Makale

Fundamentalizm

AMERİKADAN MEKTUP

Dr. Abdülbaki keskin

FUNDAMENTALİZM


MEŞHUR webster sözlüğüne göre, 20. yüz yılda, İncil’in lâfzî (literal) tercümesine önem atfeden ve bu anlamda yorumlanmış Kitab-ı Mukaddesin Hıristiyanlığın öğretileri ve Hristiyanların hayat tarzları için esas alınmasını he-defliyen akıma, "Fundamentalizm" ve bu cereyana sıkı sıkıya bağlı Protestanlara da, "Fundamentalist" ler denilmektedir.
Terimin, sözlük anlamı da bir takım kaidelere ve umdelere, içtenlikle bağlılığı ifade eden bir akım veya bir tavırdır.
Lâtince, "Fanaticus" kelimesinden türemiş olan "Fanatic" ise, ilâhî heyecanla dolu, inandığı prensibe pazarlıksız bağlı kişiyi ifade ediyor..
Etimolojileri ve anlamlan ile ilgili kısaca bilgiler sunduğumuz bu terimlerin, islâm ve Müslümanlarla olan ilişkisine gelince:
Anılan tabirler, bazı çevrelerce, asıl anlamları ve tarihî bağlantıları ile ilgisiz olarak, tutucu, saplantısı olan, kendi doğrusunun dışında doğru kabul etmeyen, bağnaz yapılı kişi veya gruplar için kullanılırken-, son zamanlarda, dünyanın çeşitli yerlerinde, Müslümanların, ihlal edilen temel hakları ve özgürlükleri karşısında gösterdikleri tepkiler ve meydana gelen olaylar dolayısı ile, Avrupalı, Amerikalı ve bunları taklid eden bir kısım sorumlu ve sorumsuz kişilerce, Müslümanlar hakkında da sık sık kullanılmaya başlanmıştır.
Eğer bu terimler, Müslümanlar hakkında belli amaçlarla kullanılmıyorsa, bu kişilerin, dünya nüfusunun beşte birini teşkil eden Müslümanların yapıları hakkında cehalet içerisinde oldukları söz konusudur..
Gerçekten de, bunlardan bazılarının uzmanlık iddialarına rağmen, dünyamız ve insanlarımızla ilgili de-ğerlendirmelerinde çok defa ciddi hatalara düştükleri bilinmektedir.
Bununlar beraber, anılan kişilerden önemli bir kesiminin, İslâm adının kullanıldığı her hareketi, dini motivasyonu olan her olayı, mutlaka aşırılığın, İslâm fundamentalizminin bir belirtisi olarak görmek ve göstermek alışkanlığı içerisinde oldukları da ayrı bir vakıa..
Meselâ, Polonyanın yeni Cumhurbaşkanı, Lech Walesa ve dün başında bulunduğu, "Dayanışma Örgütünün", anılan ülkedeki komünist rejime karşı direnirken, ellerinde Hz. Meryem posterleri, Hz. İsa büstleri taşımaları, bu insanlar için dini fundamentalizmin bir belirtisi sayılmıyor..
Ama, Rusyadaki bu rejme karşı ölüm kalım mücadelesi veren 100 milyon Müslümanın protesto göste-rileri sırasında, Allah, en büyüktür.. "Allahuekber" diye bağırmaları, is-lâm fundamentalizminin çok tehli-keli bir işareti olarak değerlendirilebiliyor.
Esasen bu tavır, Batının veya Hristiyan dünyasının, Müslümanlara ve İslâm dünyasına karşı öteden beri uyguladığı çifte standardın bugün bile değişmediğini gösteren acı bir örnektir..
Belki daha da acı olanı, Amerikanının tanınmış diplomatlarından, Birleşmiş Milletlerdeki eski temsilcisi ve halen Georgetovvn Üniversitesi Siyasi Bilimler profesörü bayan Jeanne Kirkpatrick ve Amerika Cumhurbaşkanı yardımcısı Bay Dan Quayle gibi sorumluluk mevkiinde bulunan kişilerin, "..Batının yeni düşmanı-, Nazizmin ve Komünizmin yerini alan, İslam Fundamentalizmidir.." şeklindeki sorumsuz beyanlarıdır..
Diğer taraftan, kilisenin, özellikle "Evangelist" akımın ileri gelen liderlerinden, son seçimlerde Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymuş olan Papaz Pat Robertson’ın 20.1.1991 Pazar günü televizyonda yaptığı bir konuşmada, tehlike açısından komünistlerle Müslümanları aynı kefeye koyarak, tüm Müslümanların fanatik oldukları konusunda, bir genelleme yapması da, Hz. isanın mesajını taşıdıklarını iddia edenlerin, islâm ile ilgili gerçek düşüncelerini ortaya koyması bakımından oldukça anlamlıdır...
Bu haksız, kötü amaçlı, yanlı ve ciddiyetten uzak beyanlarla, Islâmı ve Müslümanları, Hristiyan dünyasına açıkça hedef gösterenlerin, barışın ve insan haklarına saygının hakim olacağı yeni bir dünya niza-mından bahsetmeleri, başka bir samimiyetsizlik ve riyakârlık örneği değil midir?..
Sokaktaki sade Hrıstiyanın, İslâm ve Müslümanlarla ilgili görüş ve ka-naatları, maalesef, bir taraftan bu talihsiz beyanlardan kaynaklanırken-, bir taraftan da, İslâm dünyasının şurasında burasında, gerçekte, İslam ile ilgisi bulunmayan, fakat Islâmın adını kullanan bazı diktatörlerin tavır ve davranışları ile oluşmaktadır.
Aslında, anılan diktatörleri ayakta tutmaya çalışanlar da, yine bu Batıdır.
Örneğin, 20. yüzyılın en büyük despotlarından biri olan Iran Şahının, yıllarca sürdürdüğü baskı ve zulüm rejimini destekleyen güç-, bugün, diktatör ilan ederek müttefikleri ile birlikte imha etmek için savaştığı başka birisine, Humeyni rejimine karşı 8 yıl destek veren gücün aynısı değil midir?..
Bizde, Avrupa ve Amerika denince, doğrusu, akla gelen ilk şey demokrasidir. Yani, idarede, halkın iradesinin hakim olduğu bir rejim.. Herkesin düşündüğünü, düşündüğü gibi ifade etmesine, inandığını, inandığı gibi yaşamasına imkân veren bir idare, bir anlayış.. Batılı, bir taraftan bu anlayışı ile iftihar ederken, bir taraftan
da, kendisi gibi düşünmeyenleri, kendisi gibi inanmayanları bu imkândan mahrum etmek için her yola başvurabiliyor..
İlginç bir olay, 26.1.1991 Cumartesi, CBS Televizyonunun 4. kanalında. Körfez savaşı ile ilgili olarak yapılan bir değerlendirmede, "The New Republic" dergisinin yazarlarından Fred BARNES, İslam ülkelerini kasdederek, bereket versin bu ülkeler demokratik değiller, aksi halde savaşa karşı halkın reaksiyonu önlenemez., anlamında bir ifade kullanmıştır.
İslâm ülkelerinde, yüzde yüz halkın iradesinin hakim olacağı bir yönetim biçimi her nedense, fikir, inanç ve düşünce özgürlüğünden-, insan haklarından-, demokrasiden yana olduklarını iddia eden bu zevatı, tedirgin etmekte, hatta korkutmaktadır..
Bilindiği gibi, geçen yıl Cezayir’de yapılan mahallî seçimlerde, İslâm umdelerine bağlı ve saygılı olduğu ileri sürülen bir partinin, çoğunluğu elde etmesi, Avrupa’da ve Amerika’da büyük telâş ve alarma neden oldu.. Yorumlar yapıldı, paneller düzenlendi, makaleler yazıldı.. Sanki mavi kubbe çöküyordu.
Bu heyecan, bu telaş nedendi?. Nihayet dünyanın bir köşesinde bir seçim yapılmıştı.. Seçimde, kazananlar, kaybedenler olacaktı.. Bu, normal değil miydi?. Bu heyecan, bu telaş nedendi?. Seçim, halkın, iradesini belirlemesi anlamına gelmiyor muydu?. Evet öyleydi. Fakat, seçimi kazananlar, İslâm umdelerine bağlı insanlardı. Onların deyimi ile, Müslüman fanatiklerdi.. Belki de inançlarının gereğini yaşayacaklardı.. Bazı meselelerde, Hristiyanlar gibi düşünmüyorlardı.. Telaşın ve heyecanın sebebi bu idi..
İşte, yine bir çifte standart. Benim gibi düşüneceksin, benim gibi inanacaksın, benim gibi giyineceksin, benim gibi yaşayacaksın, benim gibi nefes alacaksın, benim doğrumdan başka doğru kabul etmeyeceksin...
Gerçekten, Batının bu tavrı, çifte standardın mı-, yoksa, Webster’in ifade ettiği, Dini Fundamentalizmin mi bir tezahürüdür?. Ne dersiniz?.
Selâmlar...’