Makale

Bu yıl Hac görevini ifa ederken, 17 Haziran'da vefat eden Balıkesir Müftüsü Nizamettin Şahinin ardından... 159 NİZAMETTİN ŞAHİN

BİR ANI
M. Cemal Sebük

Bu yıl Hac görevini ifa ederken, 17 Haziran’da vefat eden Balıkesir Müftüsü Nizamettin Şahinin ardından...

159 NİZAMETTİN ŞAHİN
YIL 1956. Eylül ayının son günleri... Sonbahar, birçok insana olduğu gibi, bana da hüzün verir. Yaprakların sarararak düşmesi, rüzgârda savrulması... Mehmet RAUF’ u ve "EYLÜL" adlı romanını da bir sonbaharda okumuştum, gençlik yıllarımda.
Mevsim, sonbaharın ilk ayı olmasına rağmen İstanbul’da yağmurlar henüz başlamamış; pastırma sıcakları devam ediyor. Sanki yazdan kalma bir cumartesi.
Şehzadebaşı semtine bitişik Vefa’da, Vefa Lisesi’nin yan sokağında o zaman bir bölümü ahşap olan İstanbul İmam-Hatip Okulu’nun bahçesinde, beş altı yüz kişiden fazla bir kalabalık birikmiş. 1956-57 ders yılı için I.H. Okulu giriş imtihanlarının sonuçlan açıklanacak. Bu kalabalığa karşılık, duyuyoruz ki, iki şube halinde, en fazla 120 kişi alınacak. Bekleme uzun sürdü. Herkes birbirini kritik ediyor. Bakışlar meraklı, çekingen ve ürkek.. Belki "kazanamamak" korkusundan, biraz da endişeli.. Yaşları, 15 ile 20 arasında değişen bu gençler, güzel Anadolu’muzun dört bir bucağından, ta Artvin’den, Kastamonu’dan, Afyon’dan, Bursa’dan, Manisa’dan kopmuş gelmişler.
Birden ortalığın karıştığını, tok bir sesin; "aday numaralarına göre kazananların, ad-soyadlarını okuyorum" dediğini işittik. Ortalık öyle sessiz ki, yaprak düşse sesi duyulacak. Aday kayıt numarası ve ismi okunanlar sevinçten öyle havaya sıçrıyor ki, görülmeye değer. Yere indikten sonra da tanısın-tanımasın birbirlerine sarılıyorlar.
İşte seni ilk defa o gün tanımıştım Nizamettin. Sonra, asıl kayıtlar ve aynı sınıfa düşüş; 60 kişilik (B) şubesi, numaran 159, benimki 198... Sözlüde sana sıra geldiği zaman, benim yüreğim nasıl da tıp tıp atardı. Aramızda iki arkadaş vardı. Bazen aynı derste birlikte sözlüye kalktığımız da olurdu. Sen hep çalışkan, tertipli ve düzenliydin, hep iftiharla geçerdin.
Yıllar birbirini kovaladı, dördüncü sınıftan sonra (A) şubesiyle birleşerek tek bir sınıf olduk. Aklımda kaldığı kadarıyla 60 kişi civarındaydık. (A) şubesinden de çok değerli arkadaşlar; Sami USLU, Salih GÜNEŞ, Nedim UĞUR, Ruhi ÖZCAN gibi daha niceleriyle "sınıf arkadaşı olmak" şeref ve hazzını duyduk.
O sınıf.. Ama ne sınıftı Nizamettin..! sanki tek bir kalp gibiydik. Ayrı-gayrı düşünenimiz yoktu. Sanki birbirimizle ve zamanla yarışıyorduk. Okulumuz henüz mezun vermediği için ne olacağımızı da bilemiyorduk. O zamanlar bizi Üniversiteye de kabul etmiyorlardı. Hatta İlahiyat Fakültelerine bile.. Ne olacağımızı bilmeden okuyor, okuyor iyi yetişmeye gayret ediyorduk.
Rahmetli Hüseyin KARAGÖZOĞ-LU hocamıza sorardık, delikanlı safi-yetiyle; "Hocam, biz bu okuldan mezun olunca, ne olacağız?" Gözlüklerini burnunun üzerine indirir, üzerinden bakar, kaşlarını çatarak; "Okuyun! Allah kerimdir. Elbet size bir kapı açar, sesinizi fazla çıkarmayın! Zira sizi daha doğmadan boğmaya çalışanlar var." derdi. Bu sözlerin ne anlama geldiğini sonraki yıllar daha derinden hissedecek ve anlayacaktık.
O sınıftan bu gün, bir başkan yardımcısı, birkaç profesör ve doçent, 5 il müftüsü ve daha nice kıymetli arkadaşlar yetişti. Bu dine, bu güzel vatana, bu asil millete hizmet etmek şuuruyla bizi yetiştirip mezun edenlerden vefat edenlere Allah’tan rahmet, hayatta olanlara da en derin hürmetlerimi arz ediyorum.
Belki sözü fazla uzattım, ama hizmetinin en verimli çağında ölümün, bizi öyle sarstı ki, tarifi mümkün değil. Sen benim deyimimle bir "bahar çiçeğiydin, umut yağmuruydun" bu millet için..
İnsanlar hizmetine muhtaçtı, Anadolu hizmetine muhtaçtı. Bildiğim kadarıyla Giresun I.H. Okulu’nda ve Bolu Eğitim Merkezi’nde Müdürlük; Bolu’da, Eskişehir’de, Balıkesir’de Müftülük görevlerinde bulundun. Başkanlığımızı en iyi şekilde temsil ettiğinden hiç şüphemiz yok. Ehl-i Kur’an dın. Uşak’ta iken ailece ziyaretime gelmiştin, ne kadar mutlu olmuştum. Emeklilik hesapları yapıyordun, sen de benim gibi.. Ama bu yola öyle baş koymuşuz ki, etle-tırnak gibi, kopamıyordun, kopamıyorduk.
En verimli çağında aramızdan ayrıldın. Vefatından bir gün önce Mekke’de Mesfele’de, bölge merkezinde karşılaştık, konuştuk. Okul hatıralarımız canlanmıştı. Birlikte çıktık, görü-nürde bir rahatsızlığın yoktu. Aynı evde oturuyorduk. Asansöre birlikte bindik, sen 6 ncı katta indin. Veda-laştık. Nereden bilirdim seni son defa gördüğümü? O gece, Hakka yol alacağını.
Sabah Çanakkale Müftüsü Habib bey, biz kahvaltı yapıyorken geldi. Yüzü değişikti. Kahvaltıya buyur ettik. "Arkadaş Balıkesir müftümüzü kaybettik" deyince, ağzımdaki lokma-nın büyüdüğünü, büyüdüğünü, yutkunmak istediğim halde yutkunamadığımı, gözlerimin buğulandığını, dolduğunu unutmam mümkün değil.
İlâhî takdire teslim olmaktan başka elimizden ne gelir? Acımız büyük, fakat Mekke’de; Cennetü’l Mualla’nın koynunda Hz. Hatice validemize komşu olmak kime nasip ola ki...
Geride mahzun bıraktığın ailene, çocuklarına ve camiamıza başsağlığı; sana da Allah’dan rahmet niyaz ediyorum.