Makale

Aile içi iletişimde temel değerler IV: Anlayış

Aile içi iletişimde temel değerler IV: Anlayış


Prof. Dr. Ertuğrul Yaman

Aile içinde sağlıklı, huzurlu ve kalıcı bir iletişim kurabilmek için gerekli olan değerlerden biri de anlayıştır. Nitekim günümüzde aile içi iletişimde yaşanan en önemli sıkıntıların başında karşılıklı anlayıştaki eksiklikler gelmektedir. Birey, aile ve toplum için önem arz eden ve mutlaka kazanılması gereken bir değer olan anlayış, aile içi sağlıklı iletişimin zorunlu şartlarından biridir.

İnsanda anlayış değerinin gerçek zeminini bulabilmesi, ancak ve ancak bireyin kendini tanıması ile mümkün olabilir. Çünkü bireyin kendini tanıması, aynı zamanda kendini ve çevresini anlamaya başlaması yolunda önemli bir adımdır. Nitekim kendini bilen, yaratılışın sırrına da mazhar olur; bizleri yoktan var eden Yüce Mevla’yı da O’nun son elçisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’yı da idrak eder. Kendini bilen yaratılanların da kadrini bilir.

Yaratıcıyı, yaratılışın sırrını idrak eden bir insan, yaratılmışlarla olan ilişkilerini de bu anlayış üzerine bina eder. Kişi, evvela kendini ve haddini bilmeyi başarırsa, diğer insanlarla da sağlıklı bir iletişim kurmaya başlar. Bu işin sırrı, bireyin kendini anlamasıdır. Kendini anlayan bir kişi, öncelikle kendisini besleyip büyüten anne ve babasını anlar. Onlara karşı yüksek bir minnet ve merhamet duygusuyla hareket eder. Anne ve babanın anlayışı da çocukları için çok önemli rehberdir.

Anlayış, evvel emirde aile bireylerinin birbirlerini olduğu gibi kabullenmeleridir. Genelde bütün insanları; özelde aile bireylerini doğal hâliyle kabullenmek anlayışın başlangıç noktasıdır. Bu bağlamda unutulmaması gereken en önemli gerçek şudur: Her insan, ayrı bir bireydir. Yaratılış özellikleri, kişilik ve karakteri, alışkanlıları, zevkleri, mizaçları, eğitimleri ve beklentileri farklı olabilir. Bu farklılıklar doğaldır ve anlayışla karşılanmalıdır.

Aile içi iletişimin en önemli güvencelerinden birisi de aile bireylerinin -yukarıdan beri sözünü ettiğimiz- yüksek ve yüce bir anlayışa sahip olmalarıdır. Anne ve babalar, çocuklarını; çocuklar, anne ve babalarını; eşler, birbirlerini; yaşlılar, gençleri; gençler, yaşlıları ve yetişkinler, çocukları anlamaya gayret etmelidirler. Bilhassa yaşlıların çocukluk ve gençlik çağlarındaki yaşantı ve tecrübelerini sürekli hafızalarında tutarak gençlere anlayış göstermeleri ve daha da önemlisi tavır ve davranışlarıyla örnek olmaları gerekir.

Yaratılış gereği her yaşın farklı bakış açıları, alışkanlıkları ve davranışları vardır. Her birey, özünde yaşına, konumuna, makamına ve çevresine uygun davranmak durumundadır. Zaman zaman istisnalar ve sapmalar olması da yine fıtratın gereğidir. Burada esas olan, her bireyin karşısındakini anlamaya çalışmasıdır.

Bireysel olgunluk; genelde yaşla, eğitimle ve tecrübeyle bağlantılı kabul edilir. Bu tespit esasen doğrudur. Ancak; her zaman beklenen sonuçlar alınmayabilir. Örneğin bir insan, gayret sarf ederek âlim olabilir; ne var ki bu kazanım o kişiye ârif olmanın yolunu açamayabilir. Zira bilmek ayrıdır ama anlayış ve idrak; yani, âriflik sanıldığı kadar kolay kazanılan bir özellik değildir.

İnsan ne kadar zeki ve anlayışlı olursa olsun dinlemeyi alışkanlık hâline getirmezse söyledikleri yanında kalır. Çünkü diğer insanlar da onu dinlemezler: Anlayış göstermeyen, anlayış göremez. Sabır ve metanet, samimiyet, ilgilenme, sükûnet, değer verme anlayışın en sağlam sütunlarındandır.

Aile bireylerinin birbirlerine karşı anlayışlı olmaları çok daha önemlidir. Aile kurumunun ayakta kalması; sağlıklı ve huzurlu bir ortam olması, anlayışlı çocuklar yetiştirmenin yegâne yolu, ailenin yüce ve yüksek bir anlayış odağı hâline getirilmesidir. Aile bireyleri, birbirlerinin her hâl ve davranışını doğru anlamaya çalışmalı; karşılıklı olarak duygu ve düşüncelere değer verilmelidir.

Rivayet olunur ki; Osmanlılar zamanında iki genç evlenir ve bir yuva kurarlar. Mutlu ve bahtiyar yaşamaları beklenirken başlarlar tartışmaya. Aslında ortada çok da büyütülecek sebepler yoktur ama serde gençlik var ya! Nihayet her iki taraf da neden tartıştıklarını düşünmeye başlar ve evin beyi olan delikanlı, hanımefendiye bir teklifte bulunur: “Bak hanım, der. Ben, bazen istemeden seni kırıyorum. Aslında böyle bir durumu istemiyorum. Gerçek sebep benim işimden kaynaklanıyor. Biliyorsun ki akşamları eve yorgun ve gergin geliyorum. Aslında hak etmediğin hâlde sana çıkışıyorum. İstersen bundan sonra eve geldiğimde, gergin ve yorgun olduğumu sana anlatmak üzere bir işaret vereyim. O günlerde sen de biraz anlayışlı ol!”

Hanımefendi, peki der. Beyefendi der ki; yorgun olduğum günlerde ben fesimin püskülünü fesimin önüne atarım. Sen bu durumu görünce, vaziyeti anlarsın der. Hanımefendi de peki olur; ancak ben de insanım, benim de yorgun ve gergin olduğum zamanlar olabilir. Ben de sana bir işaret versem olur mu diye sorar. Delikanlı razı olur. Hanım bunun üzerine ben de sinirli olduğum günler eteğimin ucunu belime katlarım diye işaretini verir. İki genç anlaşırlar. Beyefendi eve gelip kapının tokmağını vurduğunda evin hanımı cumbadan önce bir bakar. Beyefendinin fesindeki püskül arkada ise, her şeyin normal olduğunu anlar. Yok, eğer püskül fesin önündeyse, o da hemen eteğini beline katlarmış. Evin beyi, hışımla içeri girdiğinde, hanımın eteğini belinde görünce, aman bugün hanımın günü değil diye düşünerek susar ve sabredermiş. Böylece bir ömür püskül önde, etek belde; püskül önde, etek belde huzurlu ve mutlu yaşamışlar…

Son sözüm, olur olmaz sözlere itibar ederek her davranışı kusur sayarak evliliği oyuncağa, yuvayı hücreye çeviren zamane gençlerinedir: Öncelikle her gün ruh aynanıza bir göz atın. Belki de hatalı olan siz olabilirsiniz. Yargılamaktansa karşınızdakini anlamaya çalışın. Eşinizi, onun akrabalarını, çocuklarınızı ve diğer aile bireylerini eleştirmek ve suçlamak size hiçbir şey kazandırmaz. En güzeli ve doğrusu kendimizi geliştirmektir. Herkesi de olduğu gibi kabullenmektir. Gerisi mi o da takdir-i ilahî…