Makale

Eski İle Yeni Arasında Ahmet Haşim

Eski ile yeni
Arasında Ahmet Haşim

Mehmet Erdoğan

Şiirinin biçimi, beslendiği kaynaklar, kullandığı dil ve semboller dünyası bağlamında çağdaşlarından söz etmek mümkünse de ruh dünyasıyla akrabalık kurabilecek hiçbir çağdaşı yoktur.

Ahmet Haşim 1887’de Bağdat’ta doğdu, 1933’te İstanbul’da öldü. Osmanlı Devletinin sonu ile Cumhuriyetin ilk döneminde yaşayan Ahmet Haşim, her şeyle arada kalmış bir insandır. Hasta olan annesini küçük yaştayken kaybetmiş, babasının memuriyeti dolayısıyla doğduğu şehirden ayrılmak zorunda kalmış, babasıyla geçinememiş, büyük yoksulluklar çekmiş, hayatı boyunca varlıkla yokluk arasında gelgit yaşamıştır. 1907’de Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’ni bitiren Ahmet Haşim, iyi derecede Fransızca bildiğinden bazen Fransızca öğretmenliği yaparak bazen de küçük memurluklarla geçimini sağlamaya çalışmıştır. Bilinen ilk şiiri 1901’de Mecmua-i Edebiyye’de yayımlanan Ahmet Haşim, şiirlerinde Muallim Naci, Abdülhak Hamit, özellikle de Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in etkisindedir. Öğrenciliğinin son yıllarında Fransız şiirini, Fransız ve Belçikalı sembolistleri yakından tanımaya çalışır. 1909’da Şi’r-i Kamer’le çizgisini bulur. Aynı yıl Fecr-i Âti topluluğunun yayın organı olan Servet-i Fünûn Dergisi’nde şiirleri ve edebî yazıları yayımlanır. Göl Saatleri ve Piyale adını taşıyan kitapları ve diğer şiirleriyle edebiyatımızda saf şiirin en seçkin örneklerini verir. 1921’de Dergâh’ta yayımlanan "Şiirde Mânâ ve Vuzuh" adlı yazısı da, edebiyatımızda şiir kuramıyla ilgili yazılmış ilk ve en önemli yazılardan biridir. Ayrıca döneminin belli başlı yayın organlarında şiir tadında yayımlanan denemeleriyle de başarılı bir yazardır. Denemelerinde hiçbir siyasî konuya yer vermemesi en önemli özelliğidir.
Ahmet Haşim’in şiir görüşü Fransız sembolistlerinin, özellikle Mallarme’nin etkisi altındadır. Ona göre "Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musikî ile söz arasında, sözden ziyade musikîye yakın, mutavassıt bir lisandır."
Ahmet Haşim’in şiirlerinde egemen olan iki sembol vardır: Renkier ve zaman. Diğer bütün sembolleri sonuçta bu iki sembole açılır. İlk dönem şiirlerinde mavi ve siyah, 1908’den sonrakilerde sarı ve kırmızı en çok kullandığı renklerdir. Ahmet Hamdi Tanpı- nar’ın ifadesiyle adeta "bir renk şairi" dir. Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...
Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta... Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller, Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller, Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisan-ı hâfîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta! (Merdiven)
Ahmet Haşim’de zaman akşamdır. Bütün zamanı akşama indirgeyen şair, duygularını akşamla özdeşleştirir. Yaşanan, ama anlatılamayan duygular, hayatın unutulmaz acıları, hastalık, yoksulluk, umutsuzluk, yalnızlık, ömrün kısalığı, ölüm gibi konular hep akşamı çağrıştırır ona. Akşam, aynı zamanda kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçınan şair için iyi bir sığınaktır. Akşama sığınır ve kendini unutur.
Yorgun gözümün halkalarında Güller gibi fecr oldu nümayan,
Güller gibi... sonsuz, iri güller Güller ki kamıştan daha nalan,
Gün doğdu yazık arkalarında!
Altın kulelerden yine kuşlar Tekrarını ömrün eder ilân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam Alemlerimizden sefer eyler!
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!
(Bir Günün Sonunda Arzu)
Ahmet Haşim eski şiirimizi bildiği gibi çağdaş batı şiirini de biliyordu. Eski şiirimizden şekli, çağdaş batı şiirinden kelimeyi aldı ve her ikisini seste birleştirdi. İnsan ve hayat, renk ve zaman, şekil ve kelime ilişkileri onun şiirinin omurgasını oluşturur. Anlatılabilir olanın sıradan dünyasına ilgi duymadı, anlatılamayanın ama hissedilenin büyüsü çekti onu. Şiirinin öznesi ve nesnesi hep kendisi oldu. Hayatı kendinden, kendini de hayattan kalkarak anlamaya ve ifade etmeye çalıştı. Zora soyundu, fakat başardı. Geçmişle gelecek, eskiyle yeni, doğuyla batı, maddeyle ruh, sözle müzik, hayatla ölüm, geçiciyle sonsuz arasında bir ses köprüsü kurdu; sese dönüşen bir yapı inşa etti. Modern Türk şiiri bütün kırılma ve geçiş dönemlerinde onu karşısında buldu.
Ahmet Haşim’in şiirini çağdaşlarıyla karşılaştırmak imkânsızdır. Çünkü onun şiirinin asıl karakteri, çağdaşlarından ayrılan veya onlara benzeyen yönleriyle ortaya çıkmaz. Şiirinin biçimi, beslendiği kaynaklar, kullandığı dil ve semboller dünyası bağlamında çağdaşlarından söz etmek mümkünse de ruh dünyasıyla akrabalık kurabilecek hiçbir çağdaşı yoktur. Bu belki onun, her şeyiyle arada kalmışlığıyla açıklanabilecek bir durumdur. Hayatında tercihler yoktur, kader vardır, idealist değildir, primitiftir. Gerçeği sorgulayarak değil, kavrayarak değiştirmek ister.
Ahmet Haşim, kültür dünyası yönünden de arada kalmıştır. Arap mıdır, Türk müdür, Fransız mıdır? Belli değil veya hiçbiri. Dinî inançlarının olup olmadığı şiirinden ve hayatından anlaşılmaz, ama dinsiz de değildir. Kısa ve çok kötü bir iki evlilik girişiminde bulunmuşsa da aile hayatı olmamıştır. Yemeğe düşkündür, ama zevk sahibi değildir. Ayrıca çevresinde vazgeçemeyeceği hiçbir arkadaşı yoktur. Dünyada bir misafir gibi yaşamıştır. Gerçekten garip bir insandır. Zaten son mısraı "Şairlerin en garibi öldü." idi. Tarihte örneği çok azdır; biraz Diyojen’e, biraz da Ömer Hayyam’a benzer.

(Ahmet Haşim, Bütün Şiirleri, hzl., İnci En- ginün-Zeynep Kerman, Dergah Yayınları, 1987.)