Makale

Özgürlük Talep eden Bir Dünyada Popüler Kültürün Esiri Olmak

Yard. Doç. Dr. Vejdi Bilgin
U.Ü. İlahiyat Fakültesi

Özgürlük Talep Eden Bir Dünyada
Popüler kültürün
Esiri Olmak

Aydınlanma felsefesinden bu yana, insanın her türlü otoriteden bağımsız olarak dünyayı kurma niyeti her alanda açıkça uygulamaya konuldu. Siyaset, ekonomi, eğitim, hukuk, boş zamanlar ve hatta dinin kendisi bile sadece akıl ve bilim esas alınarak yeniden kurulacaktı.
Din gerçekten de insan düşüncesi ve hayatı üzerinde önemli bir otoritedir, insanı kayıtlar. Ancak üstünkörü genellemeci bir yaklaşımla bütün dinlerin akla ve bilime aykırı olduğunu iddia ederek İslâm’ı da bunun içine dahil etmek doğru değildir. Özellikle 19. yüzyılda zirveye çıkan "bilim-din çatışması" bugün felsefi anlamda o kadar tartışılan ve uzlaşmaz ideolojik tarafları olan bir konu değil. Esasında da bu tartışma Batıya özgü idi, o yüzden İslâm açısından önemli bir tartışma konusu haline de gelmedi. Ancak Ay- dınlanma’nın, bireyin üzerindeki her türlü otoritenin reddedilmesi şeklindeki özgürlük çağrısı felsefî tartışmaları da aşarak bireyin gündelik davranışlara yön verecek bir düzeye geldi. Hepimiz özgür olmak, kendi bedenimiz ve kendi hayatımız konusundaki kararlan kendimiz vermek istiyoruz. "Ben özgürüm!" sloganı 2000’li yılların hemen başındaki bir reklâmın öylesine ifadesi değil, aksine kökleri Aydınlanma’ya kadar giden bir dünya görüşünün ifadesiydi.
Günlük hayatımızda zaman zaman özgür olamadığımız şeklinde bir hisse kapılıyorsak özgürlüğümüzün önündeki engellerin ne olduğunu bir düşünelim. Belki ailemiz, belki dinimiz, muhtemelen toplumsal kurallar ya da hukuk kurallarıdır bunlar. Bu saydığımız şeyler bizi sürekli sınırlandırır; çok önemli bir karar alacaksak asla ailemizden habersiz olmamalıdır. Din, maddî ve manevî yönüyle sürekli bize bazı hatırlatmalarda bulunur, toplum kuralları her zaman bir cendere gibi bizi kuşatmıştır ve nihayetinde hukuk çok sıradan bir maceramızı bile en acımasız bir şekilde sonuçlandırabilir. Hangi birisinden vazgeçebiliriz, hangisini görmezden gelebilir ya da hangisine meydan okuyabiliriz? Hayatımızdan ailemizi, dinimizi, örf- âdetimizi çıkarsak bile yine de en azından hukuk kurallarına uymak zorunda kalacağız. Bu "birey"in karşısındaki en önemli problemdir: Eğer "toplum" içinde yaşayacaksa bazı kurallara uymak zorundadır. Rousseau bunu çok basit bir şekilde formüle etmişti. O’na göre insan mutlak anlamda "özgür" iken toplumsal hayatı kurabilmek için bazı özgürlüklerinden vazgeçmeye razı olmuştu.
Felsefî anlamda düşündüğümüzde, toplum halinde yaşayan insanın "mutlak özgür" olamayacağı bellidir. Acaba "göreli özgürlük" ne derece mümkündür? Toplumsal yaşam açısından en azından hukuk kurallarına bağlı kalarak, bunun haricinde ailevî, dinî, millî hiçbir bağ ile kayıtlanmadan özgür bir şekilde kendi hayatımızı ne ölçüde kurabiliriz? Bu sorunun cevabı bizi iki yeni soruya daha götürecektir.
Birincisi, kişi aile, arkadaş çevresi ve toplum içinde yaşamanın getirdiği sosyal kuralları reddetme ya da görmezden gelmenin getirdiği çatışma ile ne kadar baş edebilir, bunları reddederken hayatın "anlam"ını nasıl kurabilir ve bütün bu çabaları kazacağını düşündüğü "özgürlük" için değer mi?
İkincisi, kişi bütün bunları reddet- se bile acaba özgürlüğünü tehdit eden yeni olgular yok mudur, o bunun farkında olabilir mi ve kendini ne ölçüde koruyabilir?
Bu İkincisinden kast ettiğimiz şudur: Özgürlük genelde geleneksel sosyal kurallardan bağımsız olmak şeklinde anlaşılmaktadır. Bir toplumda, örneğin, büyüklere nasıl davranı- lacağı, bayramda nelerin yapılacağı, sokakta ne şekilde giyinileceği bellidir. Bunlar toplumsal akışkanlık içinde belirlenen, küçük değişimlerle süregelen standart uygulamalardır. Ama hepimizin içinde zaman zaman bir soru belirir: "Niye bunlara uymak zorundayım?" Bunlara uymak istemediğimiz zaman, ya pasif bir tutum içine gireriz, yani mesela bayramda kimseyle tebrikleşmeye gitmez, sokağa hiç çıkmayız ya da farklı bir aktivite yaparız, bayramda tatile gitmek veya sokakta özellikle yırtılmış elbiseyle dolaşmak gibi. Bu farklı aktivasyonu kim belirler? Şüphesiz bunu herkes kendisi belirleyebilir ama herkesin bu gibi konularda farklı, yaratıcı ve özgün düşünebilmesi mümkün değildir, çoğunlukla da oturup bu gibi meselelere kafa yormak istemeyiz. Bu konularda düşünmeye yatkın bazı kişiler yerleşik uygulamadan farklı yeni uygulamaları üretirler ve bize sunarlar. Bizler de "özgürlüğümüzü" kullanarak bize sunulan şeyleri tüketmeye başlarız. "Ben özgürüm!" sloganının ticari bir kuruluşun reklâmında kullanılması aslında paradoksaldır ama aynı zamanda popüler kültürün mantığını anlamak açısından önemli bir örnektir.
Evet, gündelik hayatımızda özgürlüğümüzü tehdit eden önemli bir olgu ile karşı karşıyayız: Popüler kültür. Bir kişi çıkıp da, ben özgürlük aramıyorum, çeşitli duygularımın tatminini arıyorum derse eğer, bu yazının problematiği de ortadan kalkacak. Ancak popüler kültürü üretenler kendi ürünlerini pazarlayabilmek için aslında felsefi bir problem olan "özgürlüğü" bir slogan halinde öne sürdükçe bu yazıların anlamı olmaya da devam edecektir.
Popüler kültür nedir? Popüler kültür, toplumun belirli aralarla gündemini meşgul eden ama sürekli üretildiği için devamlılık gösteren, özellikle kitle iletişim araçlarıyla yayılan, bizim çoğunlukla aktif olarak değil de edilgen olarak tutum takındığımız kültürdür. Bugünün kültürüdür, yarına kalıp kalmayacağı belli değildir ve kitlelerce tüketilip yenisi piyasa sürülür. Türkiye için söyleyecek olursak futbol, televizyon dizileri, popüler müzik, moda, mankenler ve şarkıcıların özel hayatları çerçevesinde şekillenen magazin kültürü buna örnek verilebilir. Bu kültür o kadar üretken bir yapı arz ederken, sıradan bireyler olan bizlerin "Canım, bu da ilgi çeker mi?" dediği şeyler birkaç hafta içinde gündemimize geliverir ve biz- leri aylarca meşgul eder. Ünlü insanların özel hayatları şüphesiz ki her zaman için bir merak konusu olmuştur; ancak popüler kültür üreticileri bize sıradan insanların özel hayatlarını da, hem de neredeyse yirmi dört saatini içine alacak şekilde takip ettirmeyi başarıyorlar. Artık şarkıcılık, oyunculuk, mankenlik gibi meslekleri olan ünlülerin yanı sıra medya ünlüleri de arzı endam etmeye başladı.
Bu programlar karşısında acaba ne derece irade sahibi olunabilir? insanın "tecessüs" duygusuna hitap eden bir programın yapılması şüphesiz ki medya yapımcıları açısından büyük bir başarı olmalıdır. Ancak önemli olan bir başka nokta içinde aşkları, acıları, gözyaşlarını, psikolojik örselenmeleri barındıran bu programlara yayın için rahatlıkla izin verilebilmesi ve her yayın dönemi için bunlara yüzlerce kişinin müracaat etmesidir. Bu programlara katılan kişiler, milyonlarca izleyicinin önünde, daha da özelde aile, yakın akraba ve arkadaş çevrelerinin bakışları altında özel hayatlarını sergileme cesaretini gösteriyorlar. Bu olgu, toplumsal yaptırımın etkisinin önemli ölçüde zayıfladığını gösterir.
Bu programlara katılanlar kısa süre zarfında bir arkadaş, belki bir eş, şöhret ve bunun getireceği paraların vaadiyle karşı karşıyadırlar. Acaba özgürlük bu programa katılmakla mı gerçekleşir katılmamakla mı? Eğer, özgürlük yaygın kabul gören şeylere karşı çıkmaksa, medya hâkimiyeti altındaki dünyamızda da özgürlük buna karşı gelmek olmalıdır. Ama bizler bu paradoksal durumu çoğunlukla göz ardı ederiz, hatta hiç farkına bile varmayız, zira nasıl özgür olmamız gerektiği konusu da bize medyalar tarafından öğretilir.
Herhalde bu yazımızın anahtar cümlesi bu olmalı: "Nasıl özgür olacağımızı da başkaları belirliyor." Üniversiteye başlayan bir gencin annesi, örneğin oğlunun saçlarını yandan taramış ve tıraşlı vaziyette, kumaş pantolonun üzerine bir gömlek ve sonbaharın yanıltıcı havalarına bir tedbir olarak sırtına atacağı sıfır yaka ince bir kazakla okuluna gitmesini arzu ederken, lisenin standart biçimdeki kıyafetlerinden sıkılmış erkek (ya da kız) artık özgür olduğunu dışa vuracak kıyafetler giymek arzu eder. Bu özgür kıyafetler değişik saç ve sakal biçimleri, kolye, yüzük, küpe gibi aksesuarlar, belde duramayan kimisi yırtık pantolonlar şeklinde karşımıza çıkar. Aslıda genç annesinin tercih ettiği kıyafetleri giyerken ne derece özgür değilse bu kıyafetleri giyerken de aynı şekilde ama belki de daha yüksek derecede özgür değildir. Çünkü bunların hiçbiri kendi özgür iradesiyle belirlenmiş, tasarlanmış değildir; aksine bir grup modacı tarafından üretilmiş, çeşitli gençlik gruplarının sembolü olmuş, kendi çevresinde standartlaşmış kıyafetlerdir. Genç arkadaş çevresindeki herkesin bu tür kıyafetlerden birine büründüğünü gördüğünde ailesine karşı gelmeyi daha kolaylıkla tercih etmektedir, "özgür iradesi" arkadaş çevresine ve hâkim modaya karşı gelmeye güç yetiremez.
Dolayısıyla toplum içinde yaşıyorsak mutlak anlamda özgür olamadığımızın bilincinde ama aynı zamanda bizim irademizi daha da sınırlandırmak isteyen güçlerin farkında olmalıyız. Popüler kültürün bizi dönüştürücü etkisinden kendimizi kurtarmamız nasıl mümkün olacaktır?
1990’lara kadar Türkiye’deki dindar camia popüler kültürün birey üzerindeki etkilerinin farkındaydı ve dindar fertlere bu konuda bir bilinç verilmeye çalışılıyordu. Ancak bu tarihten sonra bir kırılma oldu ve bu camiaya ait medya kuruluşları birer birer ortaya çıktıkça ve geniş kitlelere seslenmeyi hedefledikçe kendileri dönüşüme uğradılar. Bir başka ifadeyle popüler kültürle, onun kendi silahı olan medya ile mücadele etmek bir fayda vermediği gibi, onları da bunun bir parçası haline getirdi. 1990 öncesi popüler kültürün hâkimiyeti toplumumuz üzerinde nispeten azdı, özel televizyon ve radyo kanallarının serbest bırakılmasıyla -doğal olarak- popüler kültür modern batı toplumlarına benzer bir biçimde hâkimiyet alanını genişletti ve derinleştirdi. Popüler kültüre karşı bir bilince sahip olan dindar camia da bu bilincini kaybetmeye başladı.
Gerçekçi olarak düşünmek gerekirse, bugün "Televizyonlarımızı kapatalım!" şeklindeki kampanyaların yaygın kabul görmesi mümkün değil. İslâm ahlâkçılarının ideal olarak karşımıza sunduğu ve hayatımızın her alanında ilim, ibadet ve topluma faydalı işlerle meşgul olma, "malayani" şeylerden uzak durma anlayışı da yaygın olarak uygulanabilir değil. İslâm’ın popüler kültüre yaklaşımının temelinde vahyin ilk yıllarına uzanan olaylar vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara İslam’ı anlatırken, bir kervan gelse insanlar oraya koşturur ya da şairlerin eğlenceli sözlerini dinlemeye giderlerdi, insanın, netice olarak "insan" olduğunun farkında olan Peygamberimiz meşru ölçülerde birtakım eğlenceler düzenlemelerine ya da bunları izlemeye izin verirdi. Ancak İslam, hayatın merkezine "Allah’a ve buna bağlı olarak kendimize, ailemize ve topluma karşı olan yükümlülükleri" koymak suretiyle bir düzenleme yoluna gitmiştir. Gündelik sıkıntılardan uzaklaşmak, zihnini dinlendirmek, rahatlamak isteyen mümin buna yönelik bir takım eylemlerde bulunurken, sürekli olarak zihninin bir köşesinde varoluşunun temel gerekçesine yönelik kaygıları da taşımak zorundadır. Zaten günün belirli aralıklarına yayılmış olan namazın bir gayesi de bu bilinci diri tutmaktır.
Bugün için baktığımızda popüler kültürün dönüştürücü etkisinin bütün devrimlerden daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Magazin sohbetlerimizi, diziler aile içi iletişimimizi, astroloji insanları değerlendirme biçimimizi, tuttuğumuz takımın başarısı psikolojimizi, moda beğenilerimizi belirler. Dindar birey için bir tehlike de, popüler kültürün yaygın taşıyıcısı olan kitle iletişim araçlarının ya da sembollerin aynı zamanda modernlikle özdeşleştirilmesi, dolayısıyla bunlara karşıt bir tavır içinde olmanın modern olmamakla ya da estetikten yoksun olmakla suçlanmaya sebep olmasıdır. Hâlbuki popüler kültürün göstergelerinin altında, çoğunlukla dinî ve millî değerlerle örtüşmeyecek bir düşünme biçimi yatar. 1990’lu yıllarda Arap dünyasından bir müftü sivri topuklu ayakkabı giymenin caiz olmadığını söylemiş, konu ülkemizin medyasına alaycı bir yaklaşımla haber olmuş, müftünün bu çıkışından rahatsız olan bazı dindarlar da "İslam’ın ayakkabının topuğu ile ilgilenmediğini, bunu toplumun örf-âdetinin belirleyeceğini" söylemişlerdi. Herhalde bu yaklaşımı reklâmcılar çok naiv görmüşlerdir. Zira bir reklâmcı için topuklu ayakkabı popüler kültürün önemli araçlarından biri olan cinselliği sembolize etmektedir ve bu her görsel malzemede kullanılmaya çalışılır. Son yıllarda göstergebilim de, özellikle "popüler sanat"ın göstergeleri arkasında yer alan mesajları çözümlemeye yöneldi. Bu yönelişin altında popüler kültürün hayatımızdaki hâkimiyetinin daha da artmasının önemli bir rolü vardır.
Sonuç olarak söylemek gerekirse, bugün ailevî, millî ve dinî birtakım değerlerin yaşatılması ve kendi nesillerine aktarılması konusunda kaygıları olan bireylerin karşılarındaki önemli bir tehdit popüler kültürün hızla dönüştürücü etkisidir. Bu öylesine güçlüdür ki, artık sosyal değerlerimizi yaşatma kaygısı taşıyan insanlar da azalıyor, hatta kaygısı duyulan değerler de bireyler üzerindeki etkisini hızla yitiriyor. Dindar insanlar "çağı yakalamak" gibi muğlâk sloganik söylemlerin peşinde koşarken, aynı zamanda "Toplum değerleriyle varolan bir bütündür." gerçeğinin de sürekli bilincinde olmalıdır.