Makale

ÖNCE KUL SONRA RASUL

ÖNCE KUL SONRA RASUL


Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal


Hz. Ömer (r.a.) minberde, Allah Rasulü (s.a.s.)’nden şunu duyduğunu söylemiştir: “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasulü’ deyin!” (Buhari, Enbiyâ, 48.)

Hadis metninde geçen “lâ tutrûnî” ifadesi, “beni övmede aşırı gitmeyin” anlamına geldiği gibi, “batıl bir övgüyle, bende olmayan şeyleri söyleyerek, hakkımda yalan söylemeyin” anlamını da taşımaktadır. Sevgili Peygamberimiz’in, muhtemelen, bazı arkadaşlarının kendisine gösterdikleri sevgi tezahürleri karşısında, ileride doğabilecek aşırı tutumları engellemek amacıyla yaptığı bu uyarının işaret ettiği tehlike ne yazık ki gerçekleşmiş, zamanla, Kur’an ve sahih sünnetin tasvir ettiği peygamber portresi dışında farklı bir peygamber tasavvuru ortaya çıkmıştır. Diğer peygamberler içinde, hayatı ve öğretileri en iyi bilinen; tarihi kişiliği ve hatırası en iyi korunan bir şahsiyet olduğu halde, tarihî süreç içerisinde, çeşitli maksatlarla, hakkında üretilen pek çok menkıbe; kişiliği ve misyonu hakkında uydurulan birçok haber yüzünden Peygamber Efendimiz, bazen tanınmayacak hâle getirilmiş ve kullanılan malzemeye ve kişilerin niyetlerine göre birbirinden oldukça farklı peygamber tasvirleri çizilmiştir.

Yorumunu yaptığımız hadis, Allah Rasulü’nün, kendisi hakkında aşırı ve abartılı değerlendirme yapacaklara, önce kul, yani insan olduğunu hatırlatan önemli bir uyarısıdır. Nitekim teşehhüdü öğrettiği bir adam, “şehadet ederim ki, Muhammed Allah’ın Rasulü ve kuludur” deyince Hz. Peygamber, “ben Rasul olmazdan önce kul idim. ‘Şehadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasulüdür de!” buyurmuştur. (Abdürrezzak b. Hemmam, Musannef, 2/205.) “Ben kulun yediği gibi yer, kulun oturduğu gibi otururum, çünkü ben ancak bir kulum.” (Addürrezzak, Musannaf, 10/417.) sözü de ona aittir. Zaten Cenab-ı Hak da elçisinden, onu beşer üstü görmek isteyen ve ondan olağanüstü şeyler talep eden müşriklere karşı sürekli beşer olduğunu hatırlatmasını istemiştir. (İlgili ayetler için bkz., İbrahim, 11; İsra, 90-94; Kehf, 110; Fussılet, 6.) Allah Rasulü, kendisini görünce heyecandan titreyen birisini peygambere yakışan bir tevazuyla şöyle sakinleştirmiştir: “Sakin ol. Ben bir kral değilim. Ben ancak kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!” (İbn Mace, Et’ıme, 30.) İnsana ârız olabilecek şeylerin onda bulunması peygamberliği için bir nakısa değildir. Bu yüzden, yanılarak beş rekât kıldırdığı bir namazdan sonra bunu kendisine hatırlatanlara, “Ben ancak bir beşerim, sizin gibi hatırlar, sizin gibi unuturum.” (Müslim, Mesacid, 19.) buyurmuştur. Birine kızıp öfkelenmiş ve öfkesini açığa vuran sözler söylemişse, bunu o kişinin arınmasına vesile kılmasını Rabbinden dileyecek kadar duyarlı ve şefkatlidir. Şöyle buyurur: “Rabbimden şunu istedim. Ben ancak bir beşerim. Beşerin hoşnut olduğu gibi hoşnut olur, beşerin kızdığı gibi kızarım. Ben ümmetimden herhangi birine, hak etmediği bir beddua etmişsem, bunu onun için bir temizlik, arınma ve kıyamet günü sana yaklaşma vesilesi kıl!” (Müslim, Birr, 95.) Davalarını halletmek için huzuruna gelenleri, insan olduğunu hatırlatarak, kendisini yanıltmamaları konusunda uyarmıştır. (Ebu Davud, Akdiye, 7.)

Kur’an’ın ve sünnetin ortaya koyduğu bu net fotoğrafa rağmen, muhtemelen, en önemli sebebi, aşırı sevgi ve onu her şeyden, mesela diğer peygamberlerden de üstün görüp onlarla yarıştırma arzusu olan bir anlayış, Allah Rasulü hakkında, bilinçli-bilinçsiz birçok rivayetin üretilmesine ve bunların samimi müminlerce kabulüne yol açmıştır. Örneğin onun, kâinatın yaratılış sebebi olarak takdim edilmesi, Hz. Adem’den bile daha önce yaratılmış olduğu iddiası, Allah’ın nurundan yaratılarak bu nurun diğer peygamberlere intikali, doğumuyla ilgili harikuladelikleri anlatan rivayetler, diğer peygamberlerden daha hayırlı olduğu konusunda bir grup Yahudi ile tartışmasını içeren uzun rivayet, kendisine salavat getirenlerin faziletiyle ilgili tuhaf ve abartılı rivayetler, kırmızı gülün onun terinden yaratıldığı, idrar, dışkı ve atıklarının temiz olduğu rivayetleri, İsra gecesinde diğer peygamberlere namaz kıldırması, duasıyla, anne-babasının dirilip kendisine iman ettikten sonra tekrar ölmeleri ve Hz. Peygamber’in onlara ve amcası Ebu Talib’e ahirette şefaat edeceği, hırkasını Üveys el-Karani’ye vasıyyet etmesi, insanları duygulandırmak için sık sık anlatılan uzun Ukkâşe kıssası, Azrail’in gelişi, nasıl kefenleneceği, cenaze namazının nasıl kılınacağı, kabre nasıl konulacağı, kızı Fatıma ile konuşması gibi ölümü öncesinde cereyan ettiği bildirilen olaylarla ilgili nakiller, kabrinde diri olduğunu bildiren haberler; onun vefatından bir-iki asır sonra ortaya çıkmaya başlayan uydurma haberlerdir. (Bu rivayetlerin kaynakları ve eleştirisi için bkz. Bünyamin Erul, “Uydurma Rivayetlerde Peygamber Tasavvuru”, İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri, Ankara 2003, s. 419-435; “Hz. Muhammed’in Risalet Öncesi Hayatına Farklı Bir Yaklaşım”, Diyanet İlmî Dergi (Hz. Muhammed özel sayısı), Ankara 2000, s. 33-66; İ. Hakkı Ünal, “Seçmeci ve Eleştirel Yaklaşım veya Hz. Peygamberi Anlamak”, İslami Araştırmalar, Ankara 1997, s. 42-47.)

Çoğu, uydurma hadis mecmualarında yer alan ve sıhhati konusunda açıklama yapılmadan insanlara aktarılan bu rivayetlerin mahiyetini, kalpleri samimi bir iman ve peygamber aşkıyla dolu olan Müslüman halkımızın bilmemesi mazur görülse de, onlara din konusunda rehberlik yapacak ilahiyatçıların ve din adamlarının bilmemesi mazur görülemez. Cenab-ı Hakk’ın, kendi elçisiyle ilgili Kur’an’daki tanıtımı ve övgüsü sanki yetersizmiş gibi, bu tür rivayetleri, peygamber sevgisinin masum tezahürleri kabul edip naklinde sakınca görmeyenler, Allah Rasulünü, âdeta insan üstü bir hilkat garibesine dönüştürdüklerinin farkına varmalıdırlar. Merhum Süleyman Çelebi’nin, “Hak Teala ne yarattı evvela / Cümle mahlukdan kim ol evvel ola; Mustafa nurunu evvel kıldı var / Sevdi ânı ol Kerîm u Kird-gâr (Allah); Andan oldu her nihân ü aşikâr / Arş u ferş ü yerde gökde ne ki var; Ger Muhammed olmaya idi ayan / Olmayıserdi zemin ü âsüman; Hem vesile olduğıyçün ol Rasûl / Âdem’in Hak tevbesin kıldı kabul; Nuh anınçün garkdan buldu necat / Dahi doğmadan göründü mucizât; Ceddi olduğıyçün ânın hem Halil / Nârı Cennet kıldı ana Ol Celil; Hem dahi Musâ elindeki asâ / Oldu ânın hürmetine ejdehâ; Ölmeyüp İsa göğe bulduğı yol / Ümmetinden olmak için idi ol” (Vesîletü’n-Necât, s.51-52.) şeklindeki tatlı anlatımında olduğu gibi, dinî edebiyatımızda bolca işlenen bu nakiller, mecaz ve mübalağaya müsait edebiyat alanından cami kürsülerine ve okul sıralarına taşındığında hakikat gibi algılanmakta ve çoğu kez, Kur’an ve sünnetin tanıttığı “beşer-rasul” kimliğini perdelemektedir. (Bu kimliği ana hatlarıyla özetleyen bir yazı için bkz. İ. Hakkı Ünal, “Kendi Dilinden Hz. Muhammed”, Kutlu Doğum Sempozyumu bildirisi, Muğla 2010.) Hiç ihtiyacı olmadığı halde, kendisinde olmayan özelliklerle övmeye çalıştığımız Allah Rasulü, bu hadisiyle, Hristiyanların Hz.İsa’yı yüceltirken düştükleri hataya düşebilecekleri konusunda, arkadaşlarını ve sonraki Müslüman nesilleri uyarma gereği duymuştur.