Makale

Müzik BİR DİL MİDİR?

Müzik
BİR DİL MİDİR?

Doç. Dr. Burhanettin Tatar
OMÜ ilahiyat Fakültesi

Müziği daha çok sözlü ifadenin bir aracı olarak görmek isteyenler, müziği sözün anlamı anlaşıldığı zaman değerini yitiren bir şey olarak ele almaktadırlar. Buna göre, müzik sözün dinleyiciye daha estetik bir zevk ve duyarlılık içinde sunulması hadisesinden ibarettir. Sonuçta anlam, sözün kendisinde bulunur ve müzik bu anlamın aklî ve duygusal açılardan kavranabilmesi için dinleyiciyi uyaran bir araç görevini üstlenir.

Müziğin mahiyeti üzerine asırlardır süregelen tartışmalar daha devam edeceğe benziyor. Gerek İslâm dünyasında gerekse Batı geleneğinde başta müziğe ilgi duyan filozoflar olmak üzere büyük müzisyenlerin müziğin mahiyetine ilişkin olarak söyledikleri ister istemez onların kendi kültürel gelenekleri içinde ortaya çıkan müzik türleri ile sınırlı kalmaktadır. Bu durum kuşkusuz bizler için de geçerlidir. Bundan sonraki asırlarda insanların ne tür müzikler üretecekleri ve bu müzikleri hangi alanlarda kullanacakları bizim tahayyül sınırlarımızı aşan bir husustur.
Müziğin mahiyetine ilişkin evrensel bir tanımın yapılamaması kuşkusuz ilk önce müziğin sürekli olarak bir değişim süreci içinde olmasıyla ilgili bir sorundur. Burada müziğin değişimi tabiri sadece icra edilen müzik formlarının ve müzik icralarının değişimi anlamına gelmez; bunun yanı sıra insanların müzik algılayışları da sürekli bir değişim içindedir. Bu algı değişikliğini bireysel hayatın farklı kesitleri içinde gözlemlemek mümkündür. Bir zamanlar çok hoşlandığımız bir müzik formu veya bir beste daha sonra bize çok yavan ve sıkıcı hatta çocuksu gelebilir. Bunun aksine müzikten hoşlanmayan biri iken daha sonra müziğin insan hayatı için ne kadar anlamlı olduğunu düşünmeye başlayabiliriz.
Bu noktada müzik formları ve müzik algılarındaki değişim durumuna ilaveten üçüncü bir hususa daha dikkatleri çekmeliyiz: Müzik insanları değiştirir. Müziğin mahiyetine dair evrensel bir tanımın yapılamaması noktasında tartışılması en zor olan husus muhtemelen müziğin insanları nasıl değiştirdiği sorusudur.
Bu bağlamda tarihe baktığımızda, sözgelimi, Osmanlı askeri müziğinin Mozart dönemi müziğini ve bu arada Mozart’ın müzik algısını nasıl etkilediğini görmek mümkündür. Mozart’ın yaptığı meşhur Türk Marşı bestesi Türk müziğinin izlerini açıkça yansıtır. Ancak burada değinilmesi gereken asıl nokta, bir müzik geleneğinin diğer bir müzik geleneğini nasıl etkilediği sorununun ötesindedir. Belki daha önemli olan soru, Osmanlı askeri müziğinin Batılıların Osmanlılara, genel olarak Müslümanlara ve daha temelde kendilerine bakışını nasıl etkilediği sorusudur.
Benzer soruları farklı açılardan kendimize yönelik olarak da sormamız mümkündür. Şöyle ki, Türk klâsik ve halk müzikleri, güncel müzik formları ve Batı müziği formları kendimize bakışımız, dünyayı ve İslâm dinini algılayışımız üzerinde ne ölçüde etkili olmaktadır? Müzikten hiç hoşlanmadığını düşünen ve hemen hiçbir müzik eseri dinlememeye çalışan biri gerçekte müziğin etkisinden kurtulabilir mi?
Bu tür bir eğilimi olan kişi "müzik" kelimesinden yalnızca ortalıkta dolaşan birtakım müzik çalışmalarını anlıyorsa müziğin etkisinden büyük ölçüde uzak olduğunu düşünebilir. Ancak minarelerden beş vakit yükselen ezan seslerinin, imam ve müezzinlerin kıraat esnasında izledikleri icra tarzlarının, özellikle bayram günleri getirilen tekbirlerin, İlâhi ve kasidelerin aynı zamanda bir müzik icrası olduğu hatırlanırsa müziğin gündelik dinî hayatımızın temel bir parçası olduğu daha açık hâle gelecektir.
Tarihi süreç içinde, diğer din mensupları gibi, Müslümanların da müziğe ilgisiz kalmadıklarını görüyoruz. Bu ilgiyi felsefî, psikolojik, kültürel, askerî, dinî ve (daha özel olarak) fıkhi ilgiler şeklinde birtakım ayırımlar içinde irdelemek mümkün görünüyor. Felsefî ilgi, yukarıda değindiğimiz müziğin mahiyeti ve teorik yapısı ile ilgili soru ve cevaplardan oluşur. Psikolojik ilgi, müzikle tedavi örneklerinde görüleceği üzere, insan psikolojisi ile müzik arasında ne tür bir ilişki olduğu sorunu üzerinde ortaya çıkar. Kültürel ilgi daha çok müziğin kültürel bir hadise olarak insanları nasıl etkilediği ve kültürel kimliğin oluşumunda müziğin rolünün ne olduğu sorusu etrafında ortaya çıkar. Askerî ilgi, OsmanlI askeri müziğinde açıkça görüleceği üzere, askerler arasında cesareti artırıcı ve düşmanların cesaretini kırıcı nitelikte ortaya çıkan müzik faaliyetlerini kapsar. Dinî ilgi daha çok din mensuplarının kendi din algılayışlarının bir parçası olarak müziğe yer vermeleri ile ortaya çıkar. Dinî ilginin bir alt konusu olan Fıkhî ilgi, müziğin meşruluğu üzerindeki dinî tartışmaları kapsar.
İslâm tarihinde sözünü ettiğimiz bu ilgi çeşitleri ile ilgili olarak çok sayıda örnek ve tartışmalar bulmak mümkündür. Bizim burada dikkatleri çekmek istediğimiz nokta ise, bütün ilgi noktalarını kapsayan çok genel bir sorudur: Şayet Müslümanlar asırlardır müziğe farklı açılardan ilgi duymuşlarsa, müziği insan hayatı için anlamlı bir şey olarak görmüşlerse ve camilerde dinî ibadetlerin icrasının bir parçası olacak kadar müziği dinî hayatın ayrılmaz bir unsuru hâline getirmişlerse, müzik Müslümanlara ne söyler?
Bu sorunun ne anlama geldiğini daha iyi kavrayabilmek için, sorularımızı daha özel hâle getirmeliyiz. Sözgelimi, sabah ezanının Saba, öğle ezanının Rast, ikindi ezanının Uşşak veya Hüseyni, akşam ezanının Segah veya Irak, yatsı ezanının Hicaz makamında icra edildiğini ve buna bağlı olarak imam ve müezzinlerin kamet ve tekbir gibi dinî ibadetlerin icrasını bu makamlara uygun düşen diğer makamlarda gerçekleştirdiklerini düşünelim. Namazı müteakip imam veya müezzinin aşır okurken, sözgelimi, uşşak, hüseyni, hicaz ve buselik makamlarına sırasıyla geçkiler yaptığını varsayalım. imdi soru şudur: İcra edilen makamlar ya da makamları açığa çıkaran melodik seyirler okunan ezan, tekbir, Kuran âyetleri gibi zaten kendi başına anlamlı olan ifadelerden farklı bir şey mi dile getirir yoksa sadece bu ifadelerin daha iyi dinlenmesi için basit bir psikolojik araç görevini mi üstlenir? Daha açık olarak sorarsak, düz ve melodik olmayan bir sesle okunan ezan ile sözgelimi Hicaz veya Segah makamında okunan ezan arasında ne fark vardır? Şayet ezan veya kamet kendi başına anlamlı ise ezan veya kametin melodik (makam- sal) icrası bu anlama bir ilâve ya da fazlalık mıdır?
Müziği daha çok sözlü ifadenin bir aracı olarak görmek isteyenler, müziği sözün anlamı anlaşıldığı zaman değerini yitiren bir şey olarak ele almaktadırlar. Buna göre, müzik sözün dinleyiciye daha estetik bir zevk ve duyarlılık içinde sunulması hadisesinden ibarettir. Sonuçta anlam, sözün kendisinde bulunur ve müzik bu anlamın aklî ve duygusal açılardan kavranabilmesi için dinleyiciyi uyaran bir araç görevini üstlenir.
Bu durumda müzik ’söz’ün hakimiyetinde ve kontrolünde bulunur. Şayet bu söz, Kur’an gibi İlâhî bir söz ise, sözün müziği kontrol etmesi daha fazla talep edilir. Müziğe oldukça yakınlık ve yatkınlık duyanların bile Kur’an kıraatinin makamsal (melodik) icraya öncelik arz etmesini, yani melodik icranın kıraatin gölgesinde yürümesini istemeleri bu anlayışın bir örneğidir. Makamsal (melodik) icra burada sanki kıraat esnasında anlamı tekrarlayan, onun yankılanmasını sağlayan bir açık alan gibidir. Melodik icra anlamın tezahürü için bir alan açar; anlam açılan bu alan içinde kendini dışa vurur.
Orada adeta gözle görülür ve elle tutulur bir şey hâline gelir.
Kuşkusuz sözün hakimiyeti ve kontrolündeki bu müzik anlayışının kendine göre bir haklılık payı olmakla birlikte, melodik icrayı sözün anlamı içinde eritmeye çalıştığı için onu bir tür gölge varlık konumuna indirgemektedir. Burada felsefe tarihinde eski Yunan filozofu Eflatun tarafından dile getirilen gerçek ve soyut alem ile bu alemin bir gölgesi konumunda olan dünya ikilemine benzeyen bir ikilem söz konusudur. Bu tartışmanın içine girmek bizim için yersiz olmakla birlikte söz ve melodik (makamsal) icrayı daha makul bir şekilde uzlaştırabilen teoriye ihtiyaç duyduğumuzu belirtelim. Aksi halde Eflatuncu bir tavır takındığımızda yani melodiyi sözün hakimiyeti ve kontrolü içinde tuttuğumuzda melodi adeta bir bedene göre dikilen ve sadece o bedene uygun olarak işlev gören elbiseye dönüşecektir. Beden ortadan kalktığında elbisenin işlevsiz kalması gibi, söz ortadan kalktığında melodik icra işlevsiz kalacaktır.
Daha açık bir deyişle, sözün hakimiyetinde ve kontrolündeki müzik, haddi zatında suskun olan, bir şey söylemeyen ve tüm anlam ve meşruiyetini sözden alan gölge gerçeklikten ibaret olacaktır. Yani müzik söze bir ilave ve fazlalıktır, bu anlayışa göre.
Kanaatimizce müziğin insanlık tarihinde olduğu gibi İslâm tarihinde-ister meşru isterse gayri meşru sayılsın- hep bir şekilde varlık kazanması ve cazibesini koruması, onun kendi başına bir anlam ve değer sahibi olduğu düşüncesine bizi iletmektedir. Türk sanat müziğinde başta taksim olmak üzere, peşrev, saz semaisi, ara nağme; halk müziğinde oyun havaları gibi sözsüz melodik beste ve icraların çok önemli yer tutması,
Müslümanların gündelik hayatı içinde bir şekilde yer tutan düğün, sinema, tiyatro, şiir, reklam gibi olaylarda sözsüz müziğin ağırlıklı olarak kullanılması bizzat melodik icranın (müziğin) kendi başına bir şeyler ifade ettiğini kabule bizi zorlamaktadır. Diğer bir deyişle, her ne kadar genel olarak sözün hakimiyeti ve kontrolünde tutulmaya çalışılsa de müzik insanlara gizlice bir şeyler fısıldayarak kendi dilini konuşmayı ve bir şeyler anlatmayı sürdürmüş görünüyor. Belki bizlerin-ve başta Fı- kıhçı dostlarımızın-en büyük sıkıntısı, müziğin dilini anlayacak, onun anlattığı şeyi bizlere tercüme edecek veya bu dili öğrenmemizi sağlayacak insanlardan oldukça mahrum oluşumuz.
Burada, kanaatimce, şöyle bir tarihsel gerçeklikle (hata ile) karşı karşıyayız. Bizim anlamadığımız dil, bizim için anlamsız dildir. Eski Yunanlılar -müzik kelimesi zaten köken itibariyle Yunancadır- müziği perilerin konuşması olarak algılamışlardır. Yani müzik gündelik dilin söyleyemediği bir şeyi dile getiren ve görünenin ötesinden bize haber veren bir şeydir. Hz. Süleyman’ın kuş dilinden anlaması gibi, perilerin dilini anlamak ya da müziğin bizlere gizlice fısıldadığı şeyleri kavramak galiba bir eğitim konusu olduğu kadar bir yetenek işi...
Gündelik dili kullanma noktasında bile zaman zaman sıkıntı çektiğimizi ve başkalarını yanlış anlama sorunu ile sık sık karşı karşıya kaldığımızı hatırlayınca, müziğin dilini anlama noktasında daha fazla zorlanacağımızı vurgulamaya gerek yoktur. Ancak gündelik dilin medya ve bir takım siyasi, ekonomik vs. güç odakları tarafından manipule edildiği kadar, müziğin de-bir dil olarak kabul edildiğinde- manipule edilmeye açık olacağını da peşinen varsaymalıyız. Gündelik hayatta arabesk, pop taklidi gibi müzik çalışmalarının ortalığı kasıp kavurması ve insan ruh ve bilincinin sağlığı kadar kulak sağlığını da tehdit eder hale gelmesi; kapitalist ve post-modern toplumların genel karakteri hâline gelen imajların (müzik küplerinde olduğu üzere) artık sözün ötesinde bir etki (güç) unsuru olarak müziği kontrol etmeye başlaması müziğin kendi dilini konuşması önünde yeni sorunlar çıkarmaktadır.
Artık müzik (en azından Türk müziği), huzur ve sükunet arayan ruhlara ancak Tanburi Cemil Bey, Necdet Yaşar, Niyazi Sayın, Aka Gündüz Kutbay gibi müziğin dilini dinleyerek yetişmiş ve bu dili bizlere öğretmeye çalışmış ustaların taksim veya bestelerinde fısıldama imkânını bulabilmektedir. Artık o, Kâni Karaca gibi söz ile melodik icrayı (yani iki dili) aynı anda konuşturabilen ustaların tercümanlığı ile bizlere ulaşabilmektedir. Daha uç noktalarda o, havanın suda eriyip balıkların yaşamasına imkan vermesi gibi, hat sanatının sessiz yazı karakterleri içinde eriyerek en derin ve huzurlu konuşmasını sürdürmekte ve sanatkârlara (sanat severlere) hayat vermektedir. (Burada saygıdeğer hocam Hattat Hüseyin Kutlu’nun "hat, sessiz musikîdir" şeklinde zaman zaman tekrarladığı sözüne atıfta bulunmaktayım).
Kuşkusuz müzik, insanlara yine insanlar aracılığıyla konuşur. Ancak onun dilini anlamak insanın anlama ve düşünme ufkunu yeni ve muhtemelen daha önce keşfedilmemiş noktalara kadar uzatabilir. En azından o, bilmediğimiz bir dil olarak kalsa bile, bize kendi algı sınırımızı keşf etmemize imkan vermesi anlamında mütevazi olmayı öğretir. Zaten müzik daima mütevazi olanlara, yani başkalarının sözüne en az kendi sözü kadar değer verenlere konuşur. Herkesin konuşmaya çalıştığı ve hemen hiç kimsenin bir başkasını dinlemek istemediği modern dünyada müziğin dilini anlamaya çalışmak çok büyük bir ayrıcalık ve erdem olsa gerekir.