Makale

Fetih ve Tebliğ İLİŞKİSİ

Fetih ve Tebliğ
İLİŞKİSİ

Prof. Dr. Mehmet Özdemir
Ankara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi

Fetihlerin asıl önemli tarafı, ülkelerin ele geçirilmesine paralel olarak buralarda yaşayan halklarının da tedrici bir biçimde kitleler halinde İslâm dinine girme iradesi sergilemiş olmalarıdır. Bu ihtidalar sayesinde fethedilen topraklar birer Müslüman yurduna dönüşmüş ve sonuçta günümüz İslâm dünyasının büyük bir bölümü bu suretle ortaya çıkmıştır.

Ortaçağ tarihinin en önemli gelişmelerinden biri, hiç şüphesiz, VII.-VIII. Yüzyıllarda Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen fetih hareketleridir. Bu hareketler o kadar hızlı ve kapsamlı gelişmiştir ki, 632 yılında Arap yarımadasından hareket eden Müslüman Arap orduları bir asır gibi uzun sayılmayacak bir süre içerisinde doğu istikametinde tarihin en köklü devletlerinden Sasaniler’e son verip Irak, Horasan, Türkistan ve kısmen Hindistan’ın fethini gerçekleştirerek Çin sınırlarına dayanmışlar; batı istikametinde ise Suriye, Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs’ü zapte- derek 732 yılında Paris’i tehdit eder hâle gelmişlerdir. Milâdi VIII. Yüzyıl ortalarında duraklayan bu ilk fetih dalgası, XI. Yüzyıldan itibaren önce Selçuklu, ardından da Osmanlı Türkleri tarafından yeniden harekete geçirilmiş ve sonuçta Anadolu ve Balkanlar da İslâm coğrafyasına katılmıştır.
Fetihlerin asıl önemli tarafı, ülkelerin ele geçirilmesine paralel olarak buralarda yaşayan halklarının da tedrici bir biçimde kitleler halinde İslâm dinine girme iradesi sergilemiş olmalarıdır. Bu ihtidalar sayesinde fethedilen topraklar birer Müslüman yurduna dönüşmüş ve sonuçta günümüz İslâm dünyasının büyük bir bölümü bu suretle ortaya çıkmıştır.
Geçmişte ve günümüzde bu iki önemli gelişmenin, yani fetihler ve ihtidaların birbiriyle ilintisi etrafında farklı görüşler ortaya atılmış ve bazı tartışmalar yaşanmıştır. Bu iddialar arasında en yaygın olanlardan biri, belki de başta geleni, fetihlerin insanları kılıç zoruyla din değiştirmeye zorlama amacını taşıdığı şeklinde bazı şarkiyatçılar ve Hıristiyan yazarlar tarafından dile getirilen görüştür. Bu iddia, "İlmî" nitelikli yayınlar içerisinde yalnızca bir iddia olarak kalmamakta, Balkanlar, Anadolu, Kuzey Afrika ve Türkistan coğrafyasında Müslümanların kendi dinleriyle ilişkisini koparmak için "sizin atalarınız aslında Müslüman değillerdi; fakat Müslüman Araplar ya da Türkler geldiler onları zorla Müslümanlaştırdılar" şeklinde İslâm karşıtı bir propaganda malzemesi olarak da kullanılmaktadır. Peki gerçekten de fetihler, farklı dinlerden insanların baskıyla din değiştirmeye zorlanmaları için mi yapılmıştı? Ya da fetihler sonrasında gayr-i müslimlerin ihtida etmeleri ile fetihler arasında doğrudan bir irtibat var mıydı?
Bu soruya cevap ararken öncelikle Hz. Peygamberin uygulamalarından başlamak gerekecektir. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ettikten sonra öncelikle müşriklere, ardından da Yahudilere ve Hıristiyanlara yönelik bir dizi askerî faaliyette (gazve ve seriyyeler) bulunduğunu bilmekteyiz. Onun bu faaliyetlerinin bir sonucu olarak gerçekleştirdiği fetihlerin arka plânında, Medine’de kendi liderliği altında oluşan dinî siyasî yapıyı muhafaza etme gayreti yanında; en başta Mekkeli müşriklerin, buna paralel olarak da diğer müşrik Arap kabilelerinin ve Yahudi topluluklarının İslâm dinin yayılmasına mâni olmak için oluşturdukları cepheyi çökertme niyeti yatmaktaydı. Ancak, bu niyet, asla, karşı cephedeki insanların, askerî güç ya da hep söylendiği gibi kılıç korkusu altında İslâm dinine girmelerinin sağlanması gibi bir düşünceyi ihtiva etmiyordu. Zaten, her şeyden önce gerek Mekke gerekse Medine döneminde birbirini tamamlar şekilde Kur’an’da ortaya konan tebliğ ilkeleri, buna imkân tanımayacak kadar açık ve kesindi. Özetle ifade edecek olursak, bu ilkelere göre Hz. Peygamber’in öncelikli vazifesi, yeni dini insanlara duyurmak, yani tebliğde bulunmaktı. Bunu yaparken kendisine insanlar üzerinde din değiştirmeleri için baskı uygulama yetkisi verilmiş değildi. Nitekim Allah, bütün insanların tek bir dine inanmalarını sağlamaya muktedir olduğu halde bunu yapmadığını hatırlatarak, insan iradesi üzerinde böyle bir baskı kurmanın yanlışlığı konusunda Hz. Peygam- ber’in dikkatini çekmiş ve sonuç olarak da dinde zorlamayı yasaklamıştır. Tebliğle ilgili olarak bir taraftan nasıl yapılmayacağı belirlenirken, öbür taraftan "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağrıda bulun. Onlarla en güzel yöntemle mücadele et" âyetiyle nasıl yapılacağı açıklanmıştır. Âyetteki "...mücadele et" ibaresi ile askerî bir tasarrufun kastedilmediği kesindir.
Hz. Peygamber, askerî faaliyetleri esnasında, esas itibariyle bu ilkeler istikametinde hareket etmiştir. Örneğin o, Bedir savaşında ele geçirilen müşrik esirleri, zorla Müslümanlaştırma gibi bir tasarrufun içinde olmamıştır. Yahudi Kaynu- ka ve Nadîroğullarını Medine’den sürerken, Kurayzaoğullarını toptan esir aldığında ya da Hay- ber, Vadilkurâ ve Fedek yahudilerini hakimiyet altına aldığında onları içinde bulundukları mağlubiyet psikolojisini fırsat bilerek Müslüman olmaya zorladığına dair tek bir tarihi kayıt mevcut değildir. Yine peygamberlik vazifesinin ilk yıllarından itibaren islâmın yayılmasına karşı en şiddetli, sürekli ve kapsamlı mücadeleyi ortaya koyan Kureyş müşriklerinin Mekke’nin fethi sonrasında Müslüman olmak ya da kendi inançlarını devam ettirmek hususunda serbest bırakıldıkları da iyi bilinen bir tarihi gerçektir. Her ne kadar ibn Sa’d’ın Tabakât’ında yer alan bir rivayette Mekke fethedilince müşriklerin isteyerek ya da istemeyerek tümden Müslüman oldukları ifade ediliyorsa da, bu doğru değildir. Zira başka birçok rivayet sayesinde biliyoruz ki, Ebû Süfyan örneğinde olduğu gibi pek çok Mekkelinin Müslüman olmasına karşılık, birçoğu da şirk üzere kalmayı yeğlemiştir. Durum bu şekilde olduğu içindir ki, Hu- neyn savaşına Hz. Peygamber’le birlikte Müslümanların yanında pek çok müşriğin de katıldığı rivayet edilmektedir.
Peki bu durumda, bazı seriyye komutanlarının tebliğ için gönderildikleri kabileleri, Hz. Peygam- ber’in talimatına uyarak, önce İslâma davet ettikleri, itirazla karşılaştıklarında onlara saldırdıklarına, hatta ele geçirdikleri esirler İslâma girmeyi teklif ettikleri, kabul etmeyenlerin boyunlarını vurdurduklarına dair rivayetleri nasıl açıklayacağız? Bu rivayetleri bu hâliyle ihtiyatla karşılamak gerektiği kanaatindeyiz. Hz. Peygamber’in bazı kabilelere tebliğ maksadıyla silâhlı birlikler göndermiş olması kuvvetle muhtemel olmakla birlikte, bu birliklerin daveti kabul etmeyen kabilelere savaş açmalarını, "ya İslâm ya kılıç" dayatması olarak değil de, davete karşı çıkan kabilelerin silâhlı saldırıya geçmeleri hâlinde Müslüman davetçilerin kendilerini savunmaları şeklinde algılamak Kur’an’daki tebliğ ilkelerine ve Hz. Peygamber’in uygulamalarına daha uygun düşmektedir. Nitekim Hz. Peygamber’in Benî Cezime’ye gönderdiği Halid b. Velid’e yalnızca davette bulunmasını, Yemen’e gönderdiği Hz. Ali’ye ise davette bulunurken, karşı taraf saldırmadığı sürece silâha sarılmamasını özellikle tenbihlemiş olması da meselenin bu şekilde algılanması gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte seriyye komutanı ya da askerlerinin, Benî Ce- zime olayı örneğinde olduğu gibi, Hz. Peygamber’in talimatı dışına çıkarak yanlış tasarruflarda bulunmaları da söz konusudur. Esasen şunu ifade etmeliyiz ki, Hz. Peygamber döneminde sayıları elliyi bulan seriyyelerin içinde tebliğ amaçlı olduğu ifade edilenlerin sayısı bir elin parmak sayısını geçmeyecek kadar azdır. Bu da bize, Hz. Peygamber’in, askerî faaliyetleri doğrudan bir tebliğ vasıtası olarak görmediğini düşündürmektedir.
Hz. Peygamber’in askerî faaliyetlerinin ya da fetihlerin İslâmî tebliğe katkısı, fetih esnasında veya sonrasında insanları baskı altında din değiştirmeye zorlama şeklinde değil de, yukarıda işaret ettiğimiz gibi tebliğin önündeki direnç merkezlerinin kontrol altına alınması suretiyle buralarda davetin daha rahat ve güvenli bir biçimde yapılmasına zemin hazırlama biçiminde olmuştur. Nitekim 628’de Hudeybiye antlaşması ile Mekkeli müşriklerden, Hayber’in fethi ile de yahudilerden kaynaklanan tehditleri bertaraf eden Hz. Peygamber, tebliğ faaliyetlerini hızlandırarak bir taraftan Arap yarımadasının değişik bölgelerindeki kabilelere, diğer taraftan ise Bizans ve Sasaniler gibi çevre ülkelerin hükümdarlarına davet mektupları ve tebliğ heyetleri göndermiştir. Hudeybiye antlaşmasının sağladığı barış ortamı içerisinde, İslâm dini, Arap yarımadasındaki müşrik kabilelerin tamamına az ya da çok nüfuz etme imkânı bulmuştur. Asıl önemlisi, bu zamana kadar İslâmî tebliğin önündeki en büyük engeli teşkil eden Kureyş kabilesi, çözülmeye başlamış; Halid b. Velid, Amr b. El-As, Osman b. Talha gibi önemli müşrik isimler Medine’ye giderek Müslüman olmuşlardır. Keza Kureyş’in o günkü lideri Ebû Süfyan’ın da Mekke’nin fethi henüz gerçekleşmeden ihtida ettiğini hatırlamalıyız. Büyük hadis ve siyer bilgini İmam Zührî, "İslâm, Hudeybiye antlaşmasından sonra o zamana kadar yayıldığından daha fazla yayıldı, insanlar birbirine karşı güven içerisinde oldu. Birisi İslâm’dan söz ettiğinde ona kulak kabartanlar biraz düşününce hemen onu anladılar ve kabul ettiler..." demek suretiyle tam da bu gerçeği dile getirmektedir.
630 yılında Mekke’nin fethi, Hudeybiye sonrasında başlayan hızlı İslâmlaşma sürecinde Arap yarımadasının kaderini tayin edici nitelikte yeni bir kilometre taşı olmuştur. Mekke’nin fethine kadar, o zamana kadar Kureyş kabilesinin nüfuzu altında olup, onun tavrına göre tavırlarını belirleyen pek çok müşrik Arap kabilesi Mekke’nin fethi ile Kureyş’in nüfuzunun kırıldığını, dahası bu kabilenin tamamına yakınının İslâma girdiğini görünce, kendileri de aynı yolu benimsediler ve Müslüman olma iradelerini beyan etmek üzere tam da Nasr suresinde betimlendiği gibi kafileler hâlinde Medine’ye akın ettiler.
Tevbe suresinin ilk beş âyetiyle Mekke’nin fethi sonrasında müşriklerle ilişkilerin nasıl olacağı belirlenirken diğer taraftan 29. âyetiyle de Müslüman hakimiyetine giren ya da girecek olan gayr-i müslimlerin, şayet Müslüman olmak istemezlerse, cizye ödemeleri mukabilinde canları ve mallarıyla birlikte birlikte din hürriyetlerinin de teminat altına alınması esası getirilmiştir. Bu âyet, bir bakıma daha önce Hz. Peygamber’in din hürriyeti konusunda Necran Hıristiyanları, Medine ve Hayber Yahudileriyle ilgili olarak gerçekleştirdiği önceki uygulamaları teyit etmekte ve cizye unsurunu eklemek suretiyle kalıcı hâle getirmekteydi. Âyette her ne kadar bahsedilen haklardan yararlanacak din mensupları olarak zikredilen "Ehl-i Kitap" kavramına bakıp ilk anda Yahudi ve Hıristiyanlar akla gelse de, Hz. Peygamber’in Tebük seferi sırasında ve sonrasındaki uygulamalarında mecusilerin;
Dört Halife ve Emeviler dönemi fetihleri esnasında Budistler, Brahmanistler, putperest Berberiler ve Zenciler gibi diğer din mensuplarının da aynı statüye tâbi tutulduğunu görmekteyiz.
Zimmilik statüsünün bizzat Hz. Peygamber tarafından hassasiyetle uygulamaya konan Kur’anî bir düzenleme olması nedeniyle, gerek ilk dönemdeki gerekse daha sonraki Müslüman fetihlerinin doğrudan tebliğ için yapıldığını söylemek mümkün değildir. Müslüman fatihler, fetihlerle, başka sebepler sıralamak da mümkün olmakla beraber, esas itibariyle Müslüman hakimiyetini genişletmeyi hedeflemişlerdir. Bu ana sebebin farkında olarak, İslâm hakimiyetinin yayılması ile İslâmlaşma arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Birincisi, askerî güç kullanılarak ulaşılan bir siyasî hedef ya da sonuçtur. Askerî güç kullanıldığı için fetih ile kılıç çoğu kere yan yana olmuştur.
Buna mukabil İslâmlaşma, fetih bittikten, dolayısıyla da kılıç kınına girdikten sonra başlayan bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu süreç içerisinde çok farklı saikler, birey ya da toplulukların ihtida etmesinde etkili olmuştur, islâmın, fethedilen topraklara sade ve anlaşılır inanç esasları, ahlâkî ilkeleri ve bunlara uygun hükümleri ile yeni bir din olarak girmesi, Müslümanlar tarafından kurulan yeni yönetimlerin öncekilere kıyasla daha adil ve müsahamakâr olmasının İslâm lehine hu- sûle getirdiği olumlu psikolojik atmosfer, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki evlilikler ve yakın komşuluk ilişkileri, ulemanın, mutasavvıfların ve kolonizatör dervişlerin faaliyetleri, mezheplerin taraftar kazanmak için yaptıkları propaganda çalışmaları, dinleriyle bağları zayıf olan gayr-i müslim kesimlerin cizyeden kurtulma, kendi konumlarını muhafaza etme ya da daha üst konumlar elde etme arzuları gibi pek çok sebep bu bağlamda sıralanabilir. Sonuç olarak şunu ifade edebiliriz ki, ülkeleri kılıçla fetheden Müslüman fatihler, sıra İslâmlaşmaya, yani manevi fetihe gelince, Hz. Peygamber döneminin uygulamalarına sadık kalarak bunu, bunun bir süreç işi olduğunun bilinci içerisinde zamana bırakmışlardır. Bazı müsteşrikler ve Hıristiyan yazarlar, fetihle İslâmlaşma arasındaki yukarıda sözü edilen ayırımı kavrayamadıkları veya kavrasalar bile dile getirmekte zorlandıkları için, İslâmiyetin kılıç zoruyla yayıldığı şeklinde tarihî gerçeklerle örtüşmeyen bir iddianın savunucusu olmuşlardır.