Makale

Prof. Dr. Mehmet Aydın “Başkalarının inanç ve değerleriyle ilgili cehalet, insanları taassuba götürür.”

Söyleşi

Ayfer Balaban

Prof. Dr. Mehmet Aydın

“Başkalarının inanç ve değerleriyle ilgili cehalet, insanları taassuba götürür.”

Tarihten günümüze birlikte yaşama deneyimlerimizden bahseder misiniz?
Ünlü Fransız tarihçisi Jean- Paul ROUX’un Türkçe’ye tercüme edilen "Türklerin Tarihi" adlı kitabında son derece önemli gördüğüm şöyle bir cümle yer alır: "Evrensel medeniyete Türklerin en büyük katkısı, çoklu biçimde birlikte yaşama formülüdür." Bu ifadenin altını çizerek söylüyorum. Hakikaten bizim tarihimiz çoklu biçimde birlikte yaşama formülüne dayanır. Genel unsurlar bizim unsurlarımız olmakla birlikte, farklı din ve farklı kültürlere hayat hakkı tanınır, ahenk içinde birlikte yaşama imkânı verilir.
Devlete, devletin temel kurumlarına zarar verici boyutta birtakım eylemler olmadıktan sonra her dine, her kültüre saygı duyulur. Selçuklularda, Osmanlı’da bunun son derece bariz örnekleri vardır. Başkalarının
inançlarına saygı, hoşgörü gibi temel esaslar çerçevesinde öyle bir ortam meydana gelmiştir ki, orada Yahudi’siyle, Ermeni’siyle, Süryani’siyle ahenk içinde yaşanmıştır. Malumunuz, bizim tarihimizde son derece önemli diplomatlar kaydedilmiştir. Meselâ; Stockholm diplomatı bir Ermeni’dir. OsmanlI tarihinde, devletin en politik ve hassas görevlerinden olan sefirlik görevinin bir Ermeni’ye verilmesi, basit yaklaşımlarla izah edilemeyecek kadar derin bir anlam barındırır.
Bizim geleneğimizde başkalarının inançlarına müdahale etmek yoktur. Herkes inandığını yaşamıştır/yaşamaktadır. Ama bölücü ve yıkıcı faaliyetlere girmeden, içinde yaşadığı topluma, devletinin varlığına ve devamına sadakat göstermek kaydıyla.
Tarihimizde ve kültürümüzde yaşanan ve hâlâ yaşattığımız kültürü, Avrupa daha yeni yaşatmak durumundadır. AB konusu da çokluk içinde birlikte yaşama formülüne doğru giden bir arayışın sonucudur. Çünkü Avrupa’nın tarihî geleneğinde şu vardır: Kral hangi dinden ise halk o dine inanmak zorundadır. Bunu da Fransız yazar jean- Paul ROUX söylüyor. Yani kral Protestan ise halk da Protestan olmak durumundadır. Katolikliği kabul etmez. Avrupa’da 3040 yıl, hatta daha uzun bir dönem din uğruna zulümler yaşandı. 1 6 ve 17. yüzyılda Almanya’da din savaşları yapıldı. Bu savaş Protestan ve Katolik savaşıydı. Luterciler ile Lu- ter’e karşı gelenlerin savaşı idi. Tekrar söylüyorum bizim tarihimizde din savaşı diye bir şey yoktur. Birlikte yaşama formülü ile başka kültürlere saygılı olma vardır. Avrupa halkı kralın veya yöneticinin diniyle yaşama mecburiyetiyle yaşadığı için, onun tarihinde birlikte yaşama formülü kökleşmemiş- tir. Dolayısıyla çoğulcu bir kültürel yapıya yeni yeni gelmeye başladılar. Övünçle söyleyebiliriz ki, bu tecrübenin çok zengin örnekleri bizim tarihimizde mevcuttur.
Farklı kültür ve inanç sahibi insanların bir arada yaşamalarından kastettiğimiz; aynı mekânda ve aynı sınırlar içinde, belki birbirine bakan kapılarda birbirine kapalı yaşamak değil elbette. Anadolu tecrübesinde bir arada yaşamanın en belirgin hususiyetlerinden biri, hayatların birbirine kapalı olmayışı değil mi?
Dinî günler ve bayramlarda birbirini kutlayan, birbirinin sofrasında baş köşeye oturan, hastasını ziyaret eden, sevinç ve üzüntüsünü paylaşan, birbirinin mahremiyet ve kutsallarına saygı duyan bir hayat tecrübesi var ki, Anadolu’da bir arada yaşama tecrübesinin çok önemli bulduğum bu yanını, ileri kabul edilen pek çok ülkede görmek mümkün değil maalesef. Avrupa belki kendi içinde birçok şeyi halletti. Yani bir Katolik bir Protestan’a, bir Protestan bir Katolik’e karşı yaklaşımlarında bunları aştı ama Avru pa’da hâlâ İslâmiyet’e ve Müslümanlara karşı endişeler ve ön yargılara dayalı bir tavır olduğunu söyleyebiliriz.
Tanımaya, bilmeye ve anlamaya değil de sevgisizliğe, çatışmaya odaklanmanın sebebi ne sizce?
Tanımak, bilmek, anlamak ve saygı duymak; küreselleşme sürecinin beraberinde getirdiği/getireceği kolektif bilinç bu olmalı. Aslında biz tarihten getirdiğimiz zenginliklerimizi hem gerektiği gibi tanıtamadık hem de birileri bunu tanımak istemedi. Yaklaşımlar buna göre şekillendi. Fakat Avrupa -benim anladığım kadarıyla- sizin ifade ettiğiniz noktaya gelmeye çalışıyor. Farklı kültürlerle hoşgörü içinde, yan yana, birlikte yaşama formülünü geliştirmeye yönelik çabalar var.
Birlikte İnsanî ve evrensel değerler üretmek, dünyanın çehresini güldürecektir. Bu müştereklerimizle; farklılıklara hoşgörü ve tahammül, farklı düşüncelere saygılı olabilme, olumsuzluklara takılı kalmayarak düşmanlıkları alevlendir- memeyi başarmak mümkündür. İlâhî dinlerin dayandığı bir ahlâk temeli var. İnsanların bir diğerini sevmesi, yardım etmesi, fakire, yetime, yoksula, ihtiyarlara ve çocuklara destek vermeye dayanan ahlâkî müştereklerimiz var. İnanç müştereklerimiz var. İndî bir tespit olmayarak söylüyorum; yaşanan bazı sıkıntılar biraz da bilmemeye dayanıyor.
Dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar insanların eğitilmesi, birbirini tanıması ve tanışması, Kur’anî ifadeyle "taaruf eğitimi"ne ihtiyacımız olduğunu söyleyebilir miyiz?
Buna elbette ihtiyacımız var. Bununla birlikte kişisel kazanımlar da önemli. Kişinin iç dünyasındaki çekişmeler dışarıya kavga olarak yansıyor. İnsan önce barışı kendi dünyasında, kendi elinde ve kendi evinde kurmalı. Bunun geçtiği yer, din dilidir. Bu dil, kalitesi yüksek, sevgiye, hoş görüye dayalı bir eğitimle verilebilir. Buradan insanlığa verilecek ortak mesaj ve ortak özellikler böyle tesis edilmiş olacaktır.
Demokrasi eğitimi de bu bilincinin gelişmesi ve birlikte barış içinde yaşama becerisi kazanmada önemli.
Demokrasi kültürü -geleneğimizde var olsa da- elbette bir eğitim işidir. Ama bundan okur-yazar olma veya popüler medya kültürünü kastetmiyorum. Bu daha köklü bir şey. Kendi kültürünün dinamiklerini iyi bilmek, başka dinleri başka kültürleri ve inanışları tanımak, dünyada olup bitenleri takip etmek, kültürel derinlik kazanmak, tahlil ve muhasebe edici bir zihniyet yapısına sahip olmak, hadiseleri objektif okumak gayet önemlidir. Maalesef insanlarda bu şuur derinliği eksikliği; hayat tarzları bir tarafa, dinin temel öğretileri bir tarafa olmak üzere çelişki ile devam eder.
Bir temenni olarak; farklı kültürlerden insanlar, ortak yaşam alanlarını en iyi nasıl paylaşırlar?
Önce; Yunus’un diliyle yaratılanı sevmek, yaratılanı Yaratan’dan dolayı hoş görmek, insana saygı göstermek derim. İnsan, Allah’ın bir emanetidir.
İki insan karşı karşıya geldiği zaman, Allah’ın emanetleri karşı karşıya geliyor demektir. Dolayısıyla önce insan varlığına saygı duyulması gerekiyor.
İkinci olarak; diğerinin sınırlarını tanımak ve onun hassas olduğu noktalara tecavüz etmemek, saygısızlık etmemek, hakaretamiz tutumlardan kaçınmak gerekir. Başkalarının inanç ve değerleriyle ilgili cehalet, insanları taassuba götürür. Taassubun neticeleri ise izahtan varestedir.
Üçüncü olarak; iş birliğine yönelik davranışlar sergilemek gerekir. Yani farklı inanç ve kültürden insanların ortak projeleri ve üretimleri olabilmeli. Buna bir engel olabileceğini düşünmüyorum. Açlığa, sefalete, hastalığa, şiddete karşı iş birliği yaparak, bunları ortadan kaldırmada -olması gereken zamanda- olumlu neticeler alınabilir veya en alt seviyeye indirmek için mücadele verilebilir. Böyle bir diyalog ve iş birliğinin, meselâ insanlığın çeşitli problemlerine yönelik birlikte kitaplar yazmanın, bilimsel çalışmalar yapmanın ne mahzuru olabilir?
İnanç ve değerlerle ilgili cehaletin yol açtığı taassuba dikkat çektiniz. Karşıdakini veya diğerini doğru görmek, doğru okumak, farklılıkları aynı şekilde doğru tanımlamak gerekiyor değil mi?
Farklılıklara hayatı güzelleştiren zenginlikler olarak bakabilmeyi başarabilmek şart, daha da ötesi, küresel barış için bu gereklidir diyorum. Onun için diğerini anlama çabası fevkalâde önemli. Türkiye’nin AB’ye bu anlamda çok büyük katkıları olacağına inanıyorum.