Makale

Türk Dil Birliği için ilk ses: KARAMANOĞLU MEHMET BEG VE TÜRKÇE

Türk Dil Birliği için ilk ses:

KARAMANOĞLU MEHMET BEG VE TÜRKÇE

Prof. Dr. HAMZA ZÜLFİKÂR


XIII. yüzyılın ikinci yarısına doğru Anadolu Selçukluları kendilerine yönelen bütün saldırılardan yenik çıkmakta, iç ayaklanmalar, devleti günden güne eritmektedir. Fars kültürü, çoğunluğu saray yazıcıları olan Selçukluların benliğine işleyerek, ulusal değerlerini eritmiş ve yok etmişti. Devletin parlak devirleri gerilerde kalmış, çökme çağı başlamıştır. Öte yandan Pervane adlı bir vezir, işine gelen sultanı başa çıkarmakta, işine gelmeyeni boğdurmaktadır.
Öteden beri dillerine, inançlarına, gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı olan Oğuz ve Türkmen boyları ise at sırtında akından akına koşmakta, Anadolu’yu kasıp kavuran Moğullara kafa tutmaktadırlar.
İşte bir yandan yurda çöreklenmiş Moğulların korkunç saldırıları, öte yandan Baybars’ın koca Memluk ordusu ile güneyden girişi, türlü iç ayaklanmalarla dolu, karmakarışık 1277 yılı Ana-dolusu.
Bütün bunların yanında çevresindeki Türkmenlere ve yabancı topluluklara üstünlüğünü kabul ettiren, Selçukluların son yıllarda içine düştüğü duruma bakıp, artık buna bir son vermenin günü geldiğine inanan, bir Karamanoğlu Mehmet Beğ.
Karamanoğulları, Oğuzlar’ın Salur boyundandır. Türkistan’dan, batıya doğru göç ederek Azerbaycan’a gelmişlerdir. Bir süre burada kalan Karamanoğulları’nın büyük bir bölüğü Anadolu’ya geçmiş, Selçuk hükümdarı Alaüddin Keykubat zamanında Rum ve Ermeni sınırlarına, İçel ve Ermenak yörelerine yerleştirilmişlerdir. Bulundukları yerler, sarp, geçit vermez ve Akdeniz’deki limanlara açılan birçok önemli yolların üzerindedir. Bu yolla Karamanoğulları büyük gelir sağlamaktadırlar.
Bu yıllarda bütün Asya’yı kana boğup ilerleyen Moğul orduları, Kösedağ’da (1243) Selçukluları da yendikten sonra Anadolu’ya yayılmışlardır. Anadolu Selçukluları, bu yıllarda çıkan ayaklanmalar yüzünden oldukça erimiş, kötü yöneticiler ve bilgisiz komutanların elinde, siyasal ve toplumsal durumları bozulmuş, devlet çökme çağına girmiştir.
O yıllarda Müslüman devletlerin önderliğini üzerinde bulunduran Memluk devleti başkanı İzzettin Baybars, puta tapan Moğulları Anadolu’dan kovmak için Selçuklu-larca Anadolu’ya çağrılır. 1276 yılında, bir kurtarıcı olarak Anadolu’ya gelen Baybars, Elbistan yöresinde bir Moğul birliğini yener ve Kayseri’de hükümdarlığını ilân eder. Rüknettin Kılıçarslan’ı boğdurup yerine III. Gıyasettin Keyhüsrev’i geçiren vezir Pervane, bu durumdan kuşkulanıp Sultan ile birlikte Tokat’a kaçarlar.
Daha önce Sipehdar Bedrettin’e ve kıyılar yöneticisi . Yunus Hoca’ya karşı kazandığı başarılardan yararlanan Karamanoğlu Mehmet Beg, başkentte sultanın bulunmadığını görünce, devleti kendi yönetimi altına almak ya da ona yeni bir yön vermek istedi. Bu düşüncesini gerçekleştirebilmek için hanedandan birini önüne katmak ve onu Konya’da başa geçirmek gerekti. Bu iş için de en uygun kişi, daha önce Bizans’a sığınmış olan sultan İzzettin Keykâvus oğullarından biri olabilirdi. Çok geçmeden, derviş kılığında Türkmen oymaklarında dolaşan birisi, kendisini Sultan İzzettin Keykâvus’un oğullarından biri olarak tanıttı. Adı Si-yavuş olan bu kişiyi önüne katan Mehmet Beg doğru Konya önlerine geldi. Konya’da sultanın yerine bakan Eminüddin Mikâil’e bir ulak göndererek, Siyavuş ile şehre gireceğini bildirip barış yolu ile kendisinin tanınmasını istedi. Mikâil, ulağı boğdurdu. Mehmet Beg’i cevapsız bıraktı. Bunun üzerine Mehmet Beğ Atpaza-rı, Çaşnigir kapılarını ateşe vererek şehre girdi. Mikâil kaçarken Türkmen erlerince yakalandı ve Mehmet Beg’e getirildi. Mehmet Beg, Mikâil’den altınların ve ağırlıkların bulunduğu yerleri öğrendi. Onları katırlara yükleterek obalarına doğru yola çıkarttı. Ertesi günü devletin ileri gelenlerini topladı. Siyavuş’u başa geçirdi. Kendisi de vezir oldu. Daha sonra kurulan bir divanda alınan kararlar arasında şu da vardı: "... ki hiç kez bade’le yevm der divan ve dergah ve meclis ve meydan-ı cu be-zeban-ı Tür-kî suhen ne guyet."(1) (Ibni Bibi, El-evâmirü’l Alaiyye fi-l-umuh’I Alaiyye, 696-706. s. "Zikr-i Cimri ve Vüzerat-ı Mehmet Beg Ser-i Karaman Deran Zaman" başlığı altında 696 s. 14. satır)(2) "Hiç kimse bugünden sonra Divan’da ve Dergah’ta (Hükümette) ve Bargah’ta (Sarayda) ve mecliste meydanda Türkçeden başka dil kullanmasın." Alınan bu kararın orjinal metni elimizde bulunmadığından, o gün divandan çıkan fermanın ne dille yazıldığını bilemiyoruz. Ama, fermanın davullu tellâllarla halka Türkçe olarak duyurulduğu bir gerçektir.
Bütün bu Konya’da olup bitenleri öğrenen Selçuklu veziri Sahip Fahrettin’in oğulları, Karamanoğlu Mehmet Beg’e karşı çıktılar. Değirmen çayı denilen yerde yapılan savaşta vezirin çocukları öldürüldü ve orduları dağıtıldı. Aradan çok geçmeden Moğul veziri Sahip Cuveynî, III. G. Keyhüsrev’ ve Sahip Fahrettin’in yönettiği Selçuk Moğol ordusu yola çıktı. Mut ovasında bir tepe üzerinde gözetleme yaparken görülen Karamanoğlu Mehmet Beg, kardeşi ve amcası oğulları, Selçuk Moğul ordusu öncü-lerince çevrilip ok yağmurunda öldürüldüler.(3)
Karamanoğlu Mehmet Beg’in kısa süren yönetimi, başarısızlık ile bitince Türk dilinin de devlet dili olması olayı 20.000 kişinin (kimi kaynaklar 50.000) ölümü ile kanlı bir şekilde bitti.
Karamanoğlu Mehmet Beg’in ulusal bir duygu ile fermanında yer verdiği "Türkçeden başka dil kullanılmaması" buyruğunun gerçekleştirilmesi oldukça güç bir işti. O güne kadar bütün işlemler Farsça yapılıyordu. Bütün bu işlemlerin bir anda Türkçeye çevrilmesi ve Türkçeye dönülmesi olacak iş değildi. Nitekim, Mehmet Beg’in giriştiği savaşlarda öldürülmesi üzerine bu iş de sonuçsuz kaldı.
Karamanoğlu Mehmet Beg’in ortaya çıktığı yıllarda Türkçe konuşanlara, kimi çevrelerce Türkmen ve Oğuz denilmekte ve Farsça bilmemakten dolayı kınanmaktaydılar. Türkçe nerdey-se dağda dışta kalmaya tutsak edilmişti. Kimi kaynaklarda "Bu ferman yalnız Karamanoğlu Mehmet Beg’in değil o yıllarda sayıları epeyce artmış bulunan Türk aydınlarının da duygularını dile getirmektedir." denilmektedir. Bizce, Mehmet Beg, Konya’yı aldıktan sonra kendisinden yana çıkanlar şüphesiz olmuştur. Unutmamalı ki bunların çoğu İslâm kültürü ile yetişmiş, Farsça ve Arapçayı çoktan benimsemiş kimselerdi. Mehmet Beg’den yana çıkanlar olsa olsa Ahmet Yesevî yolunda tekke ve zaviye işleten sofilerdir. Çünkü bunlar kalabalık bir topluluğu eğitmekte ve öğrencileri Türçeden başka dil bilmeyen Oğuzlar ve Türkmenlerdir.
O yıllarda Selçuklu başkentinde görülen yalnız bir özentiden ileri gitmeyen Farsça ve Arapça düşkünlüğü, daha çok Maveraün-nehr’den gelme bir alışkanlıktır. Okullar ve medreseler
Arapça ve Farsça öğrenim yapmaktadır. Dolayısıyle Türkçe ikinci planda kalmıştır. Bu tutum, Büyük Selçuklu devleti için de belki geçerli olabilirdi. Çünkü yönettikleri halk Fars’tı. Anadolu’da ise, yönetici Türk, yönetilen. Türk, fakat devlet dili Fars-çadır.
Türkler, Anadolu’da ancak Haçlı ordularını yenip yerleşik hayata geçtikten sonra Türkçe eserler yazmaya başladılar. XIII. yüzyılda Arapça ve Farsça öğretim yapar medreselerin ağır baskıları yanında Salsalna-me (1245), Danışmendna-me gibi elimize geçmeyen Türkçe eserlerin yazılmış olması, ucu bu yıllara dayanan Türçülük ve Oğuzculuk akımlarının varlığını gösterir. Karamanoğlu’nun ayaklanmasından sonra bu akımlar daha da gelişmiş ve tutunmuş, 1277 yılı ayaklanmasından 14 yıl sonra İbtida-name, ardından Rebabna-me ve daha elimize geçmeyen nice eserler yazılmıştır.
Selçuklulardan sonra gene Anadolu’da yeni bir devlet kuran Osmanlılar ‘da özellikle ilk yıllarda Oğuzculuk ve Türkçülük akımları yeniden canlanmış, tahta geçme işi bile Oğuz geleneklerine göre yapılmıştır, (bkz. Orhan Gazi’nin tahta çıkışı. I. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi 1. c. TTK)
Bugün dünya üzerinde ulusların konuştuğu dillerin çoğu, devlet dili (langue d’etat) değildir. 3000 kadar dilden ancak 100 kadarı devlet dilidir. Bunların da çoğu uygarlık dili sayılmaz. İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça ve Arapça gibi dillerin bu kadar zengin ve işlenmiş oluşu öteden beri birer devlet dili olmaları yüzündendir.
Türkçeye gelince, ancak Köktürkler’in, Uygurlar’ın ve Kırgızlar’ın devlet kurdukları yıllarda Türkçe Devlet dili ve ulusal dil (langue nationale) olabilmiş, bu devletlerin yıkılmasından ta XIV. yüzyıla kadar, Türkçe devlet dili olma niteliğini yitirmiş, başka dillerin boyunduruğuna girmiştir.^) XIV. yüzyılın başında Türkler yeniden benliklerini bulmuş, Türkçülük ve Oğuzculuk akımları üstün gelerek Türkçe bir devlet dili ve resmi dil olarak Anadolu beyliklerince benimsenmiş. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi eliyle kendini yeniden devlet dili ve resmi dil olarak kabul ettirmiştir. (1348 yılında yazılmış en eski belge: Orhan Bey temliknamesi. Orhan Bey, bu temliknameyi Türkçe olarak Zaimu’l cuyuşî ve’l Asakir adlı bir komutana yazıp vermiştir.) TTK Belleten, III. c. 9. s. 96-106 sayfalar. Ayrıca, Hüseyin Hüsamettin, Orhan Beg vakfiyesi, Türk Tarih Encümeni dergisi, 16. c. No: 17)
Anadolu Selçukluları içinde Farsça ve Arapçanın bu kadar tutunması, kültür merkezlerinin doğuda oluşu ve Ana-doluya geçen öğretmenlerin bu kültür merkezlerinde yetişmiş olmalarındandır. Bu yüzden ister istemez doğudan gelme bir alışkanlıkla, öğretim, Farsça ve Arapça olarak yapılrnaktadır. Öte yandan, hukuk, din, tıp gibi bilim kollarının dili Arapça-dır. Dolayısıyle Türkçe ikinci planda kalıp halk dili olarak süre gelmiştir.
Bütün bunların yanında sevindirici durum, Türklerin tarih boyunca girmiş oldukları dinlerde kendi ana dillerini unutmamış olmalarıdır. Kök-türkler, Uğurlar, Kırgızlar girdikleri Hıristiyan, Mani ve Buda dinleri yanında kendi dillerini unutmayıp yığınlarla dinî eser yazdılar. Çinceden, Sanskritten ve Soğutçadan çeviriler yaptılar: Sanskritten, Prens Kalyanamkara ve Papamkara hikayesi (5) Çinceden, Altun Yaruk(6) bunlardandır.
X. yüzyılda kendi istekleri ile girdikleri İslâm dini içinde Kutadgu Bilig, Atebetu’l Hakayık (7) gibi Türk dili ve edebiyatı yönünden çok değerli eserler yazarken, uygarlık yönünden Mısır ve Suriye’nin en parlak çağını yaşattılar. Araplar onların dilini öğrenmek için ciltler dolusu sözlükler ve dilbilgisi kitapları yazdılar. Onlar girdikleri bu yabancı toplumda dillerini, geleneklerini, göreneklerini kıskançlıkla korudular. Abbasilerden bu yana Türk diline verilen önem Mısır ve Memluk devleti içinde de sürmüş, Abu Hayyan gibi ünlü Arap bilgini Kitab’al İdrak li-lisan al-Atrak adlı Türkçe sözlüğü(8) daha elimize geçmeyen Kitab’I Fial el-fial fi-lisan-it Türkiye adlı eserlerini yazarak Türklere ve Türkçeye gereken önemi vermiştir. Ettuhfet-üz Zekiye Fil-Lugat-it Türkiye (9) gene yukarıdaki eserler gibi Türklerin dillerine verilen önem dolayısıyla daha çok Mısır ve Suriye’deki Kıpçak Türklerinin dillerini öğrenmek için yazılmıştır.
Böylece, Türk dili, tarihin türlü çağlarındaki girdiği karanlık yıllardan sıyrılıp kendini korumasını bilmiştir. Bu dilin sözlüğüne, girdikleri her türlü dinlerin ve değişik toplumların dillerinden yüzlerce, binlerce sözcük girmiş, fakat Türklük duygusu her an üstün gelerek onlara dillerini unutturmamış, onların yüksek değerlerinden biri olan Türkçe bağımsızlığını korumuştur.

1- ………………..
2- Adnan Erzi, Ibni Bibi, El-evamirü’l Alaiyye fi-l-umuri’l Alaiyye, tıpkı basım, Türk Tarih Kurumu, 1956.
3- Daha çok bilgi için bkz. TTK Belleten XXV. c. 97. s. Dr. A. Sevin: Cimri olayı hk.; I.H. Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, TTK. Ankara, 1937; İslâm Ansiklopedisi Karamanlılar maddesi.
4- Kimi yazılarda "Türk Dilinin Devlet Dili Oluşu" gibi başlıklar görmekteyiz. Bizce bu yanlıştır. Türk dili daha önceki yıllarda da Türk devletlerinin devlet diliydi.
5- Hüseyin Namık Orkun, Kalya-namkara ve Papamkara hikayesi, TDK, 1940
6- S. Çağatay, Altun Yaruk, DTCF, Ankara. 1945
7- RR Arat, Kutadgu Bilig, TDK III. c. (metin, transkripsiyon ve tercüme)’, •Atabetu’l Hakayık, TDK, 1951
8- A. Caleroğlu, (Abu Hayyan’jın Ki-tab al-idrak li-lisan alAtrak, İst. 1931
9- Besim Atalay, Ettuhfet-üz Zekiyye fil-Lugat-it-Türkiye, TDK 1945