydı. Ama ikinci ve üçüncü nesiller Anadolu’ya misafir olarak gidiyorlar. Avrupa’nın hamurunda yoğruluyorlar. Bir çok gurbetçi ailesi çocuklarının hemen işçi olması için uğraşıp, onların okumasına ve eğitimlerine gereken önemi vermiyor. Oysa Avrupa’da millet olarak vasıfsız işçiler ordusuna değil, sağlam ve kaliteli kadrolara ihtiyacımız olduğu fikri unutulmuş gibi. Bu konuda Japonlar dünyada en başarılı millet oldular. Ürettikleri mallar dünya piyasalarını doldurdu. Ne kıyafetleri, ne yazıları, hiçbir şeyleri Avrupalıya benzemiyor, ama çalışkanlıkları ile dünyaya meydan okuyorlar.
Bizim birçok gurbetçimiz, Marlboro sigarası ile memlekete gitmeyi maharet saydı. Ama çalıştığı fabrikanın teknolojisine ve çalışma sistemine kafa yormadı. O makinaları yurda tesis edip, iş sahaları açmayı düşünmedi. Ama son zamanlarda bu konuda birtakım girişimlerin olduğunu açık bir şekilde görmekteyiz. Artık yurtta ve yurt dışında fabrika kuran, iş sahaları açan çalışkan ve cefakâr gurbetçilerimizin olmasından da mutluluk duymaktayız.
Çeyrek asrı aşkın bir zamandır, Avrupa ülkelerinde çalışmakta olan insanımız, maddi problemlerini halletmiş gibi görünmekte ise de, kültürel farklılıklar nedeniyle değişik bir kimliğe bürünmüştür. Son yıllarda çoğalan dini ve kültürel ağırlıklı etkinlikler, insanımızı bir nebze olsun, asli hüviyetine çekmeyi başarabilmiştir.
İlk yıllarda Anadolu’nun bu saf delikanlıları, kadınlarla, diskoteklerle tanıştılar. İman ve İslâm çizgisinden dönüş yapanlar, dipsiz bir uçurumun kenarında buldular kendilerini. Bazıları da her türlü olumsuzluğa rağmen kendilerini korumayı başardılar. 80’li yıllarda camilerin filizlenmesi, onların dini hayata şevkini sağladı. Kimileri de memleketten uzaklaşınca, anayı babayı unuttu, eş, dost ve akrabayı unuttu, dinini ve memleketini unuttu, örf ve adetlerinden koptu. Yakalandığı batı hayranlığı hastalığı, kendi milletine karşı antipati oluşturdu. Evinde ana lisanını konuşmadı. Çocuklarına yabancı dilden konuşarak, özentisini ifrat noktasına getirdi. Böylece özden uzaklaştı.
Bazıları da, kumar ve içki masalarında ömürlerini tükettiler. Başkaları kazanırken onlar hep kaybettiler. Yıllarca izine gitmediler. Anne babalarının cenazelerine dahi iştirak etmediler. Böyleleri en çok kaybeden gurubu teşkil ediyorlar. Bütün kazançlarını bankalardaki kredi borçlarına yatırıp, sefil bir hayat sürenlerdir.
Bir kısım gurbetçiler de; çok saf ve sade hayatı tercih etmiş, kendini yenileyememiş, hem Türkiye’den uzak, hem de içinde yaşadığı Avrupa’dan uzak kalmış, iki tarafın da yabancısı olmuş, böyle-lerinde eziklik psikolojisi kendini göstermiştir. Sadece para biriktiren, köyünde inşaatlara ve tarlalara bütün kazancını gömen bir durumda kalmışlardır.
Ama içlerinde bir grup çıkmış, ileriyi görmüş, önce yaşadığı ülkenin dilini öğrenmiş, sonra zeka ve sermaye işbirliği ile yöneten durumuna gelmiş, iş yerleri açarak saygın konuma gelmişlerdir.
Almanya’ya 60 lı yıllarda gelen Ali Dayı şöyle bir hatırasını anlatmıştı: "Münih’te bir Türk, elinde yediği bir muz kabuğunu sokağa atmış. Bunu gören Alman polisi, çabuk yerden o muz kabuğunu al, yoksa sana ceza yazarım deyince, bizim ki; polise şöyle cevap vermiş: Sana ne sokakları benim arkadaşım Ali süpürüyor, sen karışamazsın, deyince polis şaşırmış, gülerek, ya ya diyerek uzaklaşmış." Bu derece gariplikler bizim insanımızla olmuş hep.
Aradan yıllar geçti. Bu geldikleri ülkelere görünmez bağlar ile bağlandılar. Ailelerini ve çocuklarını da getirdiler. Derken onlar yetişti. Okumaya başladılar, hatta iş sahibi oldular. Evlendiler., torunları bile oldu. Bazıları yabancılarla evlilik dahi yaptı. Toplumlar sosyokültürel açıdan birbirine kaynaştı. Ama yine de Türkiye hala burunlarında tütüyor. Yıllarca hasretiyle kavruldular. Memleketten mutlu bir haber aldıklarında hep birlikte sevindiler. Acı bir haber duyduklarında hep birlikte üzüldüler. Vatan gemisi batsa da, çıksa da içindeyiz diyorlar. Çünkü biliriz ki; "Vatan sevgisi imandandır." Aynı ocakta askerlik yaptık, aynı kültürün mirasçılarıyız. Gurbette olsa da Vatan, bizim burunumuzda tüter.
Şimdi onları, çocukları düşündürüyor. Çifte vatandaşlık ümitleri olmuş.
Ama vatanlarında ölmek, oraya gömülmek ortak dilekleri.