Makale

Mehmet Akif ve Mefkûresi

Mehmet Âkif ve Mefkûresi

İbrahim Ural

Asya, bilhassa İslâm Âlemi için tarihte büyük bir önemi olan 1683 İkinci Viyana Bozgunundan sonra Devlet içinde meydana gelen bozukluk ve gerilmeler devlet ricali ve münevverler tarafından tenkide tâbi tutulmuş ve bu konuda ıslâhat formülleri sunulmuştur. Bu ıslahat formülleri şekle önem veren ve bozulan ahlâkî duruma bir çare getirmeyen yetersiz ve köksüz tekliflerdi.
Tanzimat ile birlikte yeni bir ıslâhat tezi daha sunuluyordu. Bu tez medeniyetçilik tezi idi. Ancak Batıdan neyin alınıp, neyin alınmayacağını idrak edecek şuurlu bir münevver kadrosu mevcut olmadığından, bu tez, kısa zamanda garp taklitçiliğine zemin hazırladı. Garptan pozitif ilim, teknik ve makina alınacak yerde, Avrupa’nın hayat anlayışı ve âdetleri alınıp, benimsenmek yoluna gidildi. Avrupa’nın her bakımdan üstün olduğunun esas kabul edildiği Tazminat Felsefesi mefhumuna ve bilhassa Islâm Dinine karşı aleyhdar düşüncelerin doğuşu bu devirdedir.
İslam âlimleri ve münevverleri gelişen bu tehlikeyi hissederek, İslâmî hakikatlerin, cemiyetin fertlerine tebliğini lüzumlu gördüler. Cemiyetimizin manevî yapısının ve ahlâkının korunması milletimizin istikbâli için şarttı. Bu gaye ile, mütedeyyin gençler (Sırat-ı Müstakim) adlı bir dergi neşretmeye başladılar. (Bu dergi sonra Se- bil-ur Reşad ismini almıştır.) İşte o zaman genç bir veteriner olan Mehmed Âkif de bu derginin yazı kadrosunda idi. Denebilir ki, Sebil-ür Reşad dergisiyle başlanan İslâmî hareket, memleketimizde mecmua yoluyla yapılan dinî neşriyatın en eskisi ve en tesirlisidir.
Gerçi daha önce öteki Islâm ülkelerinde bazı âlimler, Müslümanların uyanması için mecmualar neşretmişler ve irşât görevinde bulunmuşlardı. Fakat bunlar Sebil-ür Reşad hareketi kadar uzun ömürlü ve tesirli omamıştır. M. Âkif ve arkadaşlarının tezi Islâm’dı. Islâm’ın ıslâhatcı ve selefiyyeci anlayışını temsil ediyorlardı. Âkif, Islâm’ı, medeniyete ve terakkiye engel sayan Batıcı ve modernist zihniyetin zıddını müdafaa ediyordu. Âkif’e göre, millî varlığımız Islâm ile kaynaşmış ve sentezleşmiştir. O körükörüne garp taklitçiliğine haklı olarak karşı çıkarken, Batı’dan müsbet bilim ve teknik almanın karşısına çıkıyor, bilakis bunu teşvik ediyor:
"Alınız ilmini garbın, alınız san’atını Veriniz mesâinize hem de son sür’atini"
Âkif, Müslümanların kuvvetli olması için maddeten gerekli imkânlara sahip olmayı lüzumlu görüyordu. Onun cemiyet anlayışı Islâm’ın faziletleri üzerine dayanıyordu. Onun mefkureciliği nazari değildi. Bilakis o bir sosyolog nazarı ile cemiyeti inceliyordu. Fikirlerini şiirleri ile dile getirmişti. Gerçekten Âkif’in (Safahatı) ı İçtimaî şiirlerle doludur. (Küfe) ve (Seyfi Baba) adlı manzum hikâyelerinde Müslümanların yardımlaşma konusundaki gevşekliğinden yakınır.
Âkif, beşik ulemâlığı gibi Islâm bilginlerinin kıymetini düşüren yüzkarası müessesenin muârızı idi:
"Anadan icazetli, çünkü ecdâda çeker Büyüsün bir de sarık, al sana kadıasker!"
Âkif, İslâm’ı fıtrat nizâmı olarak benimsiyor, onu iman ve aksiyon olarak yaşıyordu. Âkif, Kur’an-ı Kerim’in sadece dua için okunmasına karşı idi:
"inmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyle bilin Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için"
Âkif’in gayesi, asırlardan beri her alanda gerileyen ve zayıflayan Müslümanları şuurlandırarak, manevî birlik altında birleştirmek ve hamleci bir kültür hareketini sağlamaktı. Bunun için şunu tavsiye ediyordu:
"Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol"
Âkif, iman ve dâvâsının icabı olarak ümitli ve nikbindi, istiklâl harbinin en buhranlı günlerinde bile imanına güveniyor, İslâm’ın geleceğinden emin görünüyordu. Nitekim Süleyman Nazif’e ithafen yazmış olduğu şiirinin sonunu şu ümitvar beyitle bağlamıştı:
"Saldırsa da Ehl-i Salip ordusu kol kol Üçyüz bu kadar milyon esir olmaz, emin ol."