Makale

Üretim Psikolojisi

İbrahim URAL

Üretim Psikolojisi

"Sizi yeryüzünde yaratıp orada sizi yaşatan O’dur." (Hud Suresi: 61)
Sosyal olayların ve kurumların biribiriyle yakından ilgili olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. "Ekonomi" gibi; insanların maddî ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir saha bile aynı fıtrî ve tabiî kurallara tabidir. Üretim, tüketim, tasarruf vb. yönelişlerin örf, adet, kültür se-viyesi ve benimsenen inanç sistemiyle yakından ilgisi vardır. Enflasyonun, enflasyon beklentisi ve tüketim hırsıyla ilgisi iktisatçıların ve yöneticilerin görmezlikten gelemediği bir olgudur. Geri kalmışlık olayı da sadece fakirleşme problemi değildir. Emir Sekip Arslan, "Müslü-manların Gerileme Sebepleri" adlı eserinde konunun eğitimle ilgili yönlerine değinmekle isa-betli davranmıştır. Lümpen kültürün ve tüketime yönelik hayat anlayışlarının üretimi olumsuz olarak etkilediği, günümüz az gelişmiş toplumlarında iktisat zihniyeti, araştırmaları dini ve dindarları, sorgulamak yerine, başka topluluk ve kavramları irdelemek yoluna girmelidir. "Lüks Hayat Opereti"nin tasvir ettiği tipler, bu irdelemenin başta gelen konularıdır.
Rantabilite, kârlılık, verimlilik vb. kavramların iktisadî girişimciliğin başta gelen konuları arasında yeraldığı günümüzde, değişen şartların ve sürat anlayışınının şekillendirdiği bir ve-rimlilik anlayışı etkindir. Ülkemizde bu konuda "Millî Prodüktivite Merkezi" adlı bir kuruluş faaliyet göstermektedir. Üretimde verimliliğin yeniden güncellik kazandığı son aylarda islâmî kaynaklarda üretimde ve hizmette verimlilik konusunu ortaya çıkaracak yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Hz. Ali’nin meşhur Emirnâmesi’nden başlayarak; Nasihatu I-Mülük, Siyâsetnâme, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye başlıklı kitapların taranması sırasında pek değerli bilgiler elde edilebilir. Fıkıh kaynaklarının kitâbü’l-kadâ, edebü’l-kaadı bölümleri de konumuzla ilgilidir. Ortaya çıkan bilgiler üretimle, verimlilikle doğrudan ilgili olmamakla beraber, İslâm bilginlerinin bürokrasiye ve kamu yönetimine nasıl baktıklarını yansıtması bakımından ilginçtir.
İnsanı, âlet yapan bir varlık olarak gören materyalist ve Marksist felsefenin ne kadar aşırı ve tek yanlı bir tarif ortaya attığı bellidir. Bunun tam karşıtı olarak görülen Budizm’de ve Hind Mistisizminde ise pasifist, çekingen ve kötümser bir insan tipi hâkimdir. İlâhî vahye dayalı tevhid dinlerinde ise fıtrî, gerçekçi ve mutedil-dengeci bir günlük hayat modeli öngörülmüştür. Bizzat peygamberlerin hayat tarzları bunun müşahhas örneğidir. Bazılarının zannettikleri gibi, Müslümanlıktaki "kulluk Yüce Yaratıcıya ubûdiyyet" kavramı Müminleri fikren ve bedenen, pasifleştirici bir etki yapmış değildir. İslâm’ın kader anlayışında; rızık dağılımında da Cenab-ı Hakkın iradesinin rolü bulunduğu kabul edilmiştir. Ancak bu, Cenab-ı Hakk’ın mutlak adalet sahibi olduğu ve insanların öteki canlılardan farklı olarak yaratılmış olduğu gerçeğine aykırı değildir. Cenâb-ı Hakk’a kul, onun buyruklarına itaatkâr olmak durumundaki insanın, eşya, tabiat ve ekonomik hayat konusunda da aynı tür psikoloji ve davranış içerisinde bulunması söz konusu değildir.
Zaman zaman halk arasında yayılan fatalist ve cebriyyeci fikir akımları, asıl üretici kesim olan esnaf ve sanatkârlar üzerinde fazla etkili olamamıştır. Fütüvvet ve Ahîliğin sosyal bağları, Kitap (Kur’an) ve Sünnetin aydınlığı, İslâm-Türk üreticisini bu tür spekülatif felsefî akımlardan uzak tutmuştur. Hattâ o kadar ki, Ahîlik meslekî bir birlik oluşturmayı bile başararak, sivil toplum olma yönünde en önemli bir hamleyi gerçekleştirmiştir. Kaliteye, iş disiplinine riâyet gibi üretimle ilgili önemli konular, Ahîliğin kendi iç disipliniyle hallediliyordu. Fütüvvet ve tasavvuf ahlâkı, müslüman insanı maddenin ve iktisâdı hırsların baskısından kurtararak, onu ruh özgürlüğüne kavuşturmayı hedeflemiştir. On sekizinci asırda ortaya çıkan Liberalizm, hukukî sahada, siyâsî konuda hürriyetçiliğin sınırlarını alabildiğine genişletirken, duygu ve vicdan plânında insanın gerçek anlamda hür olması için yeni bir şey getirmemiş, hattâ geliştirdiği kitlesel üretim stratejisi ile toplumları tüketime esir hâle getirmiştir. 1990 yılından itibaren yaygınlaştırman "Global Dünya Düzeni" terimi, bunun yeni bir aşamasıdır. Bu grift ilişkiler zinciri İçinde müslüman, iktisatçılar "İslâm Tipi Üretim Tarzı"nın meselelerini çözecek alternatifler getirmelidir. Bütün İslâm Ülkelerinin ekonomik faaliyetlerini "Asya Tipi Üretim Tarzı" adı altında genelleyici bir ifâdeyle telâffuz eden Marksist ekonomistlere en iyi cevap, bu olacaktır...
Millî kültürümüzde üretimin temel araçlarından biri olan üretim teknolojisinin önemini vurgulayan unsurlar yeterince yer almıştır. "Âlet işler, el övünür" atasözü bunun en açık ör-neğidir. Osmanlı Devleti zamanındaki vakıf anlayışı; çeşitli sanat ve mesleklerin icrasını sağlayan âlet ve araçların vakfedilmesin! düşünecek kadar (üretimde ve insanlıkta) üst bir an-layışa erişmişti. Gedik vakıfları bu şekilde ortaya çıkmıştır. İbn Haldun, "Mukaddime" adlı ünlü eserinde (cild:2), üretim hayatının fıtrî ve tabiî kurallarını belirtmiş, aşırı vergilendirmenin müteşebbislerin moralini nasıl olumsuz olarak etkilediğini, üretimi nasıl gerilettiğini açıkla-mıştır...
İslâm ahlâkçıları, eserlerinin ilgili bölümlerinde iktisadî hayatla ilgili ahlâkî konulara da yer ayırmışlardır, Ihyâ’da, Ahlâk-ı Alâîde bununla ilgili geniş açıklama ve yorumlar vardır. Onyedinci asır Divan şâirlerinden Nâbi, "Hayriyye" adlı pedagojik eserinde çocuğuna (onun şahsında bütün gençlere) öğütler verir. Nasihatları arasında çeşitli meslekler ve kazançlarla ilgili olanlar önemli bir yer tutar. Şiirlerinde hikemî ve terbi-yevî temalara ağırlık vermesiyle tanınan Nâbînin Divan’ında da bu tür beyitlerin bulunması normaldir. İslâm Toplumlarının sözlü kültürlerinde, "halkiyyât" denilen folklorik eserlerinde konumuzla ilgili pek çok doküman ve malzeme vardır. Din Sosyolojisi araştırmaları asıl bu konular üzerine teksîf edilmelidir.
İslami kaynaklarımızda, "rızık" konusunun Akaid kitaplarında, kesb (kazanç) bahsinin ise fıkıh literatüründe yer almış olması, İslâm’ın bütüncül-dengeci özelliğinin bir görüntüsüdür. Biri konunun metafizik, öbürü ise beşerî ve dünyevî yanını yansıtmaktadır. Fıkıhçılar, asırlarca önce, sanatkârların sâhib oldukları (sabit sermâye cinsinden) tezgâh ve âletlerin zekâta tâbi olmadığını açıklamakla, üretim hayatı için en geçerli teşvik ve desteği de sağlamışlardır. Kültürümüzde; atasözü, vecize, kelâm-ı kibar, beyit olarak mevcûd unsurların taranarak tesbiti, tasnifi zihniyet araştırmalarına değerli katkılar sağlayacaktır. Millî iktisad ve üretim zihniyetimiz, dinî-tarihî delilleriyle belirlenmiş olarak ortaya çıkacaktır. Bu, tek başına, müessese gibi çalışan ilim idealistlerinin fedakâr gayretlerine bağlıdır. İslâm Dini’nin iktisadî büyüme ve kalkınma konusundaki tezi, bu çeşit araştırmalarla yorumlanacaktır.

HAZAR’DAN
ANADOLU’YA MEKTUP

Sevgilim, sorarsan nerdesin diye,
Yükselen denizde, Hazar’dayım ben.
Yesevî yoludur diye çıkmışım,
İsmi sefer olan hazardayım ben
Hazarda, hazarda, hazardayım ben!

Türklüğün yüreği, gözü, kulağı
Asya’nın kalpgâhı, kültürün bağı
Açılır, yeniden Türklüğün çağı
Başlamakta olan nazardayım ben
Hazarda, hazarda, hazardayım ben!

Hazar kıyısında durduğum zaman
Elimde bayrak var, kalbimde iman
Seni unutmadım, unutmam inan
Kendi ipliğimle pazardayım ben
Hazarda, hazarda, hazardayım ben!

Ülküm yükselmekte, yüksekte burcu
Vakit doldu diye burda taburcu
Olursam, unutma, unutma yolcu.
Sanma ki ölmüşüm, mezardayım ben,
Hazarda, hazarda, hazardayım ben!
Abdülkadir SEZGİN