Makale

İSLÂM'DA MABED VE TOPLUM HAYATINDAKİ YERİ

İSLÂM’DA MABED VE TOPLUM
HAYATINDAKİ YERİ

Prof. Dr. Ahmet Güç
U.Ü. İlahiyat Fakültesi

İslâmî literatüre sonradan girmiş olan "mabet", "abede" kökünden, "mesken" vezninde ism-i mekân olup "ibadet edilen yer" (Ibn Manzur, Lisânü’l-Arab, III, 277) demektir. Osmanlıca-Türkçe lügatlerde, "ibadet edilen yer, tapınak; hangi dinde olursa olsun ibadet yeri, ibadete mahsus bina; câmi, mescit, İslâm mabedi; bir dine bağlı olanların belirli zamanlarda toplu olarak veya tek başlarına ibadet etmeleri için yapılmış özel bina" gibi anlamlara da gelir. Eşanlamlısı ibadethâne veya ibadetgâhtır. Türkçe’de yeni bir terim olarak kullanılan tapınak sözcüğü ile, genelde İslâm’ın dışındaki dinlerin ibadet yerleri kastedilmektedir. İslâm’da, ibadet yerlerini karşılamak üzere ilk kullanılan kelime "mescit" (çoğulu "mesâcit")tir. Mescit, Arapça’da "dik durmak, eğilmek, baş eğmek, tevazu ile alnı yere koymak" gibi manalara gelen "secede" kökünden, "secde edilen yer" anlamında bir mekân ismi olup genel olarak, Allah’a tahsis edilen bütün ibadet yerleri için kullanılmıştır. (Cin, 18) Ayrıca, "ibadet edilen her yer" diye de tanımlanmıştır. (Ibn Manzur, age, III, 204; ez-Zebîdi, Tâcü’l- Arûs, II, 371) Şu halde, kulun Allah’a en çok yaklaştığı ânı belirleyen secde, namazın önemli bir rüknü ve namaz da, İslâm’da en önemli ibadetlerden birisi olduğundan, bu ibadetin yapıldığı yere, secde’ye nispetle "mescit", ibadete nispetle de "mabet" ismi verilmiştir.
Hz. Muhammed zamanında ve onu takip eden dönemlerde, özellikle Cuma namazı kılınan yerlere, "Câmi" veya "el-Mescidü’l-Câmi" (Ibn Manzur, age, III, 204; ez-Zebîdi, Tâcü’l-Arûs, II, 371); sadece vakit namazı kılınan yerlere mescit deniliyordu. Osmanlılarda sultanlar tarafından yaptırılan camilere "selâtin cami", vezirler ve diğer şahıslar tarafından yaptırılanlara sâdece "cami", küçük olanlara da "mescit" adı veriliyordu. Daha sonraki dönemlerde Cuma namazının, cami-mescit ayırımı yapılmaksızın, her ikisinde de kılınmasıyla kelimeler arasındaki anlam farkı belli ölçüde ortadan kalkmıştır. Diğer İslâm ülkelerinde mescit, "hem beş vakit namaz, hem de Cuma ve bayram namazları kılınan yer" anlamına gelirken; sonraları ülkemizde, "yalnız beş vakit namaz kılınan, Cuma namazı kılınmayan yer" anlamında kullanılmış; içlerinde aynı zamanda Cuma namazı da kılınan mescitlere "el-Mescidü’l-Câmi" adı verilmiştir.
İslam’da ibadet yeri karşılığında kullanılan kelimelerden birisi de "musalla" veya "namazgâh"tır. Namazgah, bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahadır. "Namaz kılınan yer" demek olan musalla, Hz. Muhammed döneminde bayram ve cenaze namazı kılınan yerler için de kullanılmıştır. Doğuşuyla beraber İslâm’ın tescil ettiği ilk mabet Kâbe (Bkz. Âl-i imran, 96; Buhari, Enbiya, 10, 40; Müslim, Mesâcid, 1, 2) için hem "beyt" (Bakara, 120,127,158; l-i Imrân, 96-97; Enfâl, 35; Hac, 26; Nur, 36; Kureyş, 3), hem de "mescit" kelimeleri kullanılmış olup "beyt", "Allah’a ibadet için tahsis edilmiş şânı yüce ev" demektir. Mescid ise sınırsız, açık veya kapalı her yeri kapsar. (Bkz. Buhari, Teyemmüm, I, Salât, 56; Müslim, Mesâcid, 3-4)
Kâbe’nin inşası konusunda: Âdem’den (a.s.) önce melekler, Âdem (a.s.) veya Hz. İbrahim’le oğlu İsmail (a.s.) tarafından inşa edildiği şeklinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kâbe, Mekke’deki ve Mekke dışındaki bütün Arapların da dinî merkezi durumundaydı. Arabistan’ın her tarafından, hac yapmak için Mekke’ye geliyorlardı. Kabileler arasındaki birlik ve beraberliğin de sembolüydü. Önemli meselelerin pek çoğu yine burada görüşülürdü. Ayrıca bir güven ve emniyet yeriydi. (Âl-i imran, 97) Cahiliye döneminde de, Kâbe’nin içinde bulunduğu "Harem" bölgesinde savaşılmaz, kan dökülmezdi. "Kendilerini açlıktan yedirip doyuran ve korkudan güvene kavuşturan, şu evin sahibi Allah’a ibadet etsinler" (Kureyş, 3-4) âyeti gereği, Harem bölgesine giren güven içinde olurdu. Kâbe, aynı zamanda bir ticarî ve İktisadî gelir kaynağıydı. Kültürel faaliyetlerde de ayrı bir yeri vardı. Senenin belirli mevsimlerinde Mekke’de düzenlenen panayırlarda yapılan yarışmalarda, "Muallakât-ı Seb’a" gibi dereceye giren şiirler Kâbe duvarına asılır ve bir sonraki yarışmaya kadar orada bekletilirdi.
Kâbe, başlangıçtan beri üstlendiği ibadet ve ziyaret (hac) yeri olma özelliğini, İslâm’ın ilk yıllarında da koruyordu. (Hac, 26-29) İlk zamanlarda Müslümanlar, Güneş’in doğuşundan ve batışından önce, günde iki defa Kâbe’ye gidip ibadet ediyorlardı. Miraç’tan sonra da günde beş vakit namaz kılmaya başladılar. Ancak Hz. Muhammed ve Müslümanlar, Kâbe’nin kutsiyetini kabul etmelerine ve orada açıktan namaz kılmayı çok istemelerine rağmen, müşriklerin hakaret ve engellerine maruz kalıyorlardı. Müslümanların sayıca az olmaları ve müşrikler tarafından tatbik edilen siyâsî baskılar vs. sebebiyle Kâbe’de ibadet yapmalarına izin verilmemesi üzerine, Ammar b. Yâsir ve Hz. Ebu Bekir gibi sahabiler hususi mescitler yapmışlardı. İşte böyle bir ortamda hicret vuku bulmuştu.
Hz. Muhammed, bir ibadet yeri ve bir müessese olarak mescidin İslâm’da oynayacağı rolün önemini çok iyi bildiğinden, hicret esnasında ve Medine’ye varışının hemen akabinde ilk iş olarak Küba’da ve Medine’de birer mescit yapılmasını sağlamıştı. Kuba mescidi, "temeli takva üzerine atılmış bir mescit"ti. (Tevbe, 108) Medine’ye vardığında da, Neccar oğullarından Sehl ve Süheyl adındaki iki çocuğa âit olan arsanın, parası Hz. Ebu Bekir tarafından ödenmek şartıyla, satın alınarak oraya bir mescit yapılmasını istemişti. Medine döneminde Mescid-i Nebi’nin dışında, on civarında mescit daha yapılmıştı. Ancak bu mescitlerde sadece beş vakit namaz kılınıyor; Cuma namazı için Mescid-i Nebi’ye gidiliyordu. Hz. Muhammed, kendisinden sonra da mescitlerin çoğaltılmasını teşvik ederek (Buhari, Salât, 65; Müslim, Mesâcid, 24, 25); İslâm’ın müesseseleşmeye verdiği önemi vurgulamış oluyordu. Medine döneminde ise, ilk müessese olarak Mescid-i Nebi’yi görmekteyiz. Mescid-i Nebi, her şeyden önce bir ibadet yeri olmanın dışında, eğitim-öğretimin yapıldığı, diplomatik münasebetlerin sürdürüldüğü, hukukî meselelerin çözüldüğü, sosyal bütünleşmenin sağlandığı, edebî yarışmaların yapıldığı; yerine göre misafirhane, hastane veya hapishane olarak kullanılan bir yer olarak çok yönlü fonksiyon icra etmiştir. ( Bkz. Güç, Ahmet, Dinlerde Mabet ve İbadet, İstanbul 1999, s. 253-265) Daha sonra, Medine’de ve diğer İslâm beldelerinde mescitlerin sayısı artırılmış; Mescid-i Nebi her yönden örnek alınmıştır.
İslâm dini, mescit-ibadet ilişkisi açısından, diğer dinlere göre farklılık göstermektedir. Çünkü İslâm’da ibadet sadece mescide bağlı olmayıp evde, çarşı-pazarda, işyerlerinde ve hatta yeryüzünün herhangi bir yerinde de yapılabilmektedir. (Bkz. Buhari, Teyemmüm, 1, Salât, 56; Müslim, Mesâcid, 3, 4) Buna rağmen cemaatle yapılan ibadetin yirmi beş veya yirmi yedi derece sevabı vardı. (Buhari, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 249, 250) Ayrıca, kendilerinde yapılan ibadetler ve faziletleri açısından, normalde bütün mescitler birbirine eşit olduğu halde, Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî ve Mescidi Aksâ’da yapılan ibadetlerin, diğerlerine nazaran daha sevap olduğu belirtilmiştir. (Buhari, Fadlu’s-Sa- lâh fî Mescid-i Mekke ve’l-Medine, 1, 6; Müslim, Hac, 415, 511) Şüphesiz mescitler, dört halife döneminde ve onu takip eden dönemlerde de yaygın olarak kullanılmış; bir dinî ve İdarî merkez olma özellikleri Emeviler döneminde de devam etmiştir. Her ne kadar bazı fonksiyonları, zaman içerisinde ortaya çıkan diğer müesseselere aktarılmışsa da, eğitim-öğretim ve kültürel faaliyetlerin yeniden hız kazandığı Abbasiler döneminde mescitler Kur’ân, Hadis, Fıkıh, Edebiyat (dil) öğretiminin yapıldığı kültür merkezlerinin en önemlileri haline gelmişlerdir. Abbasiler zamanında okutulan ilimlerin çeşidi çoğalmış ve bir eğitim-öğretim müessesesi olarak kullanılan ve aynı zamanda zengin kitap koleksiyonlarına da sahip olan camiler, İlmî hareketlerin vazgeçilmez merkezleri haline gelmiş; dinî hayatın şekillenmesindeki görevlerini Selçuklular döneminde de devam ettirmişlerdir.
Hz. Muhammed’in başlattığı ve zamanla İslâm tarihinde bir gelenek haline gelen cami yaptırma ve onu topluma mâl etme anlayışı, Osmanlılar döneminde de devam ettirilmiştir. Osmanlılar devrinde, fetihten sonra hemen bir cami yaptırılır veya fethedilen bölgenin en büyük kilisesi camiye çevrilir ve orada, İslâm’da aynı zamanda hürriyet ve hâkimiyetin de sembolü olan Cuma namazı kılınırdı. Ayrıca camilerin, birer eğitim-öğretim müessesesi olma özellikleri Osmanlılar döneminde de devam etmiştir. Osmanlılar döneminde, camilerin de âdeta ayrılmaz bir parçası haline geldiği bir kurum da külliyedir. Çeşitli sosyal fonksiyonu bulunan binaların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir sosyal merkez olan külliyenin merkezinde ise daima cami yer almıştır. Mescidin, her şeyden önce bir ibadet yeri olmanın dışında, geçmişte üstlenmiş olduğu aynı zamanda bir eğitim-öğretim yeri olma gibi bazı görev ve fonksiyonları günümüzde de devam etmektedir. Dolayısıyla bütün mescitler Kâbe’den bir ruh, Mescid-i Nebi’den bir nefes taşımaktadır.