Makale

CUMHURİYETİMİZİN 80. YIL DÖNÜMÜ ÜZERİNE

CUMHURİYETİMİZİN
80. YIL DÖNÜMÜ
ÜZERİNE

Doç. Dr. Hüseyin Tekin Gökmenoğlu
Selçuk Univ. İlahiyat Fakültesi

Tarihî tecrübeye baktığımızda veraset yoluyla halifelik makamına gelmiş bazı kişilerin, özellikle devlet otoritesinin zayıfladığı dönemlerde psikolojik saiklerle, bu otoritenin yeniden tesisine katkı amacıyla "Zıllu’llahi fi’l-arz", "el-Hâkim bi emrillah" gibi Unvanları kullanma yoluna gittikleri görülür.

Din ve siyaset, fert ve toplumun çok boyutlu yaşantısının birçok yönüne doğrudan etki eden iki ayrı kurumdur. Ancak bu kurumlar, fert ve toplumu etkiledikleri gibi aynı zamanda birbirlerini de etkilerler. İnsanlık tarihi boyunca özellikle devletlerin yapılanmaları ve faaliyet tarzlarında bu etkileşimin tezahürleri ortaya çıkar. Buna göre din siyaseti etkileyip hâkimiyeti altına almışsa "teokratik" nitelikli, siyaset dini hâkimiyeti altına almışsa "bi- zantinist" nitelikli devletler ve bunların gereği yapılanma ve icraatları söz konusu olur. Bu kurumların birbirlerini etkileme ve hâkim olma iddia ve çabalarının söz konusu olmadığı durumlarda, üçüncü bir devlet yapılanması ve icraatı bakımından "lâiklik" ortaya çıkmıştır. Genel kamu hukuku biliminde ileri sürülen bu teorik yapılanmalarda, Müslümanların tarihî tecrübelerinin katkısı hemen hemen hiç yoktur. Bu teori "batı" daha doğrusu Hristiyan âleminin tecrübeleri dikkate alınarak ortaya konmuştur. Çünkü batı, bu üç türlü yapılanma ve faaliyet tarzı tecrübesini yaşamıştır.
Teokratik nitelikli devlet yapılanmalarında, devletin başındaki kişi hem dinî, hem de siyasî bir lider olarak kimlik kazanmış, aynı zamanda gücünü Tanrıdan alması ve Tanrı adına icraatta bulunması, onu tebaya karşı çok güçlü, beşer üstü karizmatik bir varlık hâline getirmiş ve sorumsuzluğunu pekiştirmiştir. Bizantinizm tipi devlet yapılanmalarında, devlet dinî otoriteyi etki ve hâkimiyetine almış; dinî otorite, beşerî/siyasî otoriteye hiyerarşik açıdan bağlı ve onun denetimi altında olmuştur. Lâik yapılanmalarda ise her iki kurum otoritesi kendine belirlediği alan içinde kalıp, diğerinin alanına müdahele etmeme esasını benimsemiştir.
Genel kamu hukuku teorisinde ana çerçeve bu şekilde olmakla beraber, söz konusu edilen devlet yapılanmalarından hiçbiri, İslâm tarihinde görülen pratik tecrübeyle bire bir mutabık değildir. Diğer taraftan islâm’ın, teokratik bir düzen öngörmediği ve bunu telkin etmediği de bilinen bir gerçektir. Tarihî tecrübeye baktığımızda veraset yoluyla halifelik makamına gelmiş bazı kişilerin, özellikle devlet otoritesinin zayıfladığı dönemlerde psikolojik saiklerle, bu otoritenin yeniden tesisine katkı amacıyla "Zıllu’llahi fi’l- arz", el-Hâkim bi emrillah" gibi ünvanları kullanma yoluna gittikleri görülür. Hz. Peygamberin vefatından sonra sadece 30 yıl kadar süren Raşit Halifeler döneminin akabinde zaten hilâfet saltanata dönüşmüştür. Dolayısıyla İslâm tarihinin çok büyük bir zaman diliminde, bu meseleye ilişkin ideal ve üzerinde ittifak edilen bir tatbikat mevcut değildir.
Klâsik teokrasi kalıp ve kriterlerine uyan ilke ve fikirler tarihî tecrübe içinde Şi- adan sadır olmuştur. Şianın anlayışına göre imam (devlet başkanı, ruhanî önder) masumdur. Ancak Hz. Peygamber soyundan (Hz. Fatma ve kocası Hz. Ali’nin furu’u) olanlar bu makama (imamet) gelebilir. Gücünü ve meşruiyetini Allah’tan alır, onun adına hükümet eder ve bütün icraatlarından sorumsuzdur. İmamın buyrukları hadisle hemen aynı derecede bir nass gibi telâkki edildiğinden eleştirilemezler. Her şeyiyle bu buyruk ve icraatlara itaat etmek ve teslim olmak gerekir. Sünnî gelenek böyle bir iddia ve anlayışı hiçbir zaman kabul etmemiş, aynı zamanda itikadî açıdan bunun yanlış olduğunu sürekli gündemde tutmuştur.
İlgili bütün nass ve veriler objektif bir yaklaşımla incelendiğinde görülür ki İslâm’da devlet yapılanmasına ilişkin, onun kurumlarını sayan, tarif eden, onları dar kalıplara yerleştiren herhangi bir model öngörülmemiştir. İslâm tarihinin çok uzun bir devresinde müşahede edilen devlet modelleri, İslâmî bir çerçeveye uyma çabasının neticeleri değil, sadece fiilî birer durumdur. İslâmî açıdan olmazsa olmaz modeller değildir.
"Allah’ın hâkimiyeti" ile milletin veya milletin yetki verdiği siyasî iktidarın hâkimiyeti tabirleri, birbirlerinin karşıtı ve alternatifi ifadeler değildir. Bu ifadeleri yan yana getirip karşılaştırmak abestir. Çünkü yaratıcının hâkimiyeti ile yaratılmışın hâkimiyeti birbiriyle nasıl mukayese edilebilir? Bunlar mukayese ve tercih konusu olamaz. Allah kâinattaki her şeyin hâkimidir. Ama bir ülkede iktidarda olanların hâkimiyetleri, kuraklık, aşırı yağış, çok düşük veya çok yüksek hava sıcaklığı vs. gibi iklim olaylarında hiçbir şey ifade etmez. Yani Allah’ın hâkimiyeti her durumda milletin hâkimiyetini yürütenler üzerinde de ge- çerlidir. Mutlak hâkim odur. Zaten Allah’ın hâkimiyetinin siyâsî alandaki tecellisi yine insan vasıtasıyla olmayacak mıdır? Bunun seçiminin bizzat Allah tarafından yapılacağı ileri sürülüyorsa, bu kişi peygamber olur ki, İslâm’a göre kıyamete kadar artık peygamber yoktur.
Bu durumda kimin Allah adına ortaya çıkma hakkı ve yetkisi olabilir? Bu şekilde ortaya çıkanların hepsinin kabiliyet, keramet ve delilleri sadece kendilerinden menkul olmuştur. Hiç kimse bir Müslümanı bu tip ve benzeri çıkışlarıyla İslâm adına ilzam edemez. Bu yollarla Müslümanların başına geçme çabası kesinlikle İslâmî değildir.
Allah işlerin şura ile yürütülmesini emrettiğine göre, her şeyi ve mutlak doğruyu bilen insan modeli yoktur. Hatta işleri böyle yürütmesini bizzat peygamberine bile emretmiştir. O hâlde İslâmî olan husus, insanlara danışmak ve onların umumî iradesine güven duymaktır.
İslâm, Müslümanlardan çağın gerek ve şartlarına, onların genel yararına olmak kaydıyla, sadece kendilerinin değil bütün insanlığın tecrübe ve bilgi birikiminden yararlanmasını istemektedir. Raşit Halifeler ve özellikle Hz. Ömer döneminde ihdas edilen devlet kurumlarının birçoğunun, bu bağlamda Bizans ve Sasanî devletlerinin tecrübelerinden yararlanılarak kurulduğu, kaynaklarda ifade edilmektedir.
Bu durumda hiç kimsenin re’sen ortaya çıkma hakkı olmadığına göre, tebanın işlerini yürütmek üzere rızaya dayalı bir seçimin yapılması şart olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Yani yönetici meşruiyetini insanların rızasına dayalı seçimden alacaktır. Elbette her zaman tek kişi üzerinde rıza birliği yapmak ve seçmek imkânsız bir şeydir. Burada çoğunluk dikkate alınacaktır. Fakat bu seçilen kişi veya organizasyona duyulan güven ve rızanın süre bakımından devamlılığını kimse iddia edemez. Belli bir süre sonra bu güven ve rıza kaybolabilir. Hatta bu hoşnutsuzluk onun yöneticilikten ayrılmasını isteyen bir noktaya ulaşabilir. Böyle bir sonucun sağlanması ise yapılacak periyodik seçimler dışındaki tercihler için çok büyük sıkıntılar meydana getirir. İslâm tarihinde bu tecrübelerin birçok örneği vardır. O dönemlerde genel seçim imkân ve şartları mevcut olmadığından, Müslümanlar hoşnut olmadıkları idarecilere katlanmak zorunda kalmışlardır. Hatta herhangi bir fesada, birbirine düşme ve huzursuzluğa meydan vermemek için sabır ve olgunluk gösterme vazifesi, âlimler- ce yine tebaya yüklenmiştir. Ama bugün genel seçim imkânlarının olması, hem baştaki rızanın (bey’atin) devam edip etmediğinin tespiti, ediyorsa yenilenmesi, etmiyorsa bu beyatin feshedilmesine fırsat vermesi bakımından hem de yapılan işlerin hesabının verilmesi, siyasî tasarruf ve icraatın tasvip edilip edilmediğinin danışılması açısından bunun İslam’a uygun bir yol olduğunu düşünüyoruz.
Klâsik teokrasi teorisinde öngörülen hususlar ile, demokrasi olarak ifade edilen bu usûl arasında İslâm’ın yerinin neresi olduğu bu durumda kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, tarihteki pratik tecrübeler ve modeller, ilzam edici birer İslâmî gereklilikler olarak değil, o dönemlerin sosyal ve kültürel şartlarına bağlı olarak fiilî bir durum olarak ortaya çıkmıştır.
Allah kullarına meşvereti ve danışmayı emrettiğine, bunu yapanları övdüğüne göre, onlardan siyasî iradelerini kullanmalarını da istiyor demektir. Herkesin iradesini ortaya koyabilmesi ve bunun gereğini yapabilmesi, tarihte sadece bazı küçük site devletlerinde mümkün olabilmiştir.
Büyük kitleli tebalar söz konusu olduğunda bu iradelerin devlet yönetimine taşınabilmesi için temsilcilerin belirlenmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Buradan da temsilî demokrasinin pratik çeşitleri olarak parlamento ve başkanlık sistemi geliştirilmiştir.
Bu sistemler, devlet işlerinde siyasî bir görüş ortaya koyma yetkisini sadece temsilcilere devretmek demek değildir. Artık çağımızda katılımcı demokrasi safhasına geçilmiştir. Devlet işlerine dair bir bilgi, görüş ve projesi olan herkes bunu seslendirebi- lir, yetkililere ulaştırabilir ve hatta icraya konması yönünde kamuoyu oluşturma faaliyetinde bulunabilir. Ama sonunda millete hesap verecek durumda olanlar yetkililer olduğu için böyle talepleri dikkate alıp almama, haliyle onların takdirindedir.
TBMM bu bağlamda, millet iradesinin tecelli ettiği, millet adına icra organa (hükümet) destek veren, onu denetleyen, gerekirse görevden alan, bu faaliyetleri için periyodik seçimler yoluyla da millete kendisini denetleten, hesap veren ve uzun tarihî tecrübelerde müşahade ettiğimiz ve meşru kabul edilmiş fiilî yapılanmalarla mukayese edilemeyecek derecede olumlu nitelikleri haiz, din ve vicdan hürriyetinin de teminatı olan milletin hâkimiyetinin tecelli ettiği bir kurumdur.
Meclisimizin kurduğu cumhuriyetimizin 80. yıl dönümü milletimize hayırlı olsun.