Makale

Coğrafyamız genişlerken yoksullarla bir arada olmak

Coğrafyamız genişlerken yoksullarla bir arada olmak


Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Çağımızda pek çok insan yoksulluk içerisinde yaşıyor. Dünyada yoksulluk ve açlıkla mücadele eden sivil insani yardım teşkilatları olmasına rağmen, çok ciddi anlamda gıda, sağlık ve diğer tabii ihtiyaçların karşılanmasında büyük mesafeler alındığı söylenemez. Hedeflerinde açlıkla da mücadele bulunan Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan raporlara göre dünyada her beş insandan birisi yoksuldur. Filistin’den Sudan’a, Somali’den Kenya’ya, Eritre’den Tanzanya’ya, Uganda’dan Burundi’ye, Moğolistan’dan Arjantin’e, Afganistan’dan Etiyopya’ya varıncaya kadar milyonlarca insan, yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Yoksulluk ve zenginlik eskiden de vardı. Durum, bugünkü kadar yoksulların aleyhine değildi. Bugün insanlığın, yoksulluk ve onun doğurduğu açlık problemini çözecek düzeyde zenginliği ve imkânları vardır. Burada ortaya çıkan asıl mesele; insana saygı, yardımlaşma ve dayanışma değerlerinin ortadan kalkmaya yüz tutması ve gelir dağılımındaki derin uçurumlar ve adaletsizliklerin var olmasıdır. Mesela, dünyada en varlıklı 225 kişinin toplam servetinin % 4’ü ile bütün dünya nüfusunun asgari; gıda, su ve sağlık ihtiyaçları karşılanabilir. ABD ve AB ülkelerinde bir yılda sadece kozmetik ürünleri için harcanan toplam para ile dünya nüfusunun gıda problemi önemli ölçüde çözülebilir. Dünyada bir yılda silahlanmaya harcanan paranın sadece % 1’i ile dünyada varolan açlık sorunu giderilebilir. (Bkz. Avcı, Harun, “Yoksulluğa Karşı Sosyal Dayanışma”, Sızıntı, Nisan 2000, Sayı. 279, s. 132.) Önemli olan burada bütün ülkelerin ve uluslar arası kuruluşların bu sorunları ciddiye almaları ve çözümü konusunda kararlı bir irade sergilemeleridir.

Geldiğimiz XXI. yüzyılın ikinci yarısında hâlâ insanlığın üçte biri, yetersiz beslenmektedir. Bunun sebebi; imkânların kıtlığı mıdır yoksa sevgi ve merhametin yokluğu mudur? Bir Müslüman, yiyeceklerle ilgili düzenlemeleri yapanın Allah olduğuna inanır. Bu bağlamda, bir bölgenin nüfusu ile beslenme kaynakları arasında bir denge vardır. Sorun, bu denge firarisi yaşamaya toplumları sevk eden nedenleri bulup çıkarmaktır. Meseleyi sadece coğrafya ile ilişkilendirmemek gerekir. Sömürgecilik kadar halklarının özgür irade beyanına engel çıkaran kötü yönetimlerin de payı vardır.

Kasalardan önce, gönüller açılmalıdır
Öte yandan, küresel ölçekte yoksulluk sorununa duyarlı olmamak, insanlığımızı yitirmişliğin bir tescili gibidir. Bu manada bugün, modern dünyanın en büyük sorunu, ‘kalpsizlik’tir. Kalbi olmayan bir dünyanın merhameti olamaz. Sevgi ve şefkat gibi değerlerden yoksun, yardımlaşma ve paylaşma ahlakından uzak bir hayat algısı, dolaylı olarak her türlü yoksulluğa davetiye çıkarır. Bu sebeple gönüller sevgi ve şefkatle yoksullara açılmadıkça, kasaların açılması imkânsızlaşır. Değerler alanında ortaya çıkan yoksullukla mücadele vermeden, maddi alanda ortaya çıkan yoksullukla mücadele vermek zorlaşır. Eğer İslam’da varlıklı insanlardan yoksullara doğru akan muazzam bir kıymetler nehri varsa, bunun arka planında sevgi, merhamet ve hasbilik gibi deruni değerler vardır. Acaba, aç olan insanlar, niçin varlıklı olan insanların mahallelerine değil de cami önlerine gelerek dileniyorlar? Onlar da iyi biliyor ki, merhamet ve şefkatli yürekler bu kutsal mekânlarla irtibatı kopmayan insanlardadır. Türkçemizde “Kalpten kalbe yol gider.” şeklinde bir söz vardır. İşte kalpten kalbe, insandan insana irtibat kurmada temel vasıta, şefkat ve yardımlaşma ruhudur. Yardımlaşma ve paylaşma ahlakı, yoksulların sefaletini ve zenginlerin kayıtsızlığını ortadan kaldırır. İnsanlar arasında maddi farkları azaltır ve insanları sevgiyle birbirine yaklaştırır.

İslam’ın gayesi, zenginliği kaldırmak değil, fakirliği bertaraf etmektir. Elbette, yoksulluk ve fakirlik arasında fark vardır. Fakirlik, normal hayat için lazım olan şeylerin yokluğu ve mutlaka lazım olan asgarî miktardan daha az kıymetlere sahip olmaktır. Asgarî miktar ise, kişiye ve ailesine, toplumun gelişme seviyesine ve maddi imkânlarına uygun olarak maddi ve kültürel ihtiyaçların temini için yetecek kıymetler toplamıdır. Toplumun vazifesi, bir eşitlik gerçekleştirmek olmayıp, her şeyden evvel, herkese mutlaka lazım olan bu asgari miktarı temin etmektir. Yoksulluk ise, fakirliğin tam tersi bir durumdur. İslam’ın sosyal tedbirleri, yoksulluğun bertaraf edilmesine münhasırdır. Yoksa mülkiyet eşitliği talebinde bulunmak değildir. Yoksullukla mücadelenin başarılmasında başta sosyal devlet anlayışı olmak üzere, özelde Müslüman zenginlere büyük görevler düşmektedir. Bu problem, ancak, zenginlerin mallarında bulunan yoksulların haklarını tam ve uygun bir biçimde ihtiyaç sahiplerine verdikleri takdirde çözülebilir. (Bkz. Ali İzzet Begoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, çev. Salih Şahin, İstanbul ts., s. 232-233.)

Fütüvvet ahlakının önemi
İslam’a göre insanın görevleri olduğu kadar hakları da vardır. Hatta görevler haklardan önce gelir. Çünkü bir insanın hakkı, aslında diğer insanların üzerindeki görevidir. İnsanlar görevlerine özen göstermeyince haklar da korunamaz olur. İslam toplumu, bir çeşit “mükellefler” toplumudur. Bu mükellefiyetlerin başında, toplumun zayıf ve yoksul bırakılmış kitlelerine karşı görevlerimiz gelir. İslam, toplumsal hayatta yoksulluk sorununu çözmede “fütüvvet ahlakı”nı öne çıkarmıştır. Fütüvvet, insanları, dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmek demektir. Fütüvvet ahlakının temelini kardeşlik hukuku oluşturur. Bir Müslüman, kendisi ihtiyaç sahibi olsa bile, ihtiyacı olan bir Müslüman’ı tercih eder. Onun hasbiliğe dayalı bu anlayışının temelini ilahî öğreti oluşturur: “Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile, yoksul kardeşlerini tercih edip onların ihtiyaçlarına koşarlar. Kim kendi nefsinin cimriliğinden korunursa kurtuluşa ermiştir.” (Haşr, 9.) Hz. Peygamber (s.a.s.) de hadislerinde bu hasbiliği, imanla ilişkilendirir: “Sizden hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini, din kardeşi için de istemediği müddetçe (kâmil manada) iman etmiş olmaz.” (Müslim, Sahih, “İman” 17.) Bir başka rivayette de: “Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da o kimsenin ihtiyacını giderir.” (Tirmizî, Sünen, “Hudud” 3.) buyrulur.

Adalet, güvenin sigortasıdır

Yoksullukla mücadelenin önemli ayaklarından birisi de servet dağılımında adalet ilkesine uygun hareket etmektir. İslam, servet dağılımında adaletsizliğin bütün sosyal hastalıkların temeli olduğu görüşüyle hareket etmiş ve servetin olabildiğince tüm toplum kesimleri arasında hakkaniyet ölçülerine uygun bir şekilde bölüşümünü tavsiye etmiştir. Bir toplumda gelirin % 80’ini % 20’lik bir azınlık paylaşır, gelirin % 20’sini de nüfusun % 80’lik bir çoğunluğu paylaşırsa böyle bir toplumsal yapıda sosyal barış derin yara alır. Yaşadığımız dünyanın pek çok yerinde, gelir dağılımı bakımından ülkeler, bölgeler, iller, meslek örgütleri, eğitim kurumları, iş alanları arasında korkunç uçurumlar vardır. Gittikçe gelir dağılımındaki adaletsizlikler artmakta, bu durum gelir düzeyi düşük kişi, ülke, bölge ve eğitim kurumlarının aleyhine işler bir pozisyon izlemektedir. İçinde yaşadığımız dünyada toplumsal sorumluluk duygusundan uzak yaşayan, parayı nerede harcayacağının, evini nasıl en lüks hâle getireceğinin, iştahını sun’î yollarla artırmak için hangi yiyecekleri sofraya taşıyacağının hesabını yapan, bu hayatı şaşkınca ve sorumsuzca yaşayanlar, ne yazık bazı yoksulları, toplumun huzurunu bozan davranışlara sevk etmektedirler. (Bkz. Avcı, “Yoksulluğa Karşı Sosyal Dayanışma”, s. 133.) Onun için Kur’an-ı Kerim’de Allah’a kullukla, güven ve açlıktan kurtulma arasında bir bağ kurulur. (Bkz. Kureyş, 3-4.) Burada Allah’a kulluktan maksat, adalet ve hakkaniyet temelli bir hukuk düzenine bağlanmaktır. Gerçekten de her türlü yoksulluğun olduğu bir atmosfer, her türlü kötülüğün boy atması için hazır ve mümbit bir zemindir. Örneğin, bugün büyük bir ekonomik kriz yaşayan Arjantin’de hırsızlık % 6,4, cinsel taciz % 6,4; Brezilya’da hırsızlık suçu oranı % 12,2; cinsel taciz % 7,5 artmıştır. (WORLD BANK, 2001: 142, 208-209.) Eğer bir toplumun mevcut kaynakları, bütün toplum kesimleri arasında âdil ve hakkaniyet esaslarına göre bölüşümü gerçekleştirilemez de bazı toplumsal gruplar refah içinde yaşayabilecek şekilde pay sahibi kılınırken, gelir dağılımındaki adaletsizlikten kaynaklanan toplumun diğer kesimleri günlük ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak bir şekilde yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilirse, böyle bir ortamda yoksulluk, ruhi gelişmenin en büyük düşmanı olur. Bazen de bütün toplumu Allah’a karşı sorumluluk bilincinden uzaklaştırarak ruhi gelişmeyi öldürücü bir materyalizmin kollarına iter. Hz. Peygamber’den gelen şu uyarı, bu tehlikeye dikkatlerimizi çeker: “Fakirlik insanı küfre yaklaştıra yazdı.” (Münâvî, Şemseddîn Muhammed, Feyzu’l-Kadîr, Beyrut, 1982, IV, 542.) Ünlü romancı Wictor Hugo’nun dediği gibi, “Aç insan inançlarını yer.” Eğer yoksulluğun ortadan kaldırılmasında üzerimize düşen görevler bihakkın yerine getirilmezse, bundan sadece yoksullar değil, hepimiz, bütün bir insanlık ailesi zarar görür.

İnsanların eşitliği ilkesinin önemi

Yoksulluğun çözümsüz hâle gelmesinin en büyük etkenlerinden birisi, haklar ve hukuk önünde insanların eşitliği prensibinin ihlal edilmesidir. O halde, bu zihniyetin düzeltilmesi gerekir. İslam, insanların; kökte ve gidişte, hayatta ve ölümde, haklarda ve borçlarda, kanun ve Allah huzurunda, dünyada ve ahirette eşit olduğu prensibini getirmiştir. Bütün insanlar Allah’ın birer eseridir ve hepsinin kökü birdir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haberdardır.” (Hucurat, 13.) Nitekim Hz. Peygamber de Veda Hutbesi’nde insanlığın eşitliğini ve ancak üstünlüğün Allah’a karşı sorumlulukları yerine getirmekle sınırlandırıldığını vurgulamıştır: “Siz hepiniz Âdem’in neslindensiniz. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arabın, Arap olmayanlar üzerinde veya Arap olmayanın Arap karşısında üstünlüğü yoktur. Bu üstünlük ancak Allah’tan korkmakla (takva ile) olur.” (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, (çev. S. Mutlu- S. Tuğ), İstanbul, 1969, II, 66.) Gerek yukarıdaki ayette ve gerekse Hz. Peygamber’den gelen bu rivayette, açıkça hukukun üstünlüğü ilkesi ortaya konmuştur. Önemli olan bu ilkenin teoriden pratiğe yansıtılmasıdır.

Yeni bir komşuluk konseptine duyulan ihtiyaç

Görüldüğü gibi yoksullukla mücadelenin çözümünde, fütüvvet ahlakı, adalet ve eşitlik gibi değerler büyük rol oynamaktadır. Bu dinamiklere evrensel ölçekte hayatiyet kazandırmadıkça yoksullukla mücadele sadece lafta kalacaktır. Onun için Kur’an bize büyük bir sorumluluk yüklemektedir: “litekûnû şühedâe ale’n-nâs/insanlara şahit olasınız.” (Bakara, 143.) Şahit kelimesinin anlamlarından birisi de “sorun çözen adam” demektir. O halde, biz Müslümanların gerek yerel ve gerekse evrensel ölçekte bütün insanlığı tehdit eden dünya çapındaki temel sorunlara çözüm üretmek gibi bir sorumluluğumuz vardır. Bu küresel sorunların en yaygın olanları arasında; yoksulluk, gelir dağılımında korkunç adaletsizlikler, cehalet, seçme ve seçilme özgürlüğünden yoksunluk, ifade özgürlüğünün olmayışı, cinsiyet ayrımcılığı, kadın ve çocuklara karşı şiddet kullanma, etnik ve mezhepsel çatışmalar gelmektedir. Evrensel bir dinin mensupları olan bizler, modern dünyanın ürettiği problemlerden “bana ne” mazeretine sığınarak kaçamayız. Eğer asrın idrakine İslam’ı söyleteceksek, bu sorunlara cevaplar bulmamız gerekmektedir. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız bu küresel sorunların en meşhurlarından birisi “yoksulluk” sorunudur. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığımız her sene ramazan ayı için acil durumlar taşıyan yerel veya evrensel bir sorunu tema olarak seçmektedir. Bu yıl ramazan ayı için seçtiği “komşuluk” teması yoksullukla ilişkilendirilmiş ve “her evden bir fitre bir iftar Afrika”ya kampanyasıyla sorunun çözümü yolunda adım atılmıştır. Hiç şüphesiz gündem belirleme anlamına gelen bu çağrı, ülkemizde kısa sürede bir merhamet soluğuna dönüşerek meyvesini vermiştir. Aynı zamanda bu çağrı, modern zamanların yeni bir komşuluk konseptine olan ihtiyacını da ortaya çıkarmıştır. Bu soylu ve erdemli çıkış, genişleyen coğrafyamızın bize yüklediği tarihi bir sorumluluktur. İslam yoksullukla mücadelede ne din, ne mezhep ve ne de etnik köken farkını dikkate alır. O, bütün insanlığı Âdem’in çocukları olarak görür. Bu konuda Hz. Peygamber’den gelen şu uyarı çok çarpıcıdır: “Komşusu aç iken bunu bildiği halde kendisi tok yatan kimse, gerçekten iman etmiş olamaz.” (es-Suyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekr, el-Câmiu’s-Sağîr, Kahire ts. II, 228.) Dikkat edilirse bu rivayette “komşu” kavramının ne dinî ve ne de etnik yapısı söz konusu edilmiş, doğrudan “insana saygı” temelli bir yaklaşım sergilenmiştir. Kaldı ki, “uzak komşu” kavramı bizzat Yüce Yaratıcı’nın şu ilahi mesajında söz konusu edilmiştir: “Onun için Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa, 36.) Artık komşuluk kavramını maddi mesafe olarak kendi evlerimize uzaklık ya da yakınlık olarak belirlemek mümkün değildir.

Çağımızda küreselleşme; bilgi, sermaye, eşya, politika, din ve ekonomi alanlarında sınırları oldukça aşan bir boyut kazanmıştır. Uzaklık kavramı izafileşmiş, zaman ve mekân anlamını yitirmiştir. Uzak bölgeleri birbirine bağlayan dünya çapındaki toplumsal ilişkiler gelişen iletişim teknolojisi vasıtasıyla evimizin içine kadar taşınmıştır. Bu sebeple komşu kavramı, hangi inanca sahip olursa olsun, hiçbir ayırım yapılmadan bütün yakın insan unsurunu içine alır. Bir Müslüman olarak komşumuzun dinî veya etnik kimliği ne olursa olsun bir insan olarak bir sorunu olduğu zaman çözme yolunda çaba harcamalıyız. Böylesi girişimler sıcak dostlukları ve gönül bağlarını daha da pekiştirir. Bireyleri ve toplumları birbirine yaklaştırır. Nitekim Hz. Peygamber, Yahudi olan hasta bir komşusunu ziyaret etmiş, bu durum, o kimsenin Müslüman olmasına vesile olmuştur. Onun sahabesi de aynı yolu izlemiştir. Yine bir defasında Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bir koyun kesmiş, oğluna, önce Yahudi olan yakın komşusuna bu etten ikram edilmesini emretmiştir. (Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed, İslam Nizamı, (çev. Y. Arıkan), İstanbul 1969, s. 636.) Elbette bu âlicenap tavırda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in: “Cebrail bana komşuyu o derece tavsiye etti ki, ben Allah’ın komşuyu mirasçı yapacağını zannettim.” (Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, I, 340.) uyarısı, etkili olmuştur.

Bugün Afrika’da 40 milyon insan kronik açlık, susuzluk çekmekte, insanca barınma imkânlarından yoksun yaşamakta ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele vermektedir. Binlerce insan yaşamını yitirmektedir. Bütün bu yaşanan hayatlar ekranlar aracılığıyla hergün evimize taşınmaktadır. İşte bu yoksul insanlara uzatılacak bir yardım eli, aynı zamanda istikrar ve huzur arayan dünyaya sosyal barış olarak geri dönecektir. Bu sebeple Hz. Peygamber, zekâtı, zengin ve fakir arasında kurulan bir köprüye benzetir: “Zekât, İslam’ın köprüsüdür.” (Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafâ, Beyrut 1351, I, 53.) Çünkü yardımlaşma ve paylaşma ahlakının geçerli olduğu bir toplumda sınıfsal çatışma olmaz. Aksine orta bir sınıf gelişir. Böyle bir toplumsal dokuda, mal ve can güvenliği sağlanmış olur.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, uluslar arası düzeyde gittikçe ülkemizin sosyal itibarı artmaktadır. Bunda da aziz milletimizin evrensel ölçekte adalet, eşitlik, hakkaniyet, paylaşma, yardımlaşma, yoksullarla dayanışma ve arabuluculuk gibi alanlarda yüksek duyarlılık göstermesinin büyük payı vardır. Somali’den yükselen feryada başta devlet ricalimiz olmak üzere, Diyanet İşleri Başkanlığımız, Toki, Kızılay ve sivil toplum kuruluşları duyarsız kalmamış, ses vermiş ve köprü görevi yapmıştır. Ben inanıyorum ki bu yardımlar ramazan ayından sonra da artarak devam edecek ve kalıcı hâle dönüşecektir. Türkiye’nin bu tavrı, Somali halkı tarafından unutulmayacak, uzak komşumuz olan Somali ile Türkiye arasında kurulan gönül köprüleri bizi birbirimize daha da yaklaştıracaktır.

Ne mutlu,“Veren el alan elden daha iyidir.” Nebevi kavline uygun hareket edenlere!...