Makale

başyazı

b a ş y a z ı

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu
Diyanet İşleri Başkanı

Gerek kendi toplumumuzda, gerekse genel olarak dünyada yaşanan sosyal, ekonomik, siyâsi vs. problemlerin ortaya çıkışında, dindarlık ile ahlâk arasındaki ilişkinin gerektiği şekilde kurulamamasının büyük payının bulunduğu kanısındayım.
Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna kadar mümkün olduğunca doğru anlayıp kavramayı kendilerine meslek edinmiş tefsir âlimlerimiz başta olmak üzere bütün Müslüman bilginler, İslâmiyetin insanlara yüklediği görev ve sorumlulukların tamamını genellikle şu iki ilkede toplamışlardır: "Yaratıcıya saygı ve yaratılmışlara şefkat." Kişinin gerçek anlamda dindarlığı bu iki ilkeye birlikte uyup uymadığına ve ne ölçüde uyduğuna bağlıdır, islâmiyetin insanlığı aydınlatmaya başladığı dönemlerde, dünyanın başka birçok toplumunda olduğu gibi Kur’an’ın ilk muhatapları olan Arap toplumunda da temel sorun, putperestlik denilen inanç sapkınlığı ile derin bir ahlâkî yozlaşma idi. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’in acilen çözmeye yöneldiği ilk sorunlar da bunlar olmuştur. Mekke döneminin başlangıcında inen ayetlerin neredeyse tamamının doğrudan veya dolaylı ifadelerle insanları, Allah’ın birliğine inanıp yalnız ona kulluk etmeye ve bencil duygularını aşarak diğer insanlara şefkat gösterip sıkıntılarını paylaşmaya, çaresizlere çare olmaya, ihtiyaçlarını karşılamaya çağırdığı görülür.
Kuşkusuz İslâm dini bakımından insanın bütün görevlerinin başında, kendisini yaratan, sahip olduğu her türlü nimet ve imkânları ona bahşeden Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini tanıyıp ona kulluk etme vecibesi gelir. Dindarlığın birinci ve olmazsa olmaz şartı budur. Ancak Allah’ın buyrukları sadece iman ve ibadetten ibaret değildir; aksine birçok ayette Allah bizden ahlâkımızı da güzelleştirmemizi istemektedir. Ahlâkın güzelleştirilmesi ise insanın ruh dünyasında dürüstlük, adalet, sevgi, şefkat ve merhamet, tokgözlülük, paylaşma, feragat ve fedakârlık, cesaret, ağırbaşlılık, sabır gibi bizi gerçek anlamda insan ve Müslüman yapacak olan erdemler geliştirmesidir. Çünkü insan, yalnız bunlarla varlığını ve hayatını zenginleştirir, anlamlı ve yararlı kılar. Geçici olan dünya nimet ve imkânları, "Rabbin katında daha hayırlı" olan, yararları kesintisiz olan fırsatlara bu sayede dönüşebilir. Hz. Peygamber, bol miktarda ibadetleri yanında birçok kul hakkı ihlâllerinde de bulunmuş olan bir Müslüman tipinden söz ederek bu kişinin ahirette uğrayacağı ziyan ve hüsranı gerçek iflâs olarak nitelemiştir. Peygamber Efendimiz, "Ben sadece ahlâk güzelliklerini tamamlamak için gönderildim." buyurmuşlar, Kur’an-ı Kerim de onun yüksek bir ahlâka sahip olduğunu bildirmiş ve bu sebeple onu, bizim için "güzel bir model" olarak göstermiştir. Peygamber Efendimizin güzel ahlâkını ve kişilik özelliklerini, yaşayışındaki incelik ve güzellikleri bilenler, dindarlıkla ahlâkî olgunluğun birbiriyle ne kadar derinden alâkalı olduğunu; iyi bir Müslümanın ruhunda dindarlıkla kaba, bencil ve acımasız duyguların birleşemeyeceğini de kolaylıkla kavrarlar. Büyük tasavvuf şairimiz Yunus Emre’nin şu beyti her hâlde dindarlıkla ahlâk arasındaki bu kesin ilişkiyi en yalın ve zarif bir üslûpla anlatan ifadelerden olmalıdır: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."