Makale

DÜNYEVİLEŞME TUZAĞI

DÜNYEVİLEŞME TUZAĞI


Doç. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

“(Çoğunuz) bu geçici hayatı seviyorsunuz, ama öteki dünyayı (ve Hesap Günü’nü) hiç düşünmüyorsunuz.” (Kıyamet, 20-21.)

Kur’an, ne insanın manevi olgunlaşma uğruna maddi ihtiyaçlarını göz ardı eder, ne de manevi yönünü ihmal ederek dünyevi zevk ve sefayı esas kabul eder. İnsanın her iki yönünü de dikkate alır ve dengeli bir sistem ortaya koyar. Bu bağlamda mümine, hem dünya hem de ahret iyiliğini Rabbinden istemesi öğütlenir. (Bakara, 201.) Yine Kur’an müminlere, dünya nimetlerinin ihmal edilmemesi gerektiğini hatırlatır. (Kasas, 77.) Bunlar, dünya hayatında hem iman edenler hem de inkâr edenler için vardır. Ahirette ise nimet ve güzellikler sadece müminlere mahsustur. (A’raf, 32.) Bu tespitleri ile Kur’an, bazı dinî hareketlerde olduğu gibi dünya nimetlerini terk edici yaklaşımların yanlışlığını ortaya koyar.

Kur’an dünya hayatının, bir başka yönüne dikkat çekmeyi de ihmal etmez. O da, cazip ve aldatıcı oluşudur. (Fâtır, 5.) İnsanın dünya metaına karşı ayrı bir tamahı vardır. Bu manada dünyevi varlıklar insana güzel gösterilir ve çekicidirler. (Kehf, 7.) Öylesine ki, onu Yaratan’a kulluktan (Münafıkûn, 9.) ve neticede ebedî saadetten dahi mahrum edebilirler. Dünya hayatının bu aldatıcılığına karşı insan sık sık uyarılır. Mal-mülk, şan-şöhret şatafatına kapılarak ebedi ahiret yurdunu heder etmemesi daima ona hatırlatılır.

Maddi ve biyolojik ihtiyaçlar ağır bastığından, insan çoğunlukla dünya zevklerini ve hazlarını esas alan bir hayat sürmüştür. Ölüm sonrası hayatı ya inkâr etmiş ya da inandığı halde ciddiye almamış ve sanki ona inanmıyormuş gibi yaşamıştır. Böylece hayatın anlamını dünyada ve dünyevi hazlarla tatminde aramıştır. Sosyolojik bir tabirle buna “dünyevileşme” diyoruz.

Peygamberlerin yaşadıkları çağlar ve vahyin etkin olduğu dönemler, uhrevi değerlerin insan ilişkilerini belirlediği zamanlardır. Çünkü bu dönemlerde, kıyamet, yeniden diriliş, hesap, cennet, cehennem vb. inançlar, bir üst değerler sistemi olarak kabul edilmiştir. İnsanlar, kendi hayatlarını bunlarla denetleme gereğini duymuşlardır. Onlar, bu dünyayı bir “gaye hayat” değil; ebedi saadete ve cennetlere götüren bir vesile ve vasıta olarak görmüşlerdir. Dünya meşgalelerinin, kendilerini kulluk görevinden alıkoymasına fırsat vermemişlerdir. Dünyadan el etek çekmemişler; onun içinde yaşamışlar, ancak dünya sevgisini içlerinde yaşatmamışlardır.

Dünyevileşmek, ahirete inanmayanların doğal bir özelliğidir. Çünkü onlar için hayatın anlamı ve hazzı, gayesi ve saadeti sadece burası ile sınırlıdır. Ancak bu sapmaya ahirete inananlar da çoğunlukla maruz kalmaktadırlar. Kur’an’ın tespitiyle bunun en tipik örneğini Yahudiler oluşturmaktadır. Çünkü onlar, bir taraftan cennete sadece kendilerini layık görüyorlardı (Bakara, 94, 111.), diğer taraftan da ahirete inanmayan müşriklerden daha fazla dünya hayatını seviyorlardı. (Bakara, 96.)

Dünyevileşme, günümüzde, ne yazık ki, Müslümanlar arasında da bir salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Çünkü ilahî buyrukların hayatlarındaki etki ve yönlendiriciliği gittikçe azalmaktadır. İnsanlar, artık cennete ve uhrevi mükâfata inandıkları halde, sanki inanmıyormuş gibi yaşamaktadırlar. Ölüm sonrası mükâfat veya cezayı göz ardı etmekte, helal haram sınırlarını dikkate almadan yaşayabilmektedirler. Dünyevi meşgaleler, namaz, zekât, cihat gibi en temel ibadetlerden onları alıkoyabilmektedir. Dünyevi haz ve zevkler, yaşamlarının esas gayesi hâline gelmiştir. Çoğunlukla Allah’a kavuşma arzusunu taşımamakta, hayatın maddi haz ve zevkleri ile tatmin olmaktadırlar.

Günümüzde insanlar, Kur’an’ın tespitleri ile servet hırsıyla yanıp tutuşmakta (Adiyât, 8; Fecr, 20.), malın kendilerini adeta ebedileştireceğini zannetmektedirler. (Hümeze, 2-3.) Dünya metaına sahip olmayı, ölçü ve sınır tanımadan neredeyse dinî bir değer gibi kutsamaktadırlar. İsrafın haram olduğunu unutmuş; tüketim modasına kendilerini kaptırmış bulunmaktadırlar. Ticari hayatlarında helal-haram hassasiyeti gittikçe kaybolmakta, ölçü ve tartıda hak, hukuka gerektiği şekilde riayet etmemektedirler. Zekâtın, fakirlerin hakkı olduğunu unutmakta, Allah yolunda infak etmenin bir erdem ve yücelik olduğunun şuuruna varamamaktadırlar. Bütün bunlar, Müslümanların dünya endeksli bir hayat yaşadıklarını ve ahireti göz ardı ettiklerini göstermektedir.

Kur’an, dünya hayatının fani ve azıcık bir menfaat, ahiretin ise daha hayırlı ve baki olduğunu belirterek müminleri uyarır. Şu ayet, insanın bu dünyada yaşadığı hayatın, hangi arzulara bağlı olarak devam ettiğini göstermesi bakımından manidardır: “(Ey insanlar,) bilin ki, bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir süsten, birbirinizle büyüklük yarışı(na girmenizden) ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın(ız)dan ibarettir.” (Hadid, 20.)

Ayet, dünya hayatının “bir oyun ve eğlence”den başka bir şey olmadığı uyarısı ile başlar. Bu ifadelerle, dünya hayatı bir oyun ve eğlenceye benzetilmektedir. Nasıl ki çocuk, kendini oyuna iyice kaptırır ve başka şeyleri unutursa, dünya hayatının da böyle bir çekiciliği vardır. Ne yazık ki günümüz Müslümanlarının önemli bir kısmı, bu dünya oyununun büyüsüne kendilerini kaptırmıştır; Kur’an’ın çağrılarına rağmen, yaşantılarına bir çeki düzen verme gereğini duymamaktadırlar.

Ayette dünyanın bu çekiciliği “ziynet” kelimesi ile ifade edilir. Konu bir başka ayette biraz daha açılır; kadın, (kadın için de tabii ki erkek), çocuk, altın ve gümüş cinsinden birikmiş hazineler, soylu atlar, sığır ve arazilere yönelik haz ve arzuların insana süslü ve çekici gösterildiği ifade edilir. (Al-i İmrân, 14.)

İnsanın dünyaya olan tamahı ve arzusu zamanla şekil değiştirse, peşine düştüğü mal ve üretim vasıtaları farklılaşsa da, özü itibarıyla bu değişmemektedir. Dün, insanlar tarafından ayette geçen nimet ve güzellikler, âdeta hayatın gayesi olarak algılanmış, akla hayale gelmeyen uhrevi mükâfatlar unutulmuştu. Bugün ise bunların yerini son model arabalar, dayalı döşeli lüks daireler, iş yerleri, döviz ve banka hesapları vb. dünyevi materyaller almıştır. İnsan artık geçici bu dünya metalarının büyüsüne kendisini kaptırmış, Yüce Allah’ın söz verdiği ebedi mükâfatı unutur olmuştur.

Ayetin devamında dünya hayatının insanlar arasında bir gururlanma ve büyüklenme vesilesi, mal ve evlat konusunda bir çoğalma yarışı olduğu ifade edilir. İnsanlar, sahip oldukları mal ve mülkle birbirine hava atar, makam ve mansıpları ile tafra satarlar. “Benim var, senin yok, ben büyüğüm, sen küçüksün” gibi daha ziyade çocuklarda görülen bir yarışa girerler. Ancak insan hayatının, geçici ve aldatıcı bir zevkten başka bir şey olmadığı unutulur. Oysa hayat, âdeta yağmurun bitirdiği ve ekenlere sevinç veren bir bitkiye benzer. Ancak bu bitki, bir zaman sonra kurur ve sararmaya başlar; sonunda da çer çöp olur gider. Sahiden biz de tıpkı bir bitki gibi hayatımızın çocukluk ve gençlik çağlarında anne babamızın mutluluk kaynağı olmuyor muyuz? Yaşlandıkça da sararıp solmuyor ve sonunda da toprağa karışmıyor muyuz?