Makale

Ramazan ve Dini Müsamaha

Ramazan ve Dinî Müsamaha

Mustafa ATEŞ
İzmir Müftüsü

Oruçluların yemeyi, içmeyi ve her türlü cinsî arzuları terketmek suretiyle melekiyyet sıfatına büründükleri mübarek günler, aynı zamanda sevginin ve müsamahanın alabildiğine enginleştiği kutsal günlerdir. Her toplumda tamiri imkansız kırgınlıklar ve dargınlıklar başgösterebilir ve semavî dinlerin insan kalbine bahşetmiş olduğu dinî müsamaha ile kişiler, birbirini affetme âlicenaplığını göstermezlerse, bu kırgınlıklar daha da derinleşerek husumetlere yol açar. Bunun neticesi, cemiyet hayatında, ciddi buhranlar ve çalkantılar husule gelir ve toplumu saran bu sosyal depremin nasıl teskin edileceğine dair bir takım görüşler ileri sürülür. Fakat bunların hiç birisi beşerî zaaf ve aczin dar buutlarını aşarak; İlâhi dinlerin ve bilhassa İSLAM gibi din ve dünya nizamı te’sis etmiş olan bir fikir iman manzumesinin hayat ve mutluluk fışkıran çağlayanından beslenmediği için intikal devrindeki cemiyet çalkanışlarına ciddi bir tedbir getirmez.
Sevgilerin, dostlukların şüphe ile karşılandığı, insanın, sahip olduğu değer hükümleriyle değil de onun elbisesi mesabesinde olan ârızi kıymetlerle ölçüldüğü günümüzde dinî müsamahaya ne kadar ihtiyaç vardır. Cemiyet hesabına fedakârlık ve feragat günleri sayılan RAMAZAN, sevgilerin, dostlukların dünyalık değerlere değil, dinî temellere dayanmasını gerektirir. Çünkü cihan-şümul rahmetin mümessili olan peygamberimiz bu ayda pek cömert davranırdı. O hayırhahlıkta, herhangi bir engele çarpmayan ve her şeye faydalı olan bâd-ı sabadan da cömertti ve bu sehavetin ve cömertliğin sebebi de Ramazan gecelerinde Hz. Cibril’in kendisine çokça gelip gitmesi ve Kur’an-ı Kerim’in karşılıklı müzakeresi idi. işte bu sebeple o, müsamahakârlık ve affedicilikte de bu derece cûd u kerem sahibiydi. Çünkü bizzat kendisi "Ben en büyük bir müsamaha ile gönderildim" diyordu. O’nun bu müsahamakârlığı düşmanlarını dize getirmiş, kahramanların tırmanamadığı burçları ayakları altına sermiş, kılıçların eğemediği başları eğmiş, sert ve kaba muamelelerin işleyemediği yürekleri bu İnsanî âlicenaplık teshir etmiştir.
O’nun hayatında, buna benzer büyüleyici tablolar çoktur. Çünkü o bütün tebligatını sevginin ve müsamahanın sıcaklığıyle hemcinslerine arzediyor. İmanla küfür arasındaki, mesafeyi merhale merhale kat’ediyor, gönüllere ağırlık veren küfrün zulmetini perde perde yırtıyordu. Hiçbir mürebbi, o güne kadar kendi davasını topluluğa bu usullerle, insânî müsahama ile arzetmiş değildi. Onun için 23 yılık peygamberliği, zamanında, birbirinin kanını içmeye hazır Arap kabileler arasında Allah’ın inayeti ile bir dünya dini tecessüs etti.
Esasen Islâm; tebligatını halk tabakasına, hem münevverlere, hem de batıl inançlarda İsrar eden muannitlere yöneltmiştir, hepsine Islâm’ın arzedilişi aynı müsamaha ölçüsüne dayanmaktadır. Durum böyle, olunca, asrımızda cemiyetlere ve cemaatlere yol gösterici durumda olan din adamlarımız da bilhassa bu RAMAZAN günlerinde aynı ölçüye sadık kalacaklardır.
RAMAZAN’ın coşkunluğunda ruhlarını arıtmak isteyen, ancak devamlı, cemaat durumunu muhafaza edemeyenlere bilhassa bu dinî tolerans daha çok tanınmalıdır. Çünkü "Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i anil-münker" le memur olanların hiç kimseyi incitmeye hakkı yoktur. Hele, kitlelere, Allah’ın ve Peygamber’in emirlerini, RAMAZAN’ın nur yüklü havasında tebliğ ederken bu ölçüye azami dikkat edilecektir. Çünkü, biz zorlaştırmaya değil, kolaylaştırmaya; nefret ettirmeye değil, muştulayıp sevdirmeye memuruz. Vaktiyle üç kıtaya yayılan Islâm davetçileri ve Anadolu’nun manevî fethini hazırlayan, Türk dervişleri bu ölçüye sadık kalarak İslâm’ın ulvi sesini cihana duyurmuşlar ve bu ölçüye bağlı kalarak Anadolu’yu bize ikinci bir vatan olarak bırakmışlardır. Bugünün din adamı da bu ölçülere sadık kalıp insanları imanın sıcak iklimine, davet ederse gönül kapılarını açmaya muvaffak olacaktır.