Makale

Ahlak eğitimi: Yeniden sorumlu insana

Ahlak eğitimi: Yeniden sorumlu insana


Doç. Dr. Mustafa Tekin

İslam’ın temel unsurlarından birinin ahlak olduğu en sık vurgulanan nokta olarak hep dikkati çeker. Hatta klasik ilmihal kitaplarında, itikat ve ibadet konularıyla birlikte ahlaka dair unsurlar da bir bölüm olarak yer alırlar. Ahlak, aslında gündelik hayatın temel parametreleri ve davranış kotlarını vermesi bağlamında kapsayıcı bir ögedir ve insanın Allah, âlem, çevre ve diğer insanlarla ilişkilerini düzenler. Dolayısıyla kapsayıcı, kuşatıcı bir özelliğe sahiptir.

Bugün ahlakın algılanması bağlamında birkaç sorundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan birisi, ahlakı soyut bir biçimde algılamaktır. Soyut ahlak algısı, ahlakı gündelik hayatın düzenekleri içerisinde somut hâle getirememekte ve teorik düzeyde kalmaktadır. “Ahlaklı olmalıyız” söyleminin ötesinde bu ahlakın nasıl bir somut ilişkiler ve davranışlar oluşturacağını/oluşturması gerektiğini bu algı teğet geçebilmektedir. Ahlakla ilgili ikinci bir problem de, onun tamamen bireysel ilişkilerle/işlerle sınırlandırılmasıdır. Böylece sosyal hayatı ve ilişkileri düzenlemesi gereken ahlaki değerler, sosyal olanın dışında kalmaktadırlar. Esasen ahlakın, Allah, âlem, çevre ve insanlararası davranışları ve ilişkileri düzenlediği temel mentalitesi ihmal edildiği için, ahlaka dair bir bilinç ve sosyal ilişkilerde ahlak problemli hâle gelebilmektedir.

Peki bugün içinde yaşadığımız toplumda nasıl bir ahlaki kriz ya da problemler yaşanmaktadır? Öncelikle Allah-insan, insan-dünya (çevre) ve insan-insan ilişkilerinin algılanışı ve hangi temele oturtulacağı ile ilgili ciddi problemler vardır. Bunun tüketimden çevre kirliliğine, şehirlerin inşasından bireyselleşmeye kadar bir dizi sorunlar yumağı içinde somutlaştığını görmekteyiz. Aslında bu problemler bir bakış ve perspektif sorunundan kaynaklanmaktadır. Öncelikle modern zamanlarda varlığın hiyerarşik algısının (Allah (c.c.)’tan başlayarak âlemdeki diğer varlıklara kadar devam eden hiyerarşi) bozulmasıyla Allah-insan ilişkisinin sorunlu hale gelmeye başladığını görmekteyiz. Bunun bir sonucu olarak insanın, davranış modları oluşturma bağlamında Tanrı yerine ikame olmaya çalışması gibi bir durum ortaya çıkabilmektedir. Her şeyden önce, Allah’ın tüm evrenin sahibi olduğu ve insan-evren ve çevre arasındaki ilişkilerde bir referans olduğunu yeniden hatırlamak gerekmektedir. Söz gelimi; faiz ve içki Allah (c.c.)’ın Kur’an-ı Kerim’de kesin olarak haram kıldığı iki unsurdur. Faiz, paradan para kazanmayı ve sömürüyü ortaya çıkarırken, nihayetinde insanlar arası ilişkileri bozmakta, para için insanları köleleştirmekte, gelir ve paylaşımda adaleti bozmaktadır. Bunların da ötesinde insanlığın tüketimi bir yaşam tarzı hâline getirmesi, hazcılığın giderek yayılması, dünyevileşmenin ve israfın artması, Allah inancı faktörünün ahlak bağlamında dikkate alınmamasının bir sonucu gibi görünmektedir. Tüketim, israf ve hazcılığın yayılması, kanaatkârlığı değil gayriahlaki davranışları arttırmaktadır.

Tam da bu noktada İslam’ın insanlar için çizdiği ilişki düzenekleri ve onların sınırlarının tekrar hatırlanması önem taşımaktadır. Bu ilişki ve sınırların toplumda sağlıklı bir ahlaki zeminin oluşması açısından gündeme gelmesi, yaşadığımız toplumda bir ihtiyaç gibi görünmektedir. Klasik İslam literatüründe 32 ve 54 farz olarak formülleştirilen maddeleri burada hatırlamanın tam zamanıdır. 32 farz denilen ve ibadetlerin asgari gerek şartlarını belirten formülasyonun dışında maddeleştirilen 54 farz, bir Müslümanın gündelik hayatındaki sınırları ve davranış modlarını belirtmekteydi. Kur’an kurslarında ve yazın Kur’an öğretiminde eskiden bu formülasyonlar çocuklara öğretilmekte/ezberletilmekte ve bunların hayatın içinde birer ahlak umdesi haline getirilmesi teşvik edilmekte idi. Şimdiki neslin bu konuda oldukça bilgisiz olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu sebeple günümüzde ahlak ve maneviyat eğitiminin buralardan başlaması gerektiğini belirtmeliyiz. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren sahici hedeflerle bu formülasyonların öğretilmesi bir zorunluluk olmalıdır. Tabii ki birçok ahlaki umdenin gündelik hayat içinde davranış ve tutumlara dönüşmesi, onların toplumda teşviki, olumlanması ve ödüllendirilmesi ile direkt ilintilidir. Bundan dolayı ahlaki davranışların yaygınlaştırılmasında hem topluma hem de otoriteye ciddi görevler düşmektedir.

Toplum ve otorite düzeyinde var olan ikircikli tutumların, ahlak dışı davranışları yaygınlaştırdığı bir gerçektir. Toplumsal düzeyde bazan “doğrusu bu ama ne yapalım” türünden ahlaki olan ile fiili ve yaygın olan arasındaki ikilemi ve gerilimi belirten durumlar gündelik hayatın birer gerçeği olmuşlardır. Yine otoritelerin bu konudaki tavrı ve uygulamaları da önemlidir.

Toplum olarak ahlak bağlamında sorunlu görülen noktalardan birisi de ahlakın sosyal boyutu ya da insan-insan ilişkileridir. Bilhassa şehirleşmenin hızla arttığı, nüfusun yaygın bir biçimde kentlere doğru göç ettiği bir zaman diliminde, bu ilişkiler daha da önem kazanmaktadır. Zira ortak ve paylaşılmaz alanların kullanımı, içiçe beraber yoğun yaşama, ilişkilerin birbirine daha çok bağımlı hale gelmesi, ahlakın sosyal boyutunu öne çıkarmaktadır. Hastanelerde, metroda, alışveriş merkezlerinde sıra bekleme, arabaları düzgün park etme, kaldırımlara araba park etme, esnafın sandalye ve masalarını yaya kaldırımlarına koyması, çatışma, haklara saygısızlık, yüksek sesle müzik dinleme, gürültü kirliliği vb. husus birlikte yaşamın umdeleri açısından yaşanan bazı sorunlar olarak dile getirilebilir. Sayıları daha da arttırılabilecek olan bu ve benzer sorunlar, aslında insanlararası ilişkilere nasıl bakıldığına dair de önemli ipuçlarını bize sunmaktadır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, iki araçlık otopark alanına sadece kendi aracını park eden kişi burada bir sorun görmüyorsa, problem zihniyet düzeyindedir ve açıkçası daha da vahimdir. Daha fazla müşteri almak için kaldırım ve yolları sandalye ve masalarla işgal eden restaurant sahibi, insanların haklarını gasp ederek para kazandığının bilincine ermiyorsa, sorun oldukça ciddidir. Dolayısıyla öncelikle zihniyet düzeyinde bir eğitim yapılması zorunludur.

Bugün açıkçası değer ve pratikler arasındaki bağlantı kopmuş; hayatın her alanı birbirinden bağımsız olarak algılanmış; tüm bunların sonucu olarak da birbirleriyle zorunlu bağlar taşımayan ve bütünsellikten uzak bir insan portresi karşımıza çıkmıştır. Namaz ile iş, oruç ile estetik ve nezaket, zikir ile dürüstlük arasındaki değersel ve ahlaki bağlar koparıldığından, karşımıza birbiriyle tutarsız, kopuk kimlikler, parçalar çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Şuayb’ın kavmine ölçü ve tartıda hile yapmamaları uyarısına karşılık (ki bu sadece ölçü ve tartı meselesi değil, dürüstlük ve iş ahlakı anlamına de gelmektedir), kavminin verdiği cevap aslında konuya ışık tutucu mahiyettedir: “Ve ey Kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle yapın, insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. Eğer mümin iseniz, Allah’ın (helalinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinizde bir bekçi değilim. Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.” (Hûd, 85-87.) Ayet namaz, ibadet ve gündelik hayat arasında son derece sıkı bağları vurgulamaktadır. İşin aslı ve özü, dürüstlük, iş ahlakı, adalet, vicdan, merhamet, kanaatkârlık olmadan namaz, oruç ve zikrin bir anlamı yoktur. Özelde ülkemizin genelde İslam dünyasının bugün için en sorunlu alanının tam da bu nokta olduğunu söylemek abartlı bir yargı olmasa gerektir.

Peki bu sorunlar karşısında nasıl bir ahlaki eğitim uygulanmalıdır ya da neler yapılmalıdır? Bunları maddeler halinde şu şekilde sıralayabiliriz.
1. Ülkemizde gittikçe artan bir ahlak krizi vardır. Bu krizin derinleşmesinde, dünyevileşme ciddi bir rol sahibidir. Bu açıdan, öncelikle din algılayışı ve perspektifinin düzeltilmesi bağlamında değer ve zihniyet oluşturma merkezli bir eğitim yapılmalıdır.
2. Toplumun içinde bulunduğu durumu meşrulaştırıcı bir din dili ve üslubu terk edilerek, yaşanan ahlak krizini düzeltmeye yönelik somut olaylar ve örnekler üzerinden yaygın ve örgün bir eğitim verilmelidir.
3. İnsanı Allah, çevre ve diğer insanlara karşı sorumluluklarını hatırlatıcı ve bunları somut örneklerle vurgulayıcı bir anlatımı öncelemek.
4. Kelime-i şehadet, hayatın tümü için bir irade ve sorumluluk vurgusu anlamına da gelir. Kelime-i şehadet, Müslümanların yaptıkları işlerin “Müslümanca” olduğunun mutlak garantisi değildir. Kelime-i şehadeti aslına irca edici anlamıyla yeniden ahlak eğitiminin merkezine almak.
5. Her türden otoritenin (evde baba, okulda müdür, hükümet yöneticisi vb.) icraatlarında ahlaklı davranışı ödüllendirici ilke ve pratikler geliştirmesi önemlidir.