Makale

Millet Şuuru ve Bir Arada Yaşamada Dinin Rolü

Millet Şuuru ve Bir Arada
Yaşamada Dinin Rolü

Doç. Dr. Fazlı Arabacı
G. Ü. Çorum İlahiyat Fakültesi

Kitle iletişim araçlarının hızla yayıldığı ve küreselleşmenin farklı boyutlarıyla toplum hayatımızı etkilediği çağımızda, bir arada yaşamanın tılsımını bozucu etkenlerin çoğalması sosyal bütünlüğümüzü tehdit etmektedir.
Böyle bir tehdidin kendini göstermesi millet olmanın gereği olan bazı temel değerlerin görevlerini yerine getirememesinden, bozulmasından ya da yok olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda daha detaylı değerlendirmeler ortaya koymak mümkün olmakla birlikte, yazımızın sınırlı boyutlarda olması nedeniyle konuyu sadece genel hatlarıyla kültürel yönden ele alacağız.
Kültür, bir toplumun düşünce ve eylemlerinin haritasını oluşturmaktadır. Her insan kendi toplumu içindeki diğer kişilerle bu toplum haritasını paylaşır. Toplum içindeki insanlar böyle bir temel haritadan hareket ettikleri için anlaşabilirler ve içinde yaşadıkları toplumun gereklerini yerine getirirler. Fakat belleğimizde taşıdığımız bu toplum haritası, gerçek bir haritada olduğu gibi kesin çizgilerle çizilmemiştir. Taşıdığı anlamlar esnektir ve değişime açık bir simge dağarcığı yoluyla toplumdan insana, kuşaktan kuşağa geçer. İnsanlar ve kuşaklar arası iletişimi sağlayan ise dildir. Konuştuğumuz dilin son elli yılda uğramış olduğu yozlaşma ve yabancılaşma, toplumumuzun karşı karşıya olduğu problemleri daha da çıkmaza sokmaktadır. Büyük şehirlerden Anadolu’nun kasabalarına kadar yaygınlaşan yabancı dil hayranlığının en belirgin göstergeleri, iş yerlerinin tabelalarında dışa vurmaktadır. Küreselleşmenin getirdiği bir iyilik olarak görünen ana dil tartışmaları etrafında şekillenen oluşumlar ise geleceğin Türk toplumu açısından üzerinde çok iyi düşünülmesi gereken meselelerdir. Bu durumun olumsuz yansımalarının en iyi örneğini AB’nin merkezi durumunda olan Belçika’daki Flamanlar’da görebiliriz.
Millet olarak bu tür olumsuzlukların önüne geçmenin yolu ise "bir mânâ etrafında bütünleş- me"yle olur. (Bilgiseven Kurtkan, Amiran, Genel Sosyoloji, Filiz kitapevi, 4. baskı, 1st. 1986, s. 293.) Çünkü bir toplumun üyeleri her ne kadar bir müzik parçasının yapraklar hâlinde dağılıp parçalanan notaları gibi dağınık görünseler de, birlikte ifade ettikleri mânâ bakımından böyle bir müzik parçasında her birinin özel yeri olan beste bölümleri gibidir. (A.g.e., s. 293-294.) Bu tür bütünleşmeyi sağlayan temel değerleri mensup olduğumuz dinde, millî kültürel mirasımızda, sosyal muhayyilemizde rahatlıkla bulabiliriz.
Dinî açıdan bakacak olursak Islâm dini her şeyden önce Tevhîd’e, Allah’ın birliği esasına dayanır. İslâm’a göre her kim "Kelime-i Tevhid"i söylerse İslâm dairesi içinde değerlendirilir. Bir milletin en başta sahip olması gereken özelliği birlik, dirlik ve beraberlik içinde yaşamasıdır. Tarih, fertleri, sosyal grupları birbirine düşmüş top- lumların içine düştüğü buhranların, tefrikaların, yok olma tehlikelerinin örnekleriyle doludur. Böyle bir buhranın önüne geçmede dinin birliğe, kardeşliğe yönelik mesajları önem arzetmektedir. Kur’an, "bütün inananların kardeş olduğunu, eğer bunlar arasında bir husumet olursa barıştırıl- ması gerektiğini" (Hucurat, 10) önemle vurgulamaktadır. Kur’anın bu ifadesi inananları kardeş ilan ederken, aynı zamanda aralarında her ne surette olursa olsun bir kırgınlık, düşmanlık olursa bunun devam etmemesi için barışı ön plâna çıkarmaktadır. Hz. Peygamber de oluşturulacak barış ortamının devam edebilmesi için, "mü’min uysaldır, kendisiyle ünsiyet edilir. Hoş geçinmeyen ve kendisi ile hoş geçinilmeyen kimsede hayır yoktur" (Ahmed, II. 400) demektedir. Bütünleşmeye yönelik olarak Kur’an ayrılığa düşmemeyi öğütlemekte ve Allah’ın ipine sarılmaya davet etmektedir. (Hucurat, 13) Her ne kadar insanlar kabileler hâlinde, farklı kültürel ortamlarda dünyaya gelmiş olsalar da bu durum onlar arasında ayrılığın nedeni değil, bizzat tanışmanın, kültürleşmenin sebebi olarak zikredilmektedir. (Âl-i Imran, 103) Kültürleşme ise sosyal ilişkilerin neticesinde ortaya çıkar.
Bir toplumu toplum yapan özelliklerden biri, onu meydana getiren fertler arasında sosyal ilişkilerin varlığıdır. Sosyal ilişkiler iki cansız varlığın yanyana bulunuşu gibi değildir. Sosyal ilişkilerde karşılıklı haberdarlık söz konusudur. Karşılıklı haberdarlık ise ya zıddiyete yahut bunun aksine birlikteliğe dayanır. Karşılıklı haberdarlıkta birliktelik duygusunun olmadığı yerde toplumun devamlılığı mümkün olmayacaktır. Bu duygu insanlar arasındaki benzerliklerden ve farklılıklardan oluşur. Farklılıklar insanlar arasındaki iş bölümüne, birbirlerinin tecrübelerinden faydalanmaya matuftur. Kur’an’ın ifadesiyle teârüf içindir. Çatışma için değil. Benzerliklere gelince, bunlar klâsik toplumlarda soy ve kan bağına bağlı iken, modern toplumlarda aynı kültürü paylaşmayla sağlanmaktadır. (Kurtkan, a.g.e., s. 4-5.)
Merhum Güngör’ün ifadeleriyle belirtmek gerekirse, "Milleti yekpare bir sosyal bünye yapan şey kültür birliğidir. İnsanlar kültür birliği sayesinde aynı bütünün parçaları olduklarına inanırlar ki, birliği asıl sağlayan şey bu ortak inançtır, inanç birliği veya birlik şuuru insanların belli başlı noktalarda ortak olmalarına dayanır."(Erol Güngör, Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, Ötüken yay, 1995, s. 165.)
Bu bağlamda üzerinde yaşadığımız şu vatan, vatan uğrunda şehit olanların kanlarının rengini simgeleyen bayrak, tarihî ve kültürel mirasımız, bu mirasla oluşturduğumuz sosyal muhayyile ve bunu oluşturan öğeler bütünleşmeyi ve milletçe bir arada yaşamayı gerektirmektedir.
Sosyal muhayyile toplumsal hafızada korunan değerleri ve imajları temsil etmektedir. (Arkoun, Comment etudier la pensee islamique?, Pour une critique de la raison islamique, ed. Maisonneuve et larose, 1984, Paris, s.31.)
Bu bağlamda Müslüman Türk toplumunun sosyal muhayyilesi İslâm öncesi ve sonrasında üretilen tasavvurların, ideal ve ülkülerin oluşturduğu toplumsal özün tümünü içeren ölçüler, göstergeler, semboller, kanaatler ve inançlardan teşekkül etmektedir. Başka bir deyişle siyasi şahsiyetler ve devlet büyüklerinden din ulularına, kahramanlardan gazi ve şehit olanlara, destanlardan mitik, mistik, sembolik olanlara, kısaca tarihî olarak geçmişte üretilenlerden bugüne kadar düşünsel ve sosyal eylem alanını belirleyici olarak üretilen "toplumsal hafıza"daki her şey sosyal muhayyilenin anlam sınırlarını belirlemektedir. "İnsan toplulukları sosyal muhayyilenin anlam ve içeriklerini kurmakla ’var olan’ her şeye, içinde veya dışında olabileceği her şeye bir anlam"(Cla- ude Cillet, "les lectures: Cours social et ecriture revele", Stu- dia Islâmica, LXii, mlmlxxxi, s. 49.) vermektedirler.
Bunun için insanların düşünce ve eylemlerinin gerçekleşmesinde sosyal muhayyileyi oluşturan öğelere yüklenen anlamların önemli bir payı vardır. Ve insanlar bu anlamları tabiattan değil içinde yaşadıkları sosyal gruptan, toplumdan alırlar. Örneğin tarihte yaşayan Hz. Ali ile alevî ve sünnî- lerin zihinlerinde yaşattıkları Hz. Ali kendilerine öğretilen mistik, destanvârî, efsanevî bilgilerden dolayı farklılaşabilmektedir. Biri tarihte yaşayan Hz. Ali, diğerleri zihinlerde yaşatılan Hz. Ali. Biz eğer alevisi ve sünnisiyle her inanana aynı anlamların yüklü olduğu bilgileri verebilirsek, dinî bağlamda bütünleşmeye yönelik bir temeli atmış oluruz. Bunun için önce ön yargıları, yanlış bilgileri ve anlamaları ortadan kaldırmamız gerekir. Geleceğimizin mimarı olacak çocuklarımızın bir arada yaşamaları açısından onlara bütünleştirici bilgiler vermeli, nesilden nesile aynılık ve benzerlikleri devam ettirici simgeler bulmalı ya da mevcut simgelerin içeriklerini olumsuzluklardan temizlemeliyiz