Makale

BİR CENNET HAYATINA DOĞRU: Akıl ile Kalbin Uzlaşması

BİR CENNET HAYATINA DOĞRU:
Akıl ile Kalbin Uzlaşması

Prof. Dr. Sadık Kılıç
Atatürk Üniv. İlahiyat Fakültesi

İnsanlık, bir seçkinlik imtiyazıyla ayrılmaktadır, diğer varlık tezahürlerinden... ’Mevcut olmak’ zemininde hepsi eşit iseler de ’var olma kalitesi’ ve ’var oluş boyutu’ yönünden, insanlık ve insan, yüksek nitelikli bir var olma
donanımına sahiptir.

1. Varlık alanları
Cansız varlıklar, hareket ve bilinçten yoksundurlar; kendi kapalı evrenlerine âdeta kilitlenmişlerdir. Bitkiler ise kısmen harekete ve alt düzeyde bir iç yönelişe sahiptirler; bu sayede- ^ dir ki dallar güneş ışığına, kök «, ve kılcal damarlar ise besin kay- * \l\ naklarına doğru bir yönelim v sergilerler. Hayvanlar âlerhinin fertleri ise hareket ve yer değiştirme bakımından önceki iki varlık mertebesinden de üstün bir konumda olup, ayrıca çok gelişmiş olmasa da bir bilinç sahibidirler. Bu bağlamda yavrularına, kendi cinslerinden olanlara karşı sempatik; karşıt ve düşman cinsten olanlara da antipatik bir duygu ve tepki ortaya koyarlar. Ne var ki kendisini geliştirme, dış dünyayı değiştirme, kendi varlıkları hakkında bir bilinç oluşturma yetisinden yoksundurlar! Bütün ’varlık alanları’, yaratılıştan gelen birtakım içgüdüsel yönelimler, bazı basit alışkanlıklar, şartlı birtakım reflekslerle sınırlıdır.
2. Seçkin varlık: İnsan
Cansızlar (cemadat), bitkiler (nebatat) ve hayvanlar (hayvanat) varlık mertebelerinin üzerinde yer alan ’insan varlık mertebesi’ ise bu üç varlık kategorisinin sahip olduğu yetilere ilâve olarak, onu ’kendisi’ kılan bir başka yetiyle donanımlıdır; bu, insanın hem bilinç sahibi olması hem de bilincin, insanla birlikte bütün dış âlemi, yani ’objektif reali- te’yi de konu edinebilme kudretidir. Bir düşünürün ifadesiyle, ’z gücü’... "Bu ’z gücü’ sayesinde insan sadece düşünebilen değil, fakat aynı zamanda düşünmesinin farkında olandır. (...) Ortada sadece sınırlı bir varlık değil, fakat şuurunun şuurunda olabilen bir varlık vardır; yalnızca bir düşünür değil, fakat bizzat kendi düşüncesini gözleme ve tetkik etme yeteneğine sahip bir düşünür. ’Ben’ demeye muktedir olan ve şuuru kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilen..." (E. F. Schumacher, Aklı Karışıklar İçin Kılavuz, çev. Mustafa Özel, İz Yayıncılık, İstanbul, 1990, s. 31.) Bu yeti sayesindedir ki insan, ’açık uçlu’, yani aşkın melekût (metafizik) ve lâhut âlemlerine doğru açılabilme, bu varlık alanlarıyla iletişim kurabilme boyutuna sahip, kısaca; kelimenin tam anlamıyla, ’var olan bir Varlık’tır!
İnsanın bu mümtaz konumuna, kutsal kitabımız Kur’an’da, farklı anahtar deyimlerle vurgu yapılmıştır. Onun bizzat Allah’ın (kudret) eliyle yaratılmış olması, bu seçkinliğinin bir dayanağıdır: "Gerçekten biz, Adem evlâdını şerefli kıldık (kerremnâ); [sebeplerini yaratarak], onları karada ve denizde taşıdık; onlara helâl ve hoş rızklar verdik; ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık" (Isra, 70); "... Benim ellerimle yarattığım [insan]a..." (Sad, 75). Seçkinliğine bir temel olmak üzere, ona, yaratılmış diğer unsurlardan tamamen farklı, tanrısal bir özün; İlâhî aşkın hakikat alanlarına doğru onu uçuran, onu ’kendisi, kendine özgü’ kılan bir mayanın katılması: "Onu iyice biçimlendirip, ona ruhumdan üfleyince, saygınızı göstermek için ona secde ediniz..." (Sad, 72). Ve de işte onu, mahlûkat âleminin yönetici ve kurucu gücü hâline getiren, ’dönüştü- rücülük ve var edicilik sultası’ da denilebilecek olan ’teshîr’ olgusudur. "Görmüyor musunuz ki Allah, göklerde ve yerde olan şeyleri sizin yönetiminize vermiştir (sehhara)?" (Lokman, 20); "Hem geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi (sehhara); diğer yıldızlar da Onun emriyle hizmetinize tahsis edilmiştir (müsehha- rât)..." (Nahl, 12).
3. İnsanın iki kurucu unsuru: Akıl ve kalp
insanın seçkin kimliğini oluşturan bütün özsel değerler, temelde şu iki kurucu unsura irca edilebilir; akıl ve kalp.
a) Akıl
’Akıl’ yetisi, insanın özellikle nesnel varlık alanını kavramada, onu irdelemede; görünür ve algılanır olguların sebep ve neticelerini idrak etmede kendisinden yararlandığı bir gözdür. İnsanın kendi benliğinin bilincine varması bu ’akıl yetisi’ ile gerçekleştiği gibi diğer benliklerin bilincine varması, onlar hakkında bilgiler elde etmesi; bu bilgileri işleyerek geleceğe dair bir takım projeler oluşturması da yine bu akıl sayesinde mümkün olabilir. Şu hâlde akıl, insanın kendisine ait en büyük egemenlik alanı olan zihin dünyasının en temel unsurudur. Hz. Ali’ye tevcih edildiği ifade edilen şu nebevî söz de bu hakikati kısaca vurgular: "Allah, katında akıldan daha değerli - ekrem- olan bir şey yaratmamıştır" (Ei-Cazalî, Ihyöu ulûmi’d-din, 111/14).
Akıl yetisi olmadan insan düşünülemeyeceği içindir ki, kelâm-ı kadîm, bu ışık kaynağının tam bilincine varamayarak ondan yararlanmayanları, bir alt mertebedeki canlılar düzeyine indirgemiştir: "Biz, cehennem için cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki onların kalpleri vardır, ama bu kalplerle idrak etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibi hatta onlardan da ^şaşkındırlar -edall-! işte bunlar, gafletle özdeşleşmişlerdir..." (A’râf, 179). Akıl, nesneler, tenasüpler, rakamlar, maddî algılar dünyalarına doğru nüfuz eden bu karakteri sebebiyle işte, bir ’kılavuz’ (fur- kan) ve hüccet olarak nitelenmiştir. "Ey iman edenler! Siz Allah’a saygı gösterirseniz, Allah size gerçeği yanlıştan ayırt edecek bir anlayış kuvveti verir" (Enfâl, 29); yani, "kalplerinizde, gerçek (el- hakk) ile yanlışı (el-batıl) ayırt edeceğiniz bir kılavuz (hidaye) ve ışık (nur)", (bkz. el-Alûsî, Rûhu’l-Me- ânî, ix/196). Az sonra değineceğimiz üzere, ’kalp’ yetisi gibi, insan varlığının içinde dizayn edilmiş bir dinamodur.
İnsanın seçkin mahiyetini oluşturan akıl gücü, doğasına bağlı olarak, diğer yetileri gibi sınırlıdır. idrak alanlarının muayyen bir yüzeyinde gezinebilmesi yanında, öte yandan bir tedricîlik süreci içinde, kimi zaman da yanılarak bazı sonuçlara ulaşabilmektedir. Öyle ki aklî olan her netice, İnsanî tecrübelerin de gösterdiği üzere, yeniden ele alınabilmekte ve tartışmaya konu olabilmektedir. Yani akıl yetisi, olgular hakkındaki nihaî bilgilere değil, ’şimdilik, kısmî, geliştirilebilir’; hatta ’yanlışlanabilir’ birtakım değerlere ulaşabilmektedir. Yöntemi diyalektik olduğundan, ulaştığı bilgiler de yaklaşık olup, kuşku ve sınamalar üzerine kuruludur; aklın, bu sebeple, herhangi bir bilgi üzerinde kalıcı sükûnete erdiği pek görülmez, insanın genel doğasındaki bu, hep sorgulama, ebedî biçimde tatmin olmama gibi özellikler, en kutlu şahıslar olan peygamberlerde bile gözlemlenmektedir... işte Hz. İbrahim örneği: "Bir zamanlar İbrahim, ’Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?’, demişti. Allah, ’Ne o, yoksa [buna] inanmadın mı?’, dedi. İbrahim, ’Elbette inandım, ama kalbim tam kuşkusuzluk (itmi’nan) hâline ulaşsın diye bunu istedim...’ diye cevap verdi" (Bakara, 260). Bir kere aklın, özü gereği, ’niçin’ ve ’nasıllarla başı belâdadır; istemese bile, niçin ve nasıllar onun hep yolunu kesmekte, böylece onu biteviye tedirginlikler ve yeni arayışların anaforunda tutmaktadır.
Diğer yandan akıl, fıtrî gayesinden sapabil- mekte; ferdî, toplumsal, kültürel ve felsefî birtakım zihin kalıpları ve davranış modellerinin etkisi altında kalabilmekte, bunun sonucunda da, bazı sarih hakikatler, onca apaçıklıklarına rağmen akıl tarafından reddedilebilmektedir. Yadsınamaya- cak olan bu durum, insanın sosyal ve etkilenen bir varlık olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Ama akıl nuru, içten ve muhit tarafından yöneltilen engellerle perdelenmediği ya da saptırılmadığı sürece en üstün gerçeklere ulaşabilecek, İlâhî hakikati anlayabilecektir. Nitekim, "Farabî’ye göre
İnsan, duyular âleminin tesirinden ve sosyal çevrenin telkinlerinden kendini kurtarıp (salt, fıtrî) aklın kılavuzluğuna bırakırsa, yaratılışı gereği madde âleminin üstünde zorunlu varlığa inanır." (Emrullah Yüksel, Kelâm Dersleri, YÖK Matbaası, Ankara, 1986, s. ıo). Şu hâlde, "Sınırlı varlığın istidatları da sınırlı olacaktır!" kabulünün bir sonucu olarak akıl yetisi de sınırlı, gelişmeye açık; merkezî karakteri bakımından ’beşerî oluş’ alanının dışına çıkamayan bir güç merkezidir.
b) Kalp
Gaybî hakikatler, uhrevî yaşam ve bunlara iman gibi insanın gerek ebedî mutluluğunu, gerekse varoluş tablosunu manalı kılan ’büyük ger- çeklikler’e gelindiğinde, aklın sınırlılığı ile yüzleşilir. Çünkü duyular ve fenomenler ötesi manevî, metafizik hakikat mertebeleri, aklın kavrama ve kabul sınırlarının ötesinde yer alıp, onlar ancak bir başka yetiyle, ’kalp yetisi’ ile anlaşılır.
Akıl, nesnel varoluş (şehadet) âleminde bir keşif; bu alan içinde bilgi ve sentez boyutlarına bir işaret, bir kılavuz iken, kalp; bilginin evrilme- si, bir üst varlık basamağına sıçraması ve ’öte’ye yönelmesiyle irtibatlı olup, ’İlâhî aşkın kudrete teslimiyet ve iman’ alanına bir yoldur, bir köprü başıdır!
Kur’ân’da nasıl akıl, ayet konumunda olan her şeyi okumak ve anlamlı bir dizgeye yerleştirmek misyonuyla görevlendirilmiş ise ’kalp’ de, insanın iç kimlik ve benliğinin, derunî hakikatinin, iman ya da inkâr gibi hallerin tahakkuk ettiği nokta olarak takdim edilmiştir. Bütün İnsanî ve ruhî hâllerin tecelli ettiği idrak üssü olmasının yanı sıra, imanın en büyük konusu olan Yüce Yaratıcının varlık ışığının aksettiği ayna da, yine kalptir! Yine kalp, kendisindeki üstün kavrayış ve sezgi yetilerini, derunî duyarlılık donanımını yitirdiğinde, bireyi helâke ve yıkıma da götürebilir. Kur’an’daki pekçok ayetin yanı sıra (Bakara, 774; A. Imran, 7, 8; Maide, 41; A’râf, 101; Enfâl, 2-4, 43, vd.), ŞU iki kutlu söz, insanın benlik ve kimlik olarak kurtuluş ve mutluluğu bakımından ’kalbin merkezî önemini, vurgular gibidir: "Ben (Allah, yerlere ve göklere sığmadım; fakat ben, müttaki ve arınmış... mümin kulumun kalbine sığdım!.." (El-Alûsî, Rûhu’l-Me’ânî, xxn/101); "Bütün benliğinizle beni dinleyin: Bedende, (ruhanî hâllerin ve oluşumların merkezi olarak da işlev gören) bir et parçası (mudga) bulunmaktadır. Eğer o uygun ve elverişli olursa bütün beden de iyi olur, bozuk olursa bütün beden de bozuk olur; bilin ki o, kalptir!. ."(Buharî, Sahîh, İman, 39).
Onun bu varoluşsal ve teleolojik (yüce bir gayeye dönük oluş) niteliği sebebiyle de şehâdet âleminin ötesindeki realitelerin bilgi ve ip uçları, varlık pırıltıları hep kalbe doğru süzülmektedir. Ve kalp, ismiyle uyumlu olarak, objektif ve hissî bilgileri bir dinamo gibi dönüştürür, üst hakikat basamaklarına rapteder; bilgi, nihaî gerçekliklerin sezgisine, giderek de iman hücresi ve dokusu hâline dönüşür...
Çok komplike bir konu olmakla birlikte şunu ifade edebiliriz: Akıl, kümülatif olarak gösterilebilir, ölçülebilir, geliştirilebilir, analiz ya da sentez edilebilir, bu sebeple de sınırlı olan gerçekliklerle ilgilenir; özellikle şehadet âleminin anlamlı bir dizgeye yerleştirilmesi, onun tanzim edilmesi; evrenin ıslahı için akıl olmazsa olmaz bir yetidir. Bir alıcı ve okuyucu olarak, hariçten aldığı bilgileri tasnif ve tanzim eder, onları uygulama alanlarına yönlendirir; ayrıca, ’kalp semaları’na doğru da uygun veriler sunar. Aklın sunduğu verilere açık, hatta onunla dayanışma içinde olan kalp ise hakikatin en üst gerçekliklerine doğru yönelir; insanın nihaî durumuyla ilgili olan iman objelerini konu alır. Kalbin bu işlevini başardığı yerde, bireyin iç dünyası, dış gerçekliği ve bütüncül olarak benliği kurtulmuştur. Kalbi günahlar istilâ eder. Yaratıcı kudret ile olan içsel bağlantılarını koparır, idrâk ve seziş hassasiyetlerini yitirerek kararırsa, işte o zaman bunun adı da mutsuzluk olur, bunalım olur, karanlık olur, sonsuz helâk uçurumlarına yuvarlanış olur, ışıksızlık ve boğuluş olur, inançsızlık karanlığı olur!.. Kalbin çağrı ve yönelişleri işte bu bakımdan hayatîdir... Bu sebepledir ki akıl, kalp rayihası ve melteminden uzak kaldığında delirir, İkbal’in sözcükleriyle, ’çağımızın delirmiş aklı’ hâline dönüşür ki, bu akla gereken ise, ’yaratıcı aşk neşteri’dir, kalbin ünsiyeti ve nûrudur..
4. Mutluluk yolunda, akıl ile kalbin uzlaşması zorunluluğu...
O hâlde, Gazalî’den esinlenerek diyebiliriz ki, akıl ile kalbin işlevleri uyumlu hâle getirilebilirse, ’ışık üstüne ışık’ hâline dönüşürler (bkz. Ebû Hâmid Al-Gazzalî, Itikad’da Orta Yol, çev. Kemal Işık, Ank. Univ. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara-1971, s. 8). Bu ise, Kur’an’ın ebedî çağıldak sözcükleriyle ifade edersek, ’nur üstüne nur’ (Nûr, 35); nurların örtüşmesi ve nurların tabakalaşmasıdır.
İşte insanlık, varlık âleminin madde boyutu ile zihin ve ruh boyutunu uzlaştıramaz; bilme edimini ve bilgiyi salt aklî ve maddî kavrayışlar düzlemiyle sınırlar da, bunların ötesini anlamsız ve yok konumuna indirgerse, varoluş gerçeği eksik anlaşılacaktır. İnsan, salt doku ve iskelet toplamına, indirgenirse, giderek Garaudy’nin yıllar önceki betimlemesiyle "denizle karanın birleştiği sınırda kum üzerine çizilmiş bir yüz resmi gibi", madde ve akıl tek boyutluluğunun yıkıcı dalgalarıyla silinip gidecek, muhtevasız ve manasız bir varlık hâline dönüşecektir. Kalbin ve ruhun kılavuzu, müşahedeler âlemindeki eli ayağı olan akıl, böylece, ’tek gerçek benim vehmi’ tarafından baştan çıkartılarak, Müteal ve metafizik hakikatlerin düşmanlığına yönelecektir. Düz ve sathîleşmiş bir mantık düzeni içindeki insan ve âlem ise hikmet- sizlik, temelsizlik, gayesizlik içine düşecek, insan benliğinde ve dünyada yok oluş kasırgaları, dipsiz uçurumlar oluşacaktır...
O hâlde, akıl ile kalbin, insanın mutluluğu, evreninse sonsuzluğa doğru açılımı temelinde uzlaşması, bambaşka bir sentez ve ufuk çizgisinde buluşması insanlığı bekleyen büyük rüyadır. Bu ne kalp ve ruhun ’akılcılık dogmatizmi’ne ne de aklın ’kalp ve ruh dogmatizmi’ne feda edildiği, yepyeni bir dünya ve toplum inşasını öngören bir rüyadır.
"Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir ışık (nur) verdiğimiz kimse, karanlıklarda kalıp çıkamayan kimse gibi olur mu hiç?" (En’âm, 122).