Makale

ORUCUN FARZ KILINMASININ ŞER’Î HİKMETİ

ORUCUN FARZ KILINMASININ ŞER’Î HİKMETİ

NECMEDDİN DİNÇER

Oruç, Müslümanlık binasının ana direklerinden dördüncüsü, yani, îmanın dörtte biridir. Oruç da namaz gibi, bedenî bir ibadettir. Hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Orucun farz oluşu kitap (Kur’ân-ı Kerim), sünnet (hadis-i şerif) ve icma-ı ümmet ile sabit ve muhakkaktır.

Kur’ân-ı Kerim’de Hazret-i Allah “Ey mü’minler, sizden evvel geçen ümmetlere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı, yazıldı, tâ ki oruçla günahlardan sakınasınız”[1] buyurmuştur.

Oruç, ağır ve meşakkatli bir ibadet olduğundan, böyle bir teklifin sadece ümmet-i Muhammed üzerine farz kılındığı ve yükletildiği zannedilerek gocunulmaması ve böyle bir fikre sapılıp ağır gelmemesi için, orucun geçmiş ümmetlere de emrolunmuş eski bir ibadet olduğu âyet-i kerîmede açıkla­narak ehl-i imanın gönülleri tatmin ve omca tergib edilmiştir. Ancak diğer ümmetlerde, orucun şekil ve mikdarı (keyfiyyet ve kemmiyeti) başka başka suretlerde tecellî etmiş olup, İslâm dininde Ramazan ayında olmak üzere, tan yeri ağarmazdan evvel, akşam güneşin batmasına kadar olan müddet içinde, niyet ederek yemekten, içmekten ve cinsî münasebetlerden Allah rızası için kendi istek ve arzusiyle nefsini menetmektir. Hazret-i Peygamber de hadis-i şerifinde “İslâm beş şey üzerine bina olun­muş, kurulmuştur, Allah’dan başka ilâh ve Ma’bud olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek, Ramazan orucunu tutmak”[2] buyurmuştur.

Cenab-ı Hakk’ın kullarına her buyruk (emir) ve yasaklarında (nehiy) bir çok hikmetler ve maslahatlar ve mü’minler için mutlaka faide ve menfa- atlar bulunduğu şüphesizdir.

Orucun farz kılınmasında da İnsanî, ahlâkî, İçtimaî, ruhî ve sıhhî olmak üzre maddî ve manevî pek çok sır ve hikmetler vardır. Bunlardan en mühimlerini birer birer beyân edeceğiz:

Oruç, insanı ittikaya sevkeder:

Âyet-i kerimede emr-i celîli ile beyan buyrulduğu üzere, oruç, nefsi Allah korkusuna ve günahlardan sakınmaya alıştırır, kötü ve fena temayülleri, nefsânî ve havaî duyguları kökünden söker defeder. Zira, insanlar (aklî kuvvet) ve (şehvanî kuvvet) denilen iki mühim kuvvet ve iradenin te’siri altında bulunmaktadır. Bunlardan birincisi aklî kuvvet, insanı Cenab-ı Hakk’ın helâl ve mübah kıldığı hayırlı ve iyi şeyleri yapmıya sevkeder, yemek, içmek, hayırlı ve faydalı işler yapmak gibi ki, bunlar, mak­bul ve hayırlıdır. İkincisi şehvanî kuvvet ise, helâl ve haram demeyerek nefsi­ne hoş ve güzel gelen ve şahsî menfaatine uygun olan her türlü kötü işleri yapmıya sevkeder, yalan söylemek, koğuculuk ve gıybet etmek, haksızlık ve zulüm etmek, içki içmek, kumar oynamak gibi ki, bunlar zararlı ve şerlidir. İşte oruç insanı fenalıklara sevkeden bu ikinci kuvveti kırıp söndüreceğinden, insanda takvâ, yani Allah’dan korkup günahlardan ve kötülüklerden sakın­mak duygu ve meziyetini uyandırır. Şu halde oruç, nefsi terbiye ve ıslah ederek, inşam günahlardan sakınmaya hazırlar, kâmil ve faziletli ahlâk sahibi olmaya sebeb olur.

Bundan da anlaşılacağı gibi, Cenab-ı Hakk’ın orucu emretmekten muradı, insanların, yemek içmek gibi beşerî ve tabiî ihtiyaçlarım terketmesi maksut olmayip, belki nefis ve iradelerinin terbiye ve tezkiyesine bir vesile olmasıdır. Esasen orucun Allah nazarında (hasen) olması da bundan dolayı­dır, çünkü, Cenab-ı HakFın helâl ve mübah kıldığı ni’metlerden nefsi me­netmek haddi zatında hasen değil ise de, nefsi kahr ve terbiye ile günah ve haram olan şeylerden menetmesi cihetinden hasen olduğundan dolayı oruç da (hasen) sayılmıştır.

İttikâ yani Allah korkusu ile günahlardan sakınıp sevaba yarayacak şeyleri yapmak yolunda gitmek, her ibadet ve amelin başında gelir ve Al­lah’ın rızâ ve sevgisini kazandırır. Kur’ân-ı Kerimde “Sizin Allah indinde en mükerrem ve aziz olanınız ittikası ziyade olanınızdır.”[3] yani Allah’dan, ziyade korkanlarınızdır, buyurulmuştur. ALLAH korkusu, kalbe mahsus bir duygu olması itibariyle onu ancak Allahu Taâlâ bilir, bu ise, Allah korkusunun kalbde mevcut olmasına tevak­kuf eder, esasen bir kimsenin kalbinde Allah korkusu bulunursa, ondan hiç bir fenalık zuhur etmezi Mü’min ve Müslüman olmanın en birinci sıfat ve alâmeti de budur. Müttekı olanlar, dünyada ve ahirette daima huzur ve saadet içindedirler, bunlar için Kur’ân-ı Kerim’de, Cenab-ı Hakk’ın pek çok müjdeli haberleri ve va’dleri vardır.

İttika, inşam dünyada mes’ut kıldığı gibi, ahiret için de en büyük ve hakikî kurtuluş yoludur. Kur’ân-ı Kerimde: [4] “Siz dünyada ahiret için azık, yâni hazırlık yapınız ki, bunun en hayırlısı takvadır” buyurulmuştur.

Resulullah Efendimizden birisi: “Yâ Resulâllah bana hayırlı bir iş tavsiye buyur” diye sorduğunda cevaben: "Takvaya devam et, zira takva her hayrı câmi’dir” buyurmuştur.

Güzel ahlâk sahibi olmayı timin eder:

Orucun, ahlâkı tasfiye ve ıslah bakımından pek büyük ehemmiyeti vardır, yaradılışında şehvanî ve nefsanî kuvvet ve duyguların esiri olarak hayvaniyyet derecesine düşen insanların, oruç, bu behimî duygularım azal­tarak, nefislerini terbiye ve ahlâkım tasfiye ederek, uygunsuz ve İslâmiyyete aykırı olan arzu ve temayüllerine mukavemete alıştırıb fazilet sahibi olmaya, ahlaken yükselmeye sebeb olur. Çünkü, mütemadiyen yiyip içmek, yatıp uyumak hayvanlık icabıdır, fakat oruç tutup az yiyip içmekle, kalbde feyizli ve nuranî duygular zuhur eder, gönlü ve ruhu ziyalanır, kibir ve benlik duyguları kırılır, ihlâs ve istikameti artar, melekleşme sıfatı husule gelir. Esasen devamlı yiyip içmek, gaflet ve uykuyu celbeder, gaflet ise kalbe kasâvet ve zulmet getirir, ibadete mani olur, işte oruç, bu manevî hastalıkları tedavi ederek, an ve temiz, kâmil bir insan haline getirir. Ma’budunun mukaddes emrine imtisal ederek, helâl ve meşru’ ni’metlerden bir müddet mahrumiyyete katlanan bir kimse, artık başkalarının ni’metlerine göz diker mi? Başkalarını zararlandıracak şeyleri düşünür mü? Pek tabii yapmaz.

İçtimaî nizam, ve âhengin muhafazasına sebeb olur:

İnsanlarda, ahlâk mazbut ve ma’neviyyat temiz ve yüksek olmadıkça, İçtimaî nizam yolunda olmaz, oruçla nefis ve iradelerini terbiye edenler, ahlaken mazbut olarak, Allah’ın emirlerine itaat ve yasaklarından çekine­cekleri pek tabu olduğundan, ferdler birbirlerine karşı güzel muamele edip hoş geçinecekleri ve herkes hakkına razı olup, devlet ve millete karşı olan vazifelerini hakkiyle ifa edeceklerinden, memleketin nizam ve ahengi yolun­da gider.

Burada bilhassa şu noktayı belirtmek isteriz ki, eğer insanlar, kalblerine Allah korkusunu yerleştirip, kötülüklerden sakınmayı kendilerine şiar ve prensip ittihaz etseler, o zaman: hırs, hased, kin, iftira, adavet, zulüm ve haksızlık gibi bütün fenalıklar ortadan kalkar, bunların yerine, muhabbet, şefkat, emniyet, itimat, yardımlaşma, kardeşlik, devletin kanun ve nizamlarına itaat ve hürmet gibi iyilikler gelerek, ortalık süt liman olur, kavgalar, nizâlar, boğuşmalar, uğraşmalar, durur, halk mahkeme kapılarında sürün­mekten, ceza evlerinde sefil ve perişan çürümekten kurtulur, herkes işiyle gücüyle, çoluk çocuğu ile meşgul olur, uğraşır, refah ve saadet içinde yaşar, îşte Cenab-ı Hakk’m ve Hazret-i Peygamber’in bütün emirlerinin ve yasak­larının hedefi ve gayesi budur, yoksa oruç tuttum diye sadece aç kalmaları değildir, hemde mü’minlik ve müslümanlığın ma’nâ ve icabları da budur.

Şu hadis-i şerifinde Hazret-i Peygamberimiz “Sizden biriniz tam iman etmiş olmaz, hattâ kendisi için arzu ettiğini diğer mü’min kardeşine istemedikçe”[5].buyurmuştur ki, bu hadîs-i şerîf, insanların birbirine karşı nasıl hareket etmeleri lâzım olduğunu pek açık ve güzel gösteren mükemmel bir düsturdur.

Esasen Kur’ân-ı Kerîm’de “Mü’minler kardeştirler, kardeş olunca öbür kardeşlerinizin aralarını düzeltiniz, Allahu Taâlâ tarafından merhamet olunmaklığınız için Allahın emirlerine muhalefetten korkun”[6] âyet-i celilesiyle bildirdiği üzere Hazret-i Allah bütün mü’minleri birbirine kardeş kılmıştır, çünkü hep mü’minler, iman ve tevhid sancağı altında birleşmiş ve toplanmış, bir ana ve bir babadan doğmuş kardeş gibidirler, böyle olunca hiçbir mes’ele kalmaz, zira kardeş, kardeşine hiçbir zaman fenalık etmez. Bu âyette de Cenab-ı Hak, ittikayı, korkuyu tekrar emrediyor, görülüyor ki, bütün iyilik­lerin, selâmet ve saadetin kapısı ittika, Allah korkusudur. Şu fâni dünyanın muvakkat olan ve her an ölüm sıramızı beklediğimiz dünya hayatında, dinimizin ve kitabımızın, akıl ve mantıka dayanan emirlerini niçin tutmamalıyız? Son nefesimizi verip gözümüzü kapadığımız zaman elimizde ne kalacak, daha ne yapabileceğiz? Bütün iyi ve kötü emellerimiz, arzularımız, güvendiğimiz ve hırs ve tama’la çalışıp tedârik ettiğimiz dünya varlığımız, servet ve samanımız, hep geride kalacak. Götürebileceğimiz sadece bir kaç metre kefen bezinden başka bir şey değildir. Üstelikte bıraktığımız mal ve servetin orada hesabım vereceğiz, nereden ve nasıl kazandığımızdan ve nerelere sarfettiğimizden sorulacağız, malın dünyada azabı, âhirette hesabı vardır, böyle olunca, insafa gelib, Allah’dan korkup kanaatkâr olup, hırs ve tamaı, birbirimizle uğraşmayı bırakıp, güzel ahlâk sahibi olujp, birbiri­mize iyilikle muamele ve kötülüklerden sakınarak kardeş gibi geçinmeyi kendimize prensip edinelim; böylelikle dünyamızı huzur içinde geçirmeye, ahiret için de saadet ve selâmet hazırlıklarına çalışalım.

Şefkat ve merhamet hislerini uyandırır:

Oruç tutan adam, açlığın nefsi üzerindeki acı te’sirini gördükçe, çeşitli mahrumiyetin acılarını tattıkça, yokluk içinde yaşayan fakir ve yoksulları düşünür, göz Önüne getirir, onlara karşı gönlünde merhamet ve şefkat duyguları uyandırarak fakir ve yoksullara, yetim ve âcizlere yardım etmek ister ki, bu, en büyük insaniyyet ve fazilettir. Kendisi de bu yardımından dolayı pek büyük ma’nevî zevk ve neş’e duyar, Allah’ın ihsan ve mükâfatına mazhar olur.

Bu ayın bir adı da “yardım” ayıdır, kardeşin kardeşe yardımı Allah emridir. Her kim bu ayda oruç tutan bir kimseye nafaka verir, yardım ederse, verdiği şey günahlarının affolunmasına ve cehennem ateşinden kurtulmasına sebeb olacağı gibi, o oruç tutanın ecrinden hiçbir şey eksilmeksizin onun ecri kadar da ecre nail olacaktır,

Nimetlerin kadrini bilip şükretmeye vesile olur:

Her şeyin kadir ve kıymeti, yokluğu ile bilinir, oruçla nefsini bir çok nimetlerden mahrum eden kimse, Cenab-ı Hakk’ın türlü nimetlerinin kadrini takdir ederek hem o nimetleri veren Allah’a şükreder ve hem de yokluk içinde çırpman aç ve sefilleri kendi ni’metlerinden doyurmağa çalışır.

Şükretmek, nimetin kadrini bilmek demek olup, Cenâb-ı Hak, "Ni­metlerimin kadrini bilir ve şükrünü eda ederseniz, elbette ben size nimetimi ziyade eder, artırırım, eğer küfran-ı nimet ederseniz zaran size aittir, zira küfredenlere azâbım pek şiddetlidir”[7] meâlindeki âyet-i celilesiyle şükredenlerin nimetlerini artıracağını ve adaletiyle de kullarım şükretmeğe tergib buyurduğunu bildirmiştir. Nimete şükrün farz olduğuna, oruç âyetindeki emr-i Celîli ile de işaret buyrulmuştur.

Sabır ve sebata alıştırır:

Oruçlu kimse, nefsinin arzu ettiği güzel ve lezzetli şeylerden kendini menetmek suretiyle, sabır ve tahammüle alışır, sabretmek, en. büyük bir fazilet ve meziyettir. Çünkü, nefsin arzu ettiği şeylerden, sırf Allah rızası için ve Allah’ın emrini yerine getirmek azim ve iradesiyle çekinerek, bu mahrûmiyet ve meşakkate katlanmak, elbette büyük sabır ve Allah’ın hoşuna giden bir ibadettir.

Sabrın, insanlar için fevz ü felaha, saadet ve selâmete sebeb olacağı, Kur’ân-ı Kerim’de bir çok âyetlerle, mü’minlere tebşir edilmiştir. Oruç tutarak böyle sabra alışanlar, zamanın her türlü ıztırap ve acılarına, haya­tın çeşitli şiddet ve sıkıntılarına karşı da göğüs gerebilmek meleke ve kudretini kazanmış olur.

Peygamberimiz “Oruç sabrın yarısıdır”[8] bu­yurmuştur. Ramazan ayıınn bir âdı da “Sabır” ayıdır, çünkü sabır, mu­vaffakiyet, kurtuluş ve selâmet yoludur.

Kanaat ve tasarrufa alıştırır:

Her gün bol bol hesabsız yeyib içerek israf derecesine varan kimseler, oruçlu hallerinde nefislerinden bir lokma ekmeği, bir yudum suyu esirgemek suretiyle açlığa ve susuzluğa tahammül ederek, kanaat ve tasarrufun, ikti­sat ve tutumluluğun ma’nâsını anlamış olur. Diğer zamanlarda da ölçülü ve kanaatkar hareket etmeye alışmış olur.

Nefsi terbiye eder:

En büyük ve amansız düşmanımız olan şeytanın, mü’minlere karşı kullandığı silâh ve vasıtası nefsimizdir. O büyük düşman, nefsimiz vasıtasiyle bizi daima günah işlemeye ve kötü yollara sevketmeye çalışır. Nefsimize azgınlık, kibir ve gurur gibi kötü duygular telkin eder. İşte oruç tutanlar, nefislerini açlıkla terbiye ederek, bir lokma ekmek ve bir yudum suyun hasretiyle muhtaç ve zaif bir hale, zelil ve hakir bir duruma düşürmüş olurlar. Onun arzularını yerine getirmemekle hem nefislerine hocalık yapan şeytanın uzaklaşmasını ve hem de nefislerinin gurur ve benliğinin kırıl­masını te’min etmiş olurlar.

Hazreti Resulullahdan rivayet olunan bir hadise göre[9], Cenabı hak, her şeyden evvel aklı yaratmış ve ona hitaben, yüzünü bana çevir buyurmuş, akıl çevirmiş, sonra arkanı çevir buyurmuş, akıl çevirmiş söz tutmuştur, daha sonra sen kimsin, Ben kimim buyurmuş, akıl cevabında Sen benim Tanrım ve Halikımsın, bense zaif bir kulunum demiş, bunun üzerine Cenabı Hak, akla, izzetim ve celâlim hakkı için ben senden daha aziz, daha güzel ve sevgili bir şey halketmedim, sen yarattıklarımın bana en makbul ve mu­teberisin buyurmuştur. Sonra nefsi halketmiş ve ona da hitaben bana dön buyurmuş, nefis dönmemiş ve cevap vermemiş sonra ben kimim sen kimsin buyurmuş, nefis cevabında, ben benim, Sen Sensin demiş, bunun üzerine Allah nefsi tam yüz sene cehennem ateşiyle azablandırarak tekrar sormuş yine aynı cevabı verince bu sefer de yüz sene açlık ateşiyle azablandırdık­tan sonra tekrar sorunca bu defa kendisinin kul olduğunu ve Allahın da Rabbisi olduğunu ikrar etmiştir. Bu vakıadan anlaşıldığına göre, nefis gayet zalim, kibir, gurur ve mezmum yani her türlü kötülükleri kendisinde top­lamış bir mahluktur. Onu ancak açlık terbiye ve ıslah ediyor. İşte cehen­nem ateşinden yılmıyan ve ancak açlık ateşine dayanamıyan nefsimizin terbiyesi için oruç farz kılınmıştır.

İnsanı nefsine ve iradesine hâkim kılar:

Oruç tutanlar, bir ay gibi uzun bir zaman, her türlü arzularından kendi ihtiyariyle ve yalnız Allahın emrini yerine getirmek azim ve kastiyle sabretmekle, nefsine hakim ve iradesine sahib olmak meleke ve kudretini kazanmış olur. Böyle insanlar, şeriata ve ahlâka uymayan kötü işlerden kendilerini korumasını bilir, iyi düşünür, iyiyi ve kötüyü seçer, hak ve hakikatten ayrılmaz, aklının uygun gördüğü şeyleri yapar, nefsinin arzu ve heveslerinden sakınır, böylelikle kâmil bir insan olmuş olur.

Allah murakabesini kalbe yerleştirir:

Oruç, tutanın arzu ve vicdanına bırakılmış bir ibadettir. Diğer ibadet­ler gibi açıkta olmayıp, yalnız Allah ile kul arasında gizli bir iştir. Tutup tutmadığını ancak Allah bilir, bunda insanın üzerinde Allah’dan başka hiçbir murakıb ve gözcü yoktur. Binaenaleyh, orucu, başka bir maksat için olmayıp, yalnız Allah’ın emri olduğunu ve başka kimse bilmese ve gör­mese dahi Allah’ın bileceğini ve göreceğini itikat ederek tutmuş oluyor. Bir takım zevk ve arzularını sadece Allah’ın emrine uymak, şeriatına boyun eğmek maksadiyle tam bir ay aralıksız terkediyor, İşte bu düşünce ve inanç oruç tutan kimsenin, kalbinde iman, Allah muhabbeti, Tanrı korkusu, Allah murakabesi yerleştirir. İman ve inancı kuvvetlenir, ruhan kemâle doğru yükselir, dünya ve ahiret saadetinee hliyet kazanır.

Binaenaleyh, oruç, Hakkın murakabesini kalbe yerleştirmek ve sin­dirmek için hakiki bir alıştırma (temrin) tesiri yapar.

Fikir ve idrâk kabiliyetini arttırır:

Oruç, &kıl ve fikri uyandırır, idrak ve zekâya kuvvet verir, gönül ve zihne ziya ve nur bahşeder, Hazret-i Peygamber “açlık (oruç) insanın aklını kuvvetlendirir, gönlünü uyandırır”[10] buyurmuştur. Lokman hekim oğluna nasihatında “Oğlum, eğer mideni daima doldurursan akıl ve fikir uyur, hikmet söner, tembellik verir, gönlün safiyeti kaybolur, dua ve niyaz, zevki gider, zikir ve fikir lezzeti olmaz, kalb katılaşır” demiştir.

Oruç, nefse karşı cihattır:

İslâm dininde iki türlü savaş yani harb ve cenk vardır: birisi büyük savaş, diğeri de küçük savaştır. Büyük savaş, nefs ile olan cihaddır. Küçük savaş da, din ve memleket uğrunda cihaddır. Hazret-i Peygamber, gazala­rının birinden avdetlerinde "Küçük cihaddan büyük cihada döndük” buyur­muştur. Binaenaleyh, İslâm dininde nefis ile savaş, büyük cihat sayılmıştır.

Oruç, haddi zatında açlıkla, Allah’ın helâl kıldığı ni’metlerden nefsi menederek bir müddet mahrumiyyete katlanmaktır. Bu mahrumiyyet yiyecek, içecek bulamamaktan mütevellit olmayıp, sadece kendi ihtiyar ve arzusuyla ve Hakk’ın rızası gibi yüksek bir gayeye müteveccih bir mahru­miyyet olması itibariyle tam bir dinî mücahede ve nefs ile hakikî bir savaştır.

Nefsin türlü taşkın hırs ve arzularını kırar:

İnsan doyduğu zaman, hertürlü arzu duyguları uyanır, kabarır, acık­tığı zaman da bu arzulardan vaz geçer, sükûnet bulur. Hazret-i Peygamber’den rivayet olunan bir hadîs-i şerif de “Kim ki, nefsinin arzu ve galeyanından korkarsa oruç tutsun, zira oruç şehveti keser, söndürür”.[11] Diğer hadis-i şerifde de “Kim ki evlenmek külfetine gücü yeterse evlensin, zira evlenmek gözü haramdan meneder, iffeti de o nisbette muhafaza eder, nikâh masrafına iktidarı olmayan da oruç tutsun, zira oruç şehveti kat’eder, keser.”[12] Buyurmuştur.

Binaenaleyh oruç insanın günahlardan, haramlardan sakınmasına ve­siledir. Haramlardan sakınmak ise farzdır.

Ruhu yükseltir, kalbi olgunlaştırır:

Cenab-ı Hakk’ın kullarına bahşeylediği yükselme ve olgunlaşma sıfatı ki, buna kendi ta’biriyle “kemâlleşme, ulvileşme” denir. Bu sıfata erişmek ve bu dereceyi bulmak için, nefsi her türlü kötü ahlâk ye fena düşüncelerden temizlemek, dünya ihtiraslarından, nefsanî arzulardan uzaklaştırmak lâ­zımdır. İşte oruç bunlar için en birinci ve kuvvetli çaredir. Oruçta öyle bir hassa ve keramet vardır ki, kalbi feyiz ve nur ile doldurur, saflaştırır, gönlü anlaştırır, kötü duygulan değiştirir, ibadet ve taata meylettirir, dünyanın fani zevklerinden vaz geçirerek ebedî hayat olan ahiret endişe­sine, Allah rızasına yöneltir.

Açlık (oruç) Allah’ın bir hâzinesidir, peygamberler ve evliyalar yoludur.

Oruç ile gönül hanesi ma’mur olur, nurlamr, tokluk ile harab olur, paslanır.

Oruç, nefsin zindannı, kalbin gülistanıdır.

“Yüksel ki, yerin bu yer değildir. Dünyaya geliş hüner değildir” ve:

“Padişah konmaz saraya, hane ma’mur olmadan” demişlerdir.

Allahın pek büyük ecir ve mükâfatına nail kılar:

Ramazan ayı, diğer ayların ulusu ve sultanıdır, bu ayda yapılan ibadet ye hayırların sevabı kat kat fazla olur, bu ayda oruç tutanların, hayır ve hasenata rağbet edenlerin ecir ve mükâfatları, Cenab-ı Hakk’ın taahhüt ve te’minatı altındadır. Nitekim, kudsî bir hadis-i şerifde Cenab-ı Hak “Hak celle ve alâ Hazretleri buyuruyor ki, âdem oğlunun işlediği her hayır ve ibadetin sevabı on mislinden yediyüz misline kadar arttırılır, fakat oruç öyle değildir, oruç sırf benim rızam için yapılan bir ibadettir, onun mükâfatını ancak ben veririm, çünkü kulum, yemesini, içmesini ve bütün arzularım benim rızam ve emrim uğrunda terketmiştir.”[13] , Hazreti Allah’ın oruç mukabilinde vereceği ecir ve mükâfatın ne olacağını düşünmek kâfidir. Zira Allah’ın lütuf ve İhsanı, kerem ve inayeti hiçbir şey ile ölçülemez, ashabı kiramdan bazıları Hazret-i Peygamber’e gelerek; “Yâ Resulâllah, bana bir amel tavsiye buyur ki, ben onunla dünya ve ahirette çok hayır ve menfaat göreyim ve beni cennete götürsün” dîye sormuşlar, Hazret-i Peygamber cevabında “Size orucu tavsiye ederim, zira oruç gibi hiçbir ibadet olmaz, onun sevabı için ölçü yoktur, Allah dilediğine kat kat ecir ve mükâfat ihsan eder.”[14] buyurmuştur.

Günahların bağışlanmasına vesile olur:

Oruç, hata ve günahların bağışlanmasına sebeb olur. Hazret-i Peygam­ber hadis-i şerifinde: “Bir kimse farz olduğuna inanarak, Allah rızası için ramazan orucunu tutarsa, geçmiş ve gelecek günahları affolunur, bağışla­nır” [15], diğer hadîs-i şeıifde de: “Farz olduğuna inanarak, Allah’ın emrini yerine getirmek azim ve niyyetiyle ramazan orucunu tutan kimse, günahlarından anasından doğduğu gün gibi temizlenir” [16], diğer hadîs-i şerifde de: “Ramazan ayının evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtulmaktır”[17], buyurmuştur.

Oruç, bedenin zekâtıdır:

Mal, zekâtı verilmekle temizlenir, bereketlenir, artar, hayırlı olur. Oruç da bedenin zekâtıdır, hayatı rahatla geçirir, ömrü bereketlenir, sıhhati daim olur, gönlü ve ruhu nurlanır, dünya ve ahiret selâmet ve saa­detine kavuşur. Hazret-i Peygamberimiz: “Herşeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur”[18] buyurmuştur.

Cehenneme karşı siperdir:

Hazret-i Peygamber: “Oruç, inşam günah işlemekten ve cehenneme girmekten meneder, korur, korktuğundan emin eder, kötülüklere ve Cehenneme karşı kalkan, siper ve kuvvetli kaledir”[19], buyurmuştur.

Rızkı bereketlendirir:

Oruç tutanlar, işinde, gücünde, rızkında çok hayır ve bereket görürler. Çünkü, bu ayın bir adı da “bereket” ayıdır. Hazret-i Peygamber bunu Ramazan öyle bir aydır ki, mü’minlerin rızkı artar, bereketlenir”[20] hadis-i şerifiyle bildirmiştir.

Sıhhî faydalar te’min eder:

Orucun, sağlık ve tedavi bakımından pek büyük önemi vardır, oruç tutmakla, mide ve bağırsaklar boş kalıp, hazım cihazlarının, sindirim aygıtlarının dinlenmesini ve kuvvetlenmesini te’min eder. Mütemadiyen çalışarak yorulan mide ve diğer hazım cihazları, faaliyetlerini azaltarak dinlenir, kuvvetlenir, vazifelerini daha iyi yaparlar. Nasıl ki, uyku ve sükû­netle bütün aza rahatlanıp dinlendiği gibi, midenin de dinlenmeye ihtiyacı vardır. Bu hikmet ve lüzûmu, Cenab-ı Hak kullarına ibadet olarak emret­miştir.

Resulu’llah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Mide hastalıkların evidir, perhiz de deva ve ilâçların başıdır, her hastalığın başı mide dolgunluğudur”[21] buyurmuştur. Nitekim, bir çok hastalıkların tedavisinde, doktorların ^hastaya] perhiz ve diyet tavsiye etmeleri bu esasa mebnidir.

Dünyada en çok yaşayan ve sıhhati daima yerinde olanların pek çoğu­nun, senenin bir çok günlerini oruçla geçirenler ve az yiyib içenler olduğu anlaşılmıştır.

Yine Peygamber Efendimizin; [22] “Oruç tutunuz ki, sıhhat, bulasınız,” hadis-i şerifi, orucun sıhhî hikmet ve kerametlerini açık­lamaktadır.

En meşhur arab tabiblerinden Kelde oğlu Haris’e “En güzel deva nedir?” diye sormuşlar. “Açlığa müdavemet etmek”, “Maraz ve hastalık nedir?” diye sormuşlar, “Acıkmaksızın yemek üzerine yemektir” cevabını vermiştir. Muhammed Yemanî adındaki bir zat: Ben altı şeyi altı sınıf kimselerden sordum, hepsinden de aynı cevabı aldığım için, bütün yıl oruç tutmayı tercih ve ihtiyar ettim: devaların en şifalısını tabiblerden, hikmet kazanmaya yarayan şeylerin en yardımcısını hakimlerden, ibadete yardım edecek şeylerin in faydalısını âbidlerden, zühd ve takvaya kuvvet veren şeylerin en kuvvetlisini zahit ve müttekîlerden, ilim öğrenmeye yara­yan şeylerin en faziletlisini âlimlerden, katık ve gıdaların en güzelini melik ve hükümdarlardan, sordum, cümlesi de birbirinin aynı olarak “açlık ve az yemek” cevabım verdiler, demiştir.

Büyük hakimler, “Tam akıl ve doğru fikir, sıhhatli ve sağlam adamda bulunur.” demişlerdir. Oruç tutmakla ve az yemekle, vücut sıhhat, bulur, kalb ve akıl hurlanır, türlü hastalıklar şifa bulur, rahat yaşanır, ömür de artar. Esasen insanları her türlü de’rt ve meşakkate dûçar eden iki şehvet ve arzudur: Birisi karın şehveti, yani mi’de arzusu, biriside cinsî müna­sebet şehvetidir. İşte oruç bu iki şehvet ve arzuyu tâdil ve teskin eder. Oruç tutmayanlar ve perhize riayet etmeyenler, bu iki şehvetlerinin hırs ve heyecaniyle kıvranıp akıl ve iradelerine hakim olamıyarak, türlü belâ ve isyanlara sürüklendikleri halde, oruç tutub perhize riayet edenler, bun­ların zararından azade olarak rahat yaşamasını bilirler.

Kıyamet gününün şiddet ve sıkıntısını hatırlatır:

Kıyamet günü, mahşer halkının duyacağı sıkıntı ve ıztırabların en şiddetlisi, açlıktır. Diğer sıkıntıları unuturlar ve bir çare bulamayıp ne yapacakla­rım şaşırırlar. İşte oruç tutan kıyamet gününün şiddetini hatırlıyarak Tanrıya olan imanını ve ihlâsını arttırır ve o günün şiddetinden Allaha iltica eder sığınır. Hazret-i Peygamber bir hadis-i şerifinde “Bütün insanlar kıyamet gününde açlık duyarlar ancak enbiya ve dostları ile Recep, Şaban ve Ra­mazan aylarında oruç tutanlar kıyamet gününde ne açlık ve ne de, susuzluk duymazlar, Ümmet-i Muhammedin kıyamet gününde açlık şiddetinden kurtulmaları için oruç emredilmiştir” buyurmuştur.[23] Ve bunun içinde bir hadisi şerifde “Allah indinde açlık ve susuzluktan yani oruç tutmaktan daha sevgili ve kıymetli bir amel ve ibadet yoktur” buyurulmuştur.[24]

Buraya kadar arz olunduğu üzere, orucun farz kılınmasının sır ve hikmet­leri saymakla bitmeyecek kadar çoktur, burada en mühimleri beyan edilmiş­tir. Görülüyor ki Cenab-ı Hak, orucu emretmekle, mü’min kullan için, maddî ve ma’nevî nice sonsuz ni’metler ve iyilikler ye hayırlar murad ve ihsan etmiştir. Ancak bunun kadrini ve kıymetini bilip tutanlara ne mutlu!

Kıymetli Okuyucularımız : İnsan ömrü, çok kıymetli, çok ehemmiyetli, en aziz, en makbul, baha biçilmez, değer kesilmez, telâfisi mümkün olmıyan bir ni’met ve önemli bir varlıktır. Bu en kıymetli cevher olan aziz ömrümüzü yok yere, beyhude yere israf edip geçirmiyelim. Şeref, fazilet, meziyyet ve güzel ahlâk kazanmağa, ölüm ve ahiret âlemi için hazırlığa, kâmil bir insan olmaya çalışıp kendimizi Allah’a ve Peygamber’e sevdirmeye bakalım, Allah ve Peygamber’in gösterdiği yoldan gidelim, yazılanlardan ibret alıp insafa gelelim, ebedî saadet ve selâmet kapısına sarılalım, da­lâlet ve hüsrana sebeb olacak fenalıklardan sakınalım, fanî dünyanın geçici zevk ve arzularına aldanmıyalım, bizi bekleyen cennete ve oradaki türlü ni’metlere ve Cemal-i İlâhîyi müşahede etmek gibi büyük saadet ve kerametlere nail olmıya çalışalım yoksa son pişmanlık ve nedamet hiç fayda vermez, fırsatları kaçırmıyalım.

(Elfırsatü temürrü merre’s-sehâbi) Fırsatlar bu lut gibi geçer gider.

FARZ KILINMASINDAKİ HİKMETE UYGUN ŞEKİLDE ORUÇ NASIL TUTULMALIDIR[25]

Oruç tutmaktan maksad, nefsin terbiye ve ıslahiyle, Allahdan korkup günahlardan ve fenalıklardan çekinmek suretiyle, ahlâkı güzelleştirmek olduğuna göre, nefsimizi yemekten, içmekten ve sair arzulardan men’etti­ğimiz gibi, orucun makbul ve te’sirli olması için şu hususlara da riayet edilmesi lâzım ve şarttır :

  1. — Gözümüzü, Allah’ın menettiği, haram olan şeylere bakmaktan,
  2. — Kalbimizi, Allah’dan uzaklaştıracak kötü düşüncelerden, buğz adavet, kin ve hased gibi fena şeylerden,
  3. — Dilimizi, yalan, gıybet, koğuculuk, iftira ve saire gibi yaramaz şeyler söylemekten.
  4. — Kulağımızı, haram ve mekruh, olan şeyleri işitmekten,

5 — El, ayak ve diğer azalarımızı her türlü fenalıklardan ve günahlar­dan,

6 — İftarda, fazla yiyip mideyi tıka basa doldurmaktan, sakınarak, daima Allah’ı düşünmek, onun rahmet ve azabım gönülden bir an dahi çıkarmamaktır.

Orucu, sadece ağza değil, iç ve dış bütün aza ve beden âlemiyle beraber tutmalıdır ki, işte o zaman hakkiyle ve Allah’ın muradına ve emrine göre, oruç tutulmuş olur, hayrı ve faydası da görülür. Böyle tutulmayan oruçlar için Fahr-i kainat" Efendimiz [26] “Bir çok oruç tutanlar vardır ki, ancak aç kalmaktan başka nasibleri yoktur” buyurmuştur. Zira bunlar oruç tuttukları halde, her türlü haram ve fena şeylerden sakınmazlar, böyle orucun ne sevabı ve ne de ecri vardır, sadece aç ve susuz beklemekten ibaret kalır.

ORUCUN RAMAZAN AYINA TAHSÎS

EDİLMESİNDEKİ HİKMETLER

Kur’ân-ı Kerim’de:[27] “Sayılı günlerde farz kılman oruç. Ramazan ayının orucudur ki, o ayda, hak ve doğru yolu gösteren, doğruyu, gerçeği, eğriyi, yalanı, gösteren Kur’an, nazil oldu” buyrulmuştur. Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığına göre, Kur’ân-ı Kerim’in nüzulü, Ramazan ayında başlamış olmakla, şeref ve kudsiyyet kazanan Ramazan ayı, bü­tün İslâm âlemi ve hattâ bütün beşeriyyet âlemi için en büyük en faziletli bir ay olmuştur. Bu sebeble, orucun böyle bir mübarek ve hayırlı ayda tutulması, Hazret-i Allah tarafından intihab ve ihtiyar buyrulmuştur, hem de bin aydan hayırlı olan Kadir gecesi de bu aydadır.

Orucun, senenin muayyen bir mevsimine tahsis edilmiyerek, değişik mevsime göre tayin edilmesinde de hikmetler vardır: Çünkü ramazan ayı mevsimlere göre değiştikçe, oruç da bazan yaz ve bazan kış mevsimlerine rastlamak suretiyle, her mevsimdeki şiddet ve ihtiyacın te’sirlerini tatmakla, açık ve sefil, fakir ve yoksulların acıklı hallerim daha iyi anlıyarak, onların yardımına koşmak duygusu husule getirir. Aynı zamanda oruç, sadece belli bir mevsime tahsis kılınmış olsaydı; çeşitli iklim ve muhitlerde yaşayan mü’minlerin, günlerin uzaması ve kısalması cihetinden, her memlekette adalet ve müsavat hasıl olmazdı. İşte her bakımdan kullarına karşı daima adalet ve merhamet gösteren Hazret-i ALLAH, iklim ve mevsim farklarını da gözetmek gibi hikmetlerine mebnî, orucu, mevsimlere göre değişen ramazan ayına tahsis ve tayin buyurmuştur.

Hekimin hastayı tedavi hususunda, hastanın mizacına, zaman ve mekânına göre ilâç verip tedavi ettiği gibi, oruç da mevsim ve iklimlere göre, mü’minlerin kalbini ve ruhunu böyle tedavi ve ıslah eder.



[1] Sure: 2 (Bakare), ayet: 183.

[2] Buhari Muhtasarı-Tecrid. c: I s: 24

[3] Sure: 49 (Hucurat), ayet: 13

[4] Sûre: 2 (Bakare)3 ayet: 197.

[5] Et-Tâc c: I, s : 16: Buhârî ve Nevevî.

[6] Sure: 49 (Hucurat), ayet: 10

[7] Sure: 14 (İbrahim), ayet: 7

[8] Terğib-Terhib. c: İ l, s: 208

[9] İhyâ-ü Ulûm şerhi c: I s: 452 ve TefcîrüJt-Tesnîm s: 20

[10] Terğib-Terhib. c: II, s: 231.

[11] Buhari Tecrid. c: V I, s: .303.

[12] Ramuz s: 502

[13] Tecrid c: V I, s: 303; Terğib-Terhib c: II, s: 204; et-Tac. c: II, s: 52

[14] Terğib-Terhib c: II , s: 208; et-Tac. c: II, s: 57.

[15] Terğîb-Terhîb c: II, 3:213.

[16] Terğîb-Terhîb c: II, s: 228.

[17] Terğîb-Terhîb c: II, s: 218.

[18] Terğib-Terhib c: II , s: 208

[19] Terğib-Terhib c: II, s: 204, 206

[20] Terğîb-Terhîb c: II, s: 217.

[21] Terğib-Terhib c: II, s: 232; Ramuz. s: 572.

[22] Terğîb-Terhîb c. II, s. 206; et-Tâc. c: II, s: 57.

[23] Bûstânü’l-Arifin ve TefcîrüJt-Tesnîm s: 20

[24] TefcîrüJt-Tesnîm s: 20

[25] İhyâ-ü Ulûm Esrârü’s-savm, hülâsatan c: I, s: 220

[26] Et-Tâc c: II, s: 70; Terğîb-Terhîb c: II, s: 270.

[27] Sure: 2 (Bakare), ayet: 185.