Makale

Sanat ve Edebiyatımızda AYNA

Sanat ve Edebiyatımızda AYNA

Mustafa Bektaşoğlu

Ayna, arka tarafına ince bir civa tabakası sürülmüş, gayet düz cam levhadır ki, karşılarındaki şeyleri şekil ve renkleriyle aksettirir. Önceki devirlerde insanlara ayna vazifesini gören vasıta su idi. Sonraları madeni düz levhalar parlatılarak ayna gibi kullanıldı. Daha sonraları cam icat olununca arkalarına bir madde sürülerek sırlı aynalar meydana getirildi.
ilk camı Sümerler Basra Körfezi yakınlarındaki Sus şehrinde yapmışlardır. Şişe ve züccac da denilen cam Sümerlerden Mısır’a geçmiştir. Doğulular cam ve aynayı AvrupalIlardan önce tanımışlardır.
ilk sırlı aynalar küçük boyda idi. XVI. Asırda Venedik’te yapılan sırlı aynalar dünyanın her tarafına yayıldı. 1688’de camı eritip levha halinde dökmek suretiyle ayna yapıldı ve 1693’te St. Gobain şehrinde önemli bir ayna fabrikası kuruldu.
O zamandan sonra bütün saray ve evleri aynalarla süslemek moda oldu. XVIII. Asırda ayna modası çok yayıldı. Bütün binaların içlerini aynalarla süslemek âdet oldu ve ayna o zamanın mimarisinde tezyini bir unsur olarak kullanıldı. (Arseven, Celâl Esad, Sanat Ansiklopedisi, 1/141)
Türkler aynaya çoğunlukla bir ibret gözü ile bakmışlar, ona bakarken bir başka derinliği fark etmişler; ondan dinî, ahlâkî dersler çıkararak, edebiyatta, sanatta ve tasavvufta sembol olarak kullanmışlardır. Bakınız şair Fennî Yozgadî berber dükkânında traş olurken saçlarında yeni beliren birkaç ağarmış tel görünce:
"Ben sanırdım ihtiyar ettim diyar-ı gurbeti Bilmedim hayfa ki gurbet ihtiyar etmiş beni."
Deyiverir. Yine aynaya, dünyadaki her şeyin bir yansıma olduğunu fark ederek bakan bir başka şair de şöyle demiş:
"Âyînedir bu âlem her şey Hakk ile kâim Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim."
Atalarımız aynaların arkasını akla gelebilen ağaç, fildişi, demir, gümüş, sedef, altın gibi birçok malzeme ile; oyma, kakma, kesme, kabartma, kalem gibi çeşitli tekniklerle süslenmiş birbirinden güzel ve çok değerli sanat eserleri meydana getirmişlerdir. Meselâ Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan Kanunî Sultan Süleyman’a ait olduğu bilinen aynanın bir hanım eline daha çok yakışacağını düşünebiliriz. Bu fildişi ayna Türk oyma işçiliğinin şaheser örneklerinden biridir. Ona bakıp hayret etmemek ve hayran olmamak elde değildir.(Kuşoğlu, Doç. Dr. Mehmet Zeki, Dünkü Sanatımız-Kültürümüz, 60-61, Ötüken Yay., lstanbul-1994)
Ayna, eski Osmanlı kitaplarında görülen, gözgü ve gözüngü sözleri, Orta Asya’daki eski Türkler’in közgü ve közüngü sözlerinden başka bir şey değildi. Türkler daha Anadolu’ya gelmeden önce, bu sözleri söylüyorlardı.
Yunus Emre bir şiirinde:
"Dost sureti gözgü durur, bakan kendi yüzün görür,
Gelsin o kendisüz gelen ben razımı ana derem."
Anadolu’da Türk kültürünün gelişmesinde önemli rol oynamış olan Harzemşahlar Türk kültür çerçevesinde de, aynaya közgü deniliyordu. Osmanlı Türkleri, çok eski bir karakter taşıyan "gözüngü" deyişini de söylemişlerdir. Eski Türklerin közüngü sözü, yalnızca Uygur yazıları ile Ku- tadgu Bilig ve Kaşgarlı Mah- mud’un kitabında geçiyordu. Bu da eski Anadolu kültürünün ne kadar köklü bir Türk hususiyeti taşıdığını göstermektedir. (Ögel, Prof. Dr. Bahaed- din, Türk Kültür Tarihine Giriş, 5/321322, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara-2000)
Aynalarla ışıkların yansıması kanunlarını bulan kişi de Muhammed b. Haşan İbn Heysem’dir. AvrupalIlar buna Alhazem derler. (965’te Bağdat’ta doğmuş, 1039’da Mısır’da vefat etmiştir. Matematik, fizik, tıp üzerine yüze yakın kitap yazmıştır. Eserlerinin çoğu Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Yeni Rehber Ans., 3/91)
Bugünkü Türkçe’de ayna telaffuzuyla kullanılan kelimenin aslı Farsça âyine veya âyene olup âyen "demir" kelimesinden türetilmiştir. Arapça karşılığı mir’at’tır. Bilinen ilk ayna Cilâlı Taş devrine aittir ve milâttan önce VII. Bin yılda Çatalcahöyük’te (Çumra ilçesi yakınında) kullanılmıştır. Volkanik camdan yapılmış olan bu aynanın o günün imkânlarıyla bu derece mükemmel perdahlanmış olması şaşırtıcıdır. Milâttan önce III. Bin yılda Mısırlılar altın ve gümüş, I. Bin yılda da bronz aynalar kullanmışlardır. Mısır’da kadınların dinî törenler süresince ellerinde güneşin sembolü olarak ayna taşıdıkları ve tanrılarına sunulan armağanlar arasında aynanın da yer aldığı bilinmektedir.
islâmi döneme ait aynalar arasında özellikle Selçuklu aynaları dikkat çekmektedir. Selçuklulardan kalma ön yüzleri parlatılmış, arka yüzleri kabartma motiflerle süslü, çapları 6 ilâ 25 cm arasında değişen çok sayıda bronz ayna müzelere intikal etmiş durumdadır. Bu aynalar genellikle yıldızlara ait semboller veya efsanevi hayvan motifleriyle bezenmiştir. Üzerlerinde yazılar, tarih ve sahibinin adı bulunan halkalı aynalar, uğur getirdiklerine inanılan tılsımlı aynalardır ve özel olarak bu amaçla kullanılmak için yapılmışlardır.
Saplı aynalar, günlük hayatta kullanılmıştır. Selçuklulardan kalma çelikten dökülmüş tek örnek, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunmaktadır. Osmanlılar, altın, gümüş, yeşim, demir ve bronzdan yapılmış zengin bezemeli ve çoğunlukla saplı aynalar kullanmışlardır. XVII. Yüzyıla ait bazı altın ve yeşim aynalar, Osmanlı sanatının ölçülü sadelik, zenginlik ve üstün tekniğinin örnekleri olarak Topkapı Sarayı Müzesi’nin Hazine Dairesi’nde sergilenmektedir. (DİA, 4/259-260)
Ayna, bilhassa eşyayı aksettirmesi, bu aksin sadece gölgeden ibaret oluşu, parıltısı, aydınlık ve lekesizliği, saf, cilâlı olması gibi özellikleri dolayısıyla eski edebiyatta mazmun (Nükteli, sanatlı, ince söz.) konusu olmuştur. Divan şiirinde genellikle yüz güzelliği aynaya benzetilir.
Eskiden konak ve evlerde bulunan aynalar, en önemli tezyinattan biri idi. Hanımlar aynaların yardımıyla giyinip süslendikleri gibi, erkekler de sarık sarmak, sarığı düzeltmek, elbiselerinin arkadan duruşlarını gözden geçirmek için aynaya ihtiyaç duyarlardı.
Ayrıca büyük ve süslü aynalar, sahibinin kudret ve zenginlik derecesini gösterdiği gibi, itibarını da arttırırdı. Konak aynalarının en önemlileri, yaldız çerçeveli endam aynalarıdır. Konsolların üstüne konan bu aynalar, konağın tavanına yaklaşırlardı. Bu endam aynalarının bir diğer çeşidi, süslü ve cilâlı iki direk arasına, iki tarafından demir çivilerle tespit edilmiş aynalardır. Direkler ikişer kollu ayakla yere oturtulur, istendiği zaman bu aynalar öne arkaya eğilebilir. Önündeki kimse de kendisini iyice görüp inceleyebilirdi.(Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, 206-207, Tarih Vakfı Yurt Yay., Istanbul- 2000)
Eski İstanbul konaklarında, yalılarında ev eşyasının esasını konsol üzerine konulan aynalar ve pırıl pırıl mangallar teşkil ederdi. Ayrıca muhteşem çerçeveleriyle duvarlara gömülmüş çeşitli endam aynaları eski Türk yapı sanatının başlıca tezyin motiflerindendi. Değil debdebeli konaklarda, yalılarda, en mütevazı bir İstanbul evinde bile endam veya konsol aynası bulunurdu. Boy aynalarının önünde bir de çiçeklik göze çarpardı.
Tasavvufi açıdan ayna: Cahiliye dönemi kaynaklarında ayna ile ilgili ayrıntılı bilgi yoktur. Hz.
Peygamber’in bir kutu içinde; ayna, tarak, sürmedan, makas ve misvak gibi bazı temizlik araçları bulundurduğu, aynaya bakarak saçını, sakalını taradığı ve güzel koku süründüğü bilinmektedir. (Imâdüddin Yahya b. Ebî Bekir el-Âmirî, Behcetü’l- Mehâfil ve Buğyetü’l-Emâsil fî Telhîs el-Mu’cizât ve’s-Sİ- yer ve’ş-Şemâil, 2/1 72, Me- dine-i Münevvere, tarihsiz.) Ayrıca Hz. Ali tarafından rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber’in aynaya bakarken, "Allah’a hamd olsun! Allah’ım, yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir" (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, hadis no: 566) veya Enes b. Mâlik’in rivayetine göre, "Yaratılışımı düzgün kılan, yüzümün biçimini güzelleştirip şereflendiren ve beni Müslüman olarak yaratan Allah’a hamd olsun"(Kenzü’l-Ummâl, 6/693, hadis no: 17442) dediği hadis kitaplarında kayıtlıdır. Bu ve benzeri rivayetlere dayanılarak ahlâk ve âdâp kitaplarında birer temizlik aracı olarak ayna ve tarak kullanmanın, güzel koku sürünmenin müstehap olduğu belirtilir.
Bugün halk arasında geceleri aynaya bakmanın günah olduğuna dair bir kanaat mevcutsa da bunun dini bir dayanağı yoktur.
Hadislerde "ayna" anlamına gelen mir’ât kelimesinin zaman zaman mecazi anlamlarda kullanılması, sonradan tasavvuf düşüncesinde büyük ilgi görmüştür. Nitekim "Mü’min mü’minin aynasıdır" (Mollamehmetoğlu, O. Zeki, S. Tirmizi Tere, 3/367, "Birr", bab 18, hadis no:1994) mealindeki hadis Müslümanların birbirlerine ayna vazifesi gördüklerini ifade eder. Cazali’nin de işaret ettiği gibi; insan, kendisinde mevcut olup doğrudan doğruya göremediği kusur ve hatalarını din kardeşi vasıtasıyla görür. Bunun içindir ki Hz. Ömer kendi kusurlarını Selmân-ı Fârisî’ye sorardı. Mü’min mü’mine kusur ve hatalarını münasip dille söyleyerek ona ayna görevi yaptığı gibi, bazen söz konusu kusur ve hataları kasten kendisi işleyerek ona bunların yanlış olduğunu anlatabilir.
Tasavvufta esas itibariyle huy ve ruh güzelliğine önem verilmekle beraber, şekil ve beden güzelliğine, edep ve erkâna da değer verilmiştir. Çünkü dış için aynasıdır. Şu halde beden ve şekil güzelliğine bakılarak ruh ve ahlâk güzelliğine hükmedilebilir.
Kişinin iç halleri bakımından güzel olduğuna sözü değil, hali şahitlik eder. Ebû Hafs en-Nisâ- bûri’nin müridlerini askeri bir disiplin içinde gören ve edep kaidelerine titizlikle riayet etmelerine şaşıran Cüneyd-i Bağdâdî bu durumu şekle fazla bağlılık olarak gördüğünü söyleyince Ebû Hafs ona "zâhiri edepteki güzellik, bâtınî edepteki güzelliğin yansımasıdır" demişti. Öteden beri sûfiler sadece kalp temizliği ve iyi niyet iddialarına bakmamışlar, daima zahiri hal ve hareketleri iç hallerin aynası saymışlardır. Bâyezid-i Bistâmî, ziyaretine gittiği bir velinin kıble tarafına tükürdüğünü görünce onun davranışındaki bu kusuru iç hallerindeki eksikliğin bir ifadesi sayarak kendisini ziyaret etmekten vazgeçmişti.
Aynülkudât el-Hemedânî, Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın isimleri arasında gösterilen "el-Mü’min" ile "Mü’min mü’minin aynasıdır" anlamındaki hadiste geçen "mü’min" kelimeleri arasında tasavvufi bir alâka kurarak mü’minin aynı zamanda Allah’ı yansıtan bir ayna olduğu sonucuna varmıştır. Ona göre Hak kendini halk aynasında, halk da Allah’ı insan aynasında görür. (DİA, 4/260261.) Başka bir hadise göre Allah insanın kalbine nazar eder(Davudoğlu, Ahmed, S. Müslim Tere., 10/508, "Birr" 33, 34, bab 10), yani kendini kalp aynasında temaşa eder; mü’min de Hakk’ı kendi kalp aynasında seyreder. Mutasavvıflara göre Hz. Peygamber "Beni gören Hakk’ı görmüş- tÜr"S. (Buhari, Tecrid-i Sarih Tere., 12-/278, "Ta’bir", hadis no: 2105; S. Müslim Tere., 10/24 "Rüya" 10, hadis no 2266; S. Tirmizi Tere., 4/133, "Rüya", bab 3, hadis no: 2378) derken, Hakk’ın kendisinde tecelli ettiğini, dolayısıyla kendisinin İlâhî tecelliyi yansıtan bir ayna olduğunu anlatmak istemiştir.
Duvar aynaları asırlar boyunca kahvehanelerin, berber dükkanlarının, hamamların başlıca süslerinden ve ihtiyaç karşılayan eşyalardan biri olmuştur. Bunların bazıları aynalarının çokluğu veya büyüklüğü dolayısıyla Aynalı Kahve, Aynalı Hamam, Aynalı Çarşı gibi isimler almışlardır.
Ayna, hiçbir eşyaya benzemez. Onda; çocukluğun, gençliğin, orta yaşın ve nihayet ihtiyarlayarak bakan, feri kaçmış gözlerin görünmeyen izleri mevcuttur... Sırları yer yer dökülmüş, üstünde rutubetten lekeler peyda olmuş eski aynalarda mes’ut veya bedbaht nazarların hayali yaşar...(Akyavaş, A. Ragıp, Âsitâne, 2/69, TDV Yay., Ankara-2000)