Makale

Fatiha Tefsiri

Fatiha Tefsiri

Hazret-i Ebû-Hüreyre ’den rivayet olunan bir Hadîs-i şerifinde Resûl-i Ekrem Efendimiz : “Besmele ile başlanmtyan işin güdük olacağını” yine N eb i y y-i Z î - Ş ân Efendimiz Hadîs-i şerifinde “Elhamdülillâh” sözü ile girişilmiyen işlerin eksik” kalacağım beyân buyurmuşlardır. (Feyzü ’ 1-Kadîr, 1938 - 1356 tab’ı, C. 5, S. 13).
Bu sebebledir ki biz de mecmuamıza Besmele ile başlıyor ve Besmele ile başlanan, hamdle devam eden Fâtiha-i Şerife üzerinde birkaç söz söylemek istiyoruz.
Ey Allâh’ın yolunda yürüyen, Resûlu’llâh’ın izinden ayrılmıyan insan!
Ey Dîn-i Mübîn’e îmânla, irfânla, vicdânla bağlanan insan! .
Ey Hak sevgisini halk sevgisinden ütün sayan insan!
Ey Resûl-i Zî-Şân’ı cânından, mâlından, ana ve babasından daha aziz bilen insan!
Allâh’ı unutma, sevgili Resulünün yolundan ayrı yol tutma!
Allâh’ı unutanlar, Resûlünün yolundan ayn yol tutanlar için kurtuluş yoktur.
İslâm Dîni : insana dünyâda selâmet; ukbâda saâdet sağlar. O selâmeti görmiyen, o saâdete ermiyen kimse, ebedî hüsrânına ağlar.
İslâm Dîni : “Takvâ şuûru” dur. İslâm Dîni: “Hakikat nûru” dur. Gönüllerin sükûnu, vicdanların huzuru ondadır.
İslâm Dîni : “Takvâ şuurudur” dedik. Cenâb-ı Hak, Kelâm-i Kadîm’inde şöyle buyurur:
“Şüphe yok ki Allâh indinde en değerliniz takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucürât, 13).
Hz. Ali kerremallâhu vecheh Hazretlerinden nakledilen bir Hadîs-i Şerife göre Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz : “Kur’ân devânın ta kendisidir demiş. Gönül derdleri Kur’ânla, diner; nefis dalgaları onunla siner. Kur’ân’a uyana, Kur’an’daki rûhâniyyet zem- zemesini duyana, göklerden nûr iner.
Kur’ân-i Kerîm : gelişte son kitâbdır; gidişte ön kitâbdır; her işde yon kitâbdır. Şifâ Kur’n’da-
dır. Safâ Kur’ân dadır; vefâ kur’andn’dadır. Esrâr-i ısbfâ ve envâr-i Mustafâ Kur’an’dadır.
Tâat ve itâat erbâbı için beşâret ondadır. Nisyân ve isyân zümresi için beşâret ondadır.
Arınmış ellerle açtığımız Kitâbu’Ilâh’ın başında Fâtiha var. Bu sûre-i celîlenin hiçbir vakit terceme diyemiyeceğimiz ve ancak anlayabildiğimiz meâl-i kerimi şudur :
“Olanca hamd ü sena, âlemlerin Rabbi olan Allah’a. (O) esirgeyip bağışlıyanadır. Din günü-nün sâhibidir. (Ey âlemlerin Rabbi olan, dünyâda kamuyu kayırmak, âhirette inanlıyı inansızdan ayırmak suretiyle esirgeyip bağışlayan, Dîn Gününün sâhibi bulunan Allah!) yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz. Bizi dos doğru yola ilet! Ni’met verdiklerinin yoluna; ne kendilerine gazab edilmişlerinkine, ne de sapıklarınkine!”
“Hiçbir zaman terceme diyemiyeceğimiz meâl-i kerimi” dedik.
Tercemeler meâl olmaktan öteye geçemez. Çünkü : Kur’ân = Nazm-i Çelil -+- Meâl-i Ha- kım’dir. Meâl cüz’dür. Cüz’ : küllün tamâmı değildir.
Müfessir Elmahlı Hamdi Yazır merhûm, Diyânet işleri Reisliğince bastırılmış olan Tefsirinin başına Fâtiha’yı aldıktan sonra şöyle der:

"İlâhi! hamdini sözüme sert-tâc ettim. Zikrini kalbime mi’râc ettim. Kitâbım kendime minhâc ettim. Ben yoktum; vâr ettin. Varlığından haberdâr ettin. Aşkınla gönlümü bî-karar ettin. Inâyetine sığındım, kapına geldim. Hidâyetine sığındım, lûtfuna geldim. Kulluk edemedim, afvine geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet; neş’eni duyur, hakikati öğret! Sen duyurmazsan ben duyamam. Sen söyletmezsen ben söyliyemem. Sen sevdirmezsen ben sevdiremem. Sevdir bize hep sevdiklerini; yerdir bize hep yerdiklerini; yâr et bize erdirdiklerini ! Sevdin, Habibini kâinata sevdirdin. Sevdin deHil’at-i Risâleti giydirdin. Makam-ı Ibrâhim’den Makam-ı Mahmûda erdirdin;Serveri asfiyâkıldın. HâtemiEnbiyâkıldın; Muhammed Mustafâ kıldın.Salâtü Selâ O’na, tahiyyâtüikram hertürlü ihtirâm O,na,O,nunâlü, ashâbüetbâınayâRab!".(HakDîni Kur,ân Dili, C .1,s.7).

Kur’ân-i Kerîm’de 114 sûrevardır.“Fâtiha”ilebaşlar.“Nâs”ile biter. Fâtiha:7 âyettir.
Mekke’de şeref-nâzil olan Fâtiha sûresi’nin başka adları da vardır: ’
1-Seb’u’l-Mesâni(Dâimâ tekrârlanan yedi âyet).
2 -Sûretü’s-salât(namazsûresi).
3 -Suretü’d-Duâ(duâsûresi).
4 -Ummü’1-Kur’ân(Kur’ân’ın temeli).
5 -Hamd sûresi.
6 -Şifâ sûresi.’
7 -Esâs sûre.
8 -Şükr sûresi.

Besmele’yi asıldan sayanlar bulunduğu gibi sûreler arasını ayırmağa yaradığını söyliyenler de var.
Peygamber Efendimiz, Besmele ile başlamıyan işin verimsiz olduğunu beyân buyurmuştur.
“Vesilet’ün-Necât” denilen “Mevlid-Nâme” nin sâhibi Süleyman Dede, eserine :
Allah adın zikr edelim evvelâ vâcib oldur cümle işde her kula beytiyle başlamıştır,
Allâh : Ism-i zâtdır; câmiu * s-sifâthr. Allâh : Vâcibü’l-vücûddur; Vâcibü ’ s-sücûddur. Sâhib-i ih» sân ü cûddur.
Rahmân ve Rahim Esmâ-i Hüsnâ’dandır. Allah’ın Kur’ân-i Kerim’de zikir buyurulan Esmâ-i Hüsnâ’sı 99 dur.
Bir Âyet-i Kerîme : “Allah’ın Esmâ’i Hüsna’sı var. O’nu onlarla çağırın!” der. (A’râf, 179),
Rahmân : Dünyâda, mü’mini de, kâfiri de görüp gözeten, bağışlıyan demektir.
Rahim : Âhirette ise imanlıyı imansızdan ayırarak ve îmânlıyı kayırarak atıfette bulunan, esir- giyen ma’nâsmadır.
Burada bir noktaya işâret etmek İsterim : Gerek Besmele’de, gerek Kur’ân-i Kerîm’de birbirini ta’kîben vârid olan isimler arasında Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın isimleri müstesnâ olmak, üzere atf vâvı yoktur.
O Evveldir; herşeyden öndür; hattâ ön ta’bîri- nin ifâde ettiği zamândan da öndür. Zâhirdir; eşyanın fenâsından sonra o yine bâkîdir. Zâhirdir; kudret-i ilâhiyyesinin zuhûru meşhûd. Bâtındır; eşyâda kemâlât-ı ilâhiyyesinin delilleri mevcûd. Bu evveliyyet ve âhiriyyet-i ilâhiyye; bu zâhiriyyct ve bâtmiyyet-i Rabbâniyye hâdisât ve mümkinâta nisbetledir. Bundan dolayıdır ki aralannda vâv-ı atf gelmiştir. Diğer Esmâ-i Hüsnâ ise Zât-ı Bârî’de mütecellîdir.
Hazret-i Peygaftıber Efendimiz : “Zikrin, Allâh’ı anmanın en üstünü EL-HAMDÜ Ll - ’ LLÂH = Hamd ancak Allah’a mahsûs = demektir.” buyurmuşlardır. ,,
- Yüsürde EL-HAMDÜ Ll - ’ LLÂH, usürde EL - HAMDÜ Ll - ’ LLÂH; verse de EL-HAM- DÜ Ll - ’ LLÂH, vermese de EL - HAMDÜ ,Lİ - LLÂH. I
Hamdi : ba’zı kimseler, kısaca tnedih, yâ’nî öğmek. sûretinde izâh ediyorlar. Arabcada “HAMD” le “MEDH” ayrı kalıblarda ?yni, harflerden terekküb ederse de ma’nâlannda çok fark vardır. Bir. kerre, inşân herşey’i övebilir; bu övüşünde isabetsiz olabilir. Bugün medh ettiğini, be- şeriyyet icâbı yann zemmedebilir.. Halbûki Hamd : yalnız ve yalnız Allâh içindir.
. Zâten Kitâbu’llâh’da “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir” buyurmakla beraber keyfiyyet tasrîh ve tavzih olunmuştur.
Hamd’in Türkçe de dâhil olduğu hâlde hiç bir dilde tâm karşılığı yoktur. Bu da hasâis-i Islâmiyye- dendir. Na’t-i Resul olan A h m e d, Muhammed :,Mahmûd, Hâmid kelimeleriyle Makam-ı M a h m û d ve Livâü ’ ı-H a rri d terkîbleri “Hamd”’ in dayandığı “H,M,D” kökündendir.
Cendbı Hâk fî! “EL - HAMDÜ ’ Ll - LLÂH” dedikten ve,bunu böylece akıl ve idrâk, îmân ve.ir- fân sâhiblerine ta’lîm buyurdukjtan sonra Zâtınıp, Jsm-i, Zâtının, Zât-i Bârîsinin bir sıfatını, “Rabb”
Rabb yalnız Allâh’br. Rabb: “Mürebbî” demektir. “Müfredatü. ’ l-Kur’ân” sâhibi R â ğ i b-i 1 s f a h â n i Rabb kelimesini “Mevcudatın me-sâlih ve umurunu mütekeffil” sûretinde îzâh ediyor. Ancak şu var ki, Arabcada tefa’ul kelimesi tekellüf ifâde eder. Cenâb-i Hak ise tekellüften münezzehtir. Bu i’tibârla “Mevcûdâtm mesâlih Ve umurunu kâfil” demek daha münâsib olurdu. Rabb’in cem’i Erbâb olur ki uydurma ilâhlar, türedi ma’bûdlar ma’nâsınadır. Nitekim Cenâb-i Hak’ Kur’ân-i Kerîm’inde : “Allâh size melekleri ve nebileri birtakım ilâhlar olarak Rabb ittihâz edesimiz diye emreylemez.” der. der. (Âl-lîmran, 80).
Rabb : Rabbu’l - âlemindir. O da Allâhu Te-, âlâ’dır. Başka Rabb yoktur. Âlemîn cemi’dir.’ Müf- redi, âlemdir. Âlem : Kâinâttaki cevher ve arazlar ma’nâsınadır. Âlem kelimesi aslında bilinen şey’in adıdır. Âleme im’anla nazar, inşânı Vahdâriiyyet-i Ilâhıyye’yi tanımağa, anlamağa götürür. Âlemin sayısına onsekiz bin diyenler var. “Kur’ân-i Kerîm’d e âlem kelimesinin avalim sûretinde değil de âlemin şeklinde cemi’lenmesinin âlem sayısının çokluğuna veyâ insâniyyet âleminin de bu âlemler zümresine dâhil bulunduğuna delâlet ettiği düşünülebilir. Cenâb-i Hak Rabbü’l - âlemîn sıfatiyle zâtının iki vasfını daha beyân buyuruyor : Rahmân ve Rahîm. Yukanda Besmele’nin îzâhı münâsebetiyle işâret ettik. Rahmân : “Dünyâda mümin, münkir, fâsık - münafık farkı gözetmeksizin rahmetini, merhametini atıfet ve re’fetini, kerem ve ihsanını herkese bağışhyan”; Râhîm ise “dünyâda iken Sırat-ı Müştekim’e gitmiş olanları âhirette rahmetiyle, merhametiyle, âtıfet ve re’fetiyle, kerem ve ihsâniyle esirgiyen” diye izâh edilmiştir. ,;
“Dünyâ kâfirin Cenneti, mu minin zindânidır *’ buyurulduğu sahih olduğu takdirde şu nükteye işâret olabilir. Şöyle ki: Dünyâ ehl-i küfür ü küfrânm, ehl-i bağy ü isyânın, ehl-i zulüm ü, udvânın Cennetidir. Çünki inşân yarın âhirette dünyâdaki küfrünün’, küfranırim, bağyinin, isyânımn, zulmüriütı ve udvânının cezâsım adi ile görecektir. O hâle göre bu dünyâ Cennet gibi ölmüş olur. Yiiıe yarin âhirette insan, îmânının, irfâmnın, tâât ve itâatiniri, abdiyyet ve ibâdetinin mükâfatını görecektir. Mükâfatlar üstü mükâfat olan Likâ-i Rabbânî’ye riâil olacakür. O hâlde götmüş olduğu ni’niet-i nâîme nişbetle, dünyâ, ni’metleri elbette bir zindân inti-bâıni bırakmış olur.
Bu Hadîs-i Şerîf’i yanlış anlıyanlar ve yanlış anlatanlar düşmanların Islâm Dîni’ne’ hücûm etmelerine kapı açmışlardır. Halbuki : “Dünyâ, âhiretin tarlasıdır. — Dünyâ âhiretin ekeneğidir” denilmiş. .
Tâat eken, gufrân biçer. İsyân diken hüsran biçer.
“Dünyâ bir öğünlüktür. Onu da tâatla geçir!” buyurulmuş.
’ “Sâat-i vahidedir ömr-i cihan
’ Sâati tâate sarf eyle heman”.
Tâat : Sırata Müstakîm’de yürüme ahdi ve cehdidir.
Sıfât-ı Bâri’yi beyân ve i’lân sadedinde Sûre-i Şerife devâm ediyor :
’ “Dîn Günü’nün Mâlikidir." Dîıi Günü : Kitâ- bu, ’ llâh’taki diğer âyât-i kerîme delâletiyle mütte- fikan Kıyâmet Günü demektir. Cenâb-i Hak, Dîn Gününün, Yanut Gününün mâlikidir. Bahtiyar olur o gün o kimse, ki bugün Resûl-i Kibriya’nın silk-imân ye meslekti irfânının sâlikidir.
Allâhu , Teâlâ, yalnız . Dîn Günü’nün değil, maddî, ma’nevî her şey’in mâlikidir. Çünkü O, her şey’in Hâlikıdır.
Dîn: tarik-ı tâhir, şer’-i bâhir, emr-i zâhir demektir;-Bir âyet-i kerimede beyân buyurulduğu üzere: “Allâh indinde dîn ancak İslâm Dinidir.” (Âl-i İmrân, 20).
Ne bahtiyâr insânlanz ki İslâm Dîni’ne maz- har olmuşuzdur. Bu, bir fıtrat-ı insaniye olmakla beraber atâ-yi Rabbânî’dir de..’
Mekke fethinden sonra fetih sevinci ve zafer övücü ile Medine’ye dönerken nâzil olan bir âyet-i kerimede ‘: “Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim.’’ buyuruluyor. (Mâide, 3).
O gün : zevâli olmıyan bir gündür. O gün : akşamı olmıyan bir gündür. O gün : bu gündür. O gün : îsİârri’ın hudûdsuz ikbâli, İslâm’ın nûrlu istikbâlidir.
i Nasr Sûresi’ni Feth-i Mekke ile îzâh etmek yâhiiş değildir; "Fakat ’Allâh’ıri nusrafr’ devamda, fethi kıvâmdadır.. O gün oymak - oymak İslâm Dîni’ne girmek sûretiyle va’d-i İlâhî tahakkuk etmişti. O günden sonra dahi gün geçtikçe Hakîkat-i Tevhîd dünyâya yayıldı ve daha da’yayılacak Ve İslâm Dîni’ne bu def’a da millet - millet* kıt’a - kıt’a girilecektir.
Ey Resûlu 1 llâh’ın Tevhîd saffına da’vet sesini-gönüyle duyan inşân! O da’vete koşup Allâh’m emirlerine uyan inşân!
Allâh’a şükürler olsun ki inşân yaratıldık ve bahtiyâr insânlar olarak müslümanlık câmiasma katıldık.
Bir hadîs-i kudsî’de :
“Ben, salât sûresi olan Fâtiha’yı benim aramla kulum arasında yan yarıya taksim ettim. Yarısı benimdir; yarısı kulumundur. Ve kulumun istediği hakkıdır.” denilmiştir.
Hazret-i Peygamber salla ’ llâhu taâ- lâ aleyhi ve sellem Efendimiz ;
“Kul, Elhamdü li ’ - İlâh der. Allâh. da : Kulum bana hamdetti der.
Kul, Er - Rahmanü’r - Rahîm der. Allah dâ : Kulum beni senâ etti, der.
Kul,. Mâliki yevmi ’ d-Dîn der. Allâh da der ki : Kulum beni temcîd etti. Ve buraya . kadar Benimdir.
• ‘Yalnız Sana kulluk, ederiz ,ve yalnız Senden yardım umarız.’ kavli kulumla benim aramdadır. Sûrenin âhiri ise kulumundur. Ve kulumun istediği hakkıdır.”
“Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden . yardım umarız.” buyurularak gaibden hitâba geçmeğe edebiyâtta iltifât derler.
Kulluk etmek : Ubûdet ve ubûdiyyet ma’nâlarını da câmi’ olarak ibâdetten gelir. İbâdet : Li sân-i şer’de niyyete mütevakkıf olarak, yapılmasında sevâb olan ve Cenâb-"i Hakk’a kurbiyyet ifâ de eden tâat-i mahsûsadır. Tâatse, niyyete müte? vakkıf olsun, olmasın ve kimin için yapıldığı bilinsin, bilinmesin yapılması sevâb olan fiili, yapmaktır. . .
Kurbet niyyete mutavakkıf olmasa bile yapılmâsı sevâb olân fiili kime yapıldığım bilerek, yani yaklaşmak istediği zâtı tanıyarak yapmaktır. Binâenaleyh her ibâdet Allâh’a bir kurbet ve her kurbet bir tâattir. Fakat her tâat kurbet olmaz, ve her kuıbet ibâdet olmaz.
Meselâ : Namaz, oruç, hac, zekât, cihad... gibi niyyet ile meşrût olan fiiller hem ibâdet, hem kurbet, hem tâattir. Amma muhtaçlara yardım etmek, vakıf te’sis eylemek gibi niyyete mutavakkıf olmıyan fiiller hem kuıbet, hem tâattir, fakat ibâdet değildir. .
Şu halde İslâm Dîni’nde ibâdet : İnsanın rû- han ve cismen, zahiren ve bâtınen bütün mevcu- diyyetiyle yalnız Allâh’a yapılan şuurlu bir tâat ve kurbettir.
Evvelâ niyyet şarttır. Niyyetsiz ibâdet olamaz. İbâdet Allah’adır. Ma’bûd Aİlâh’tır. Bundan dolayıdır ki Lâ-ilâhe Illa’llâh kelime-i tayyibesine Lâ-Ma’bûde llla’lîâh ma’nâsını verirler. Bunu Lâ-Maksûde llla’llâh.. ta’kib eder.
“Ancak senden istiâne ederiz; yardım isteriz. Maddi ve ma’nev’î neye muhtaç isek O’nu senden isteriz.” mealindeki âyet-i kerime’ye nazaran avn ve maûnet Allâh’ındır. Taleb bizimdir, âyet-i kerime, bize taleb selâhiyyeti verildiğini gösterir. Allâh vermezse bir hikmeti vardır. Fakır : para görünce çığmndan çıkabilir. Bu takdirde yoksulluk, onun için mahz-i lûtftur. Âyet-i Keri- me’de : “Ancak Sana ibâdet ederim ve ancak
Senden yardan umarım.” denmeyip “ederim, umanz” denilmesi İslâm Dîni’ndeki cem’iyyet rû- hunu, topluluk şuurunu ifâde eder.
“Bize sırat-ı müstakimi göster!” meâlindeki âyet-i kerime’de hidâyet: matlûba isal edecek şeye lütuf ve letafetle delâlet etmektir.
Kur’ân-i Kerim’de : “Allâh’m ni’metini saymağa kalkırşırsan sayamazsın o’nu!” buyurulmuş- tur. (Ibrâhim, 34).
Ayrıca da nice nimet sahibi vardır ki tena’umu yoktur. Ekmeği vardır yiyemez, yese tadını alamaz. In’âm-ı İlâhi asıl budur. Ni’met iki kısımdır : dünyevî, uhrevî. Dünyâ ni’metleri de ikidir : Vehbî, kesbî. Fâtiha’nın ma’nâsı : “hidâyeti dileme ve dalâletten kaçınma” noktasında toplanır.

Bize îûtfeyle İlâhî ulu Din hürmetine!
Nûr-ı Kur’ân-ı Mübîn, feyz-i yakîn hürmetine,

Mazhar-i sırnn olan mutlu zaman hürmetine!
Nûr-i vahyinle dolan kutlu zemin hürmetine!

Kalem-i afvini çek defter-i isyanımıza,
Mustafâ aşkına, Ashâb-ı Güzin hürmetine!

Karadır yüzlerimiz, boştur aman ellerimiz;
Kerem et, merhamet arş-i berin hürmetine!

Bizi Kur’ân-i Hakîmin’den ırak etme aman,
O’nu Senden getiren, Rûh-i Emin hürmetine!

Kemâl Edîb KÜRKÇÜOĞLU


NİYYET HADÎSİ

Hattâb oğlu Emîrü’l-Mü’minîn Ebû-Hafs veccih olanın hicreti, Allah’a ve Resûlü’nedir.
Ömer (radiya ’ llâhu anh) demiştir ki: Resûl’i Hicreti eline geçireceği bir dünyalığa veya nikâh
Ekrem (salla’llâhu aleyhi ve sellem) in şöyle bu- edeceği bir kadına ise hicreti de hicret ettiğinedir.
Bu hadîs-i şerifi muhaddisinden ( = Hadis
Ameller (in = yapılan işlerin kıymeti) niyyet- üstadı) Buhâri ile Müslim, Sahîhayn denilen ve
lere bağbdır. Hemen ancak herkesin niyyet ettiği bu hususta musannef kitaplann en güveniliri olan
eline geçer. Hicreti, Allah’a ve Resulüne müte- kitaplarında rivayet etmişlerdir.