Makale

“Hocamız ne kadar da gençmiş.”

“Hocamız ne kadar da
gençmiş.”

Elif Dursunüst
Sakarya Vaizi

Küçük, Küçücüktüm...
Etrafımda tanıdık bir yüz aradım, aradım. Bulamadım! Küçük, küçücüktüm. Neredeyse başımın okşandığını hissettim. llk günlerde hoşuma gitmedi değil ama, sonraları ciddî ciddî sorun olmaya başladı bu küçüklük...

Neyse, konuşmalar, konuşmalar... Öğütler, nasihatler, formlar, gidilen yerlerin adresleri, yolluklar, yevmiyeler... Gidilecek yeri öğrendik. Bavyera Eyaleti, Münih Şehri.

Sabahın ikisi ve Ankara Havalimanı, sabahın beşi İstanbul Atatürk Havalimanı ve sabah 10.00 sularında Münih Ataşesiyle toplantı...

İstikamet İchenhausen, “genç bir dernek ve genç yönetim”, iyi hizmet edeceğimizden şüphe duymayan birkaç motivasyon cümlesiyle, Münih’e giden beş bayan hoca ve altı hoca efendi, bizleri almaya gelen dernek temsilcileriyle dağılıyoruz Münih’e..

Münih, Çan, Düğün...
Dernek başkanı ve eşi benimle tanıştıktan ve birbirlerine bakıştıktan sonra, ne dediler sizce? Söyleyeyim. “Ne kadar da genç imiş bu seneki hocamız değil mi?”

“Yok, bitmedi bu yaş hikâyesi, bitmeyecek” dedim. Rabbim, hayatımda hiç bu kadar 35-40 yaşından daha büyük olmayı istememiştim.


Kalacağım yer o bölgede sevilip sayılan bir ailenin benim için tahsis ettikleri şirin bir kat. Evin küçük kızı bana eşlik edecekti.

Gittiğim ilk gün herkesin davet edildiği bir düğüne gitmek zorunda kaldım. Ne bilebilirdim, bir aylığına geldiğim bu yerde bir kere daha düğüne gideceğimi... bir ayda iki düğün, sizce de çok değil mi bir misafir için?

Ramazanın ilk günü, çan sesleriyle bu aya merhaba dedik. Sonraları alıştığınız için duymaz oluyor kulaklarınız, ama o ilk gün dakikalarca dinlediğim çan sesi, bana tarifi zor hisler yaşattı. Hazırlandık derneğe gittik. Düzen-tertip, trafik ve dikkat, Türkiye sonrası ilginizi çekiyor, sokaklarda in-cin top oynuyor.

Gelen hanımlar ellerinde Kur’an-ı Kerimlerle ne beklediklerini ve vazifelerini bilir gözüküyorlar. İçeriye giriyorum ve şaşkın bakışlar sonrası ağızlarında, dökülen kelimeler, artık alıştığım ama hâlâ tüylerimi diken diken eden cümleler. “amaniiiin, hocamız ne gader de gençtenmiş gııı.” Mesele takdir edersiniz ki, insanın yaşayıp da yıprattığı yılların sayısı değil elbette, mesele, yetkinlik, ihtisas ve liyakat... Her bakışın ardında bu vasıfların, ben için pek de söz konusu ol(a)mayacağını okumak, işten bile değildi. Hele bir teyzem “yazzıhh, bu mu hoca? Bize Kur’an’ı sen öğretecen hemiii?” deyince, artık saçlarımın kaç teli ağardı bilmiyorum. “Efendim, mesele yaş değildir. İnşaallah sizlerle güzel bir ramazan geçireceğiz. Allah bu ayı hakkımızda hayırlı etsin” gibi yuvarlak, politik birkaç cümle ile bu konuyu geçiştirdim tabi, sonrasında Allah’ın yardımıyla bu konuları aşacağımızı fısıldayarak kendime.

25-30 kişilik, farklı seviyelerde iki grupla sabahtan öğle sonrasına kadar Kur’an dersleri yapmaya başladık. Genelde Kur’an’da olan hanımlar aslında biz iyi bir durumdayız havalarında olunca, “önce dağıt sonra toparlarsın” politikasıyla, besmelede mevcut yığınla yanlışı bulmakla başladık “dağıtmaya”. “İkinci bir emre kadar bu sureyi okuma” direktiflerimle, hanımlar bir güzel silkelendi. Eskisi kadar genç hoca değildim sanki, eğitim ve öğretimde ihtiyacım olan “saygı” sorununu aşmaya başlamıştık. İlk 15 gün ödevlerini renkli kurşun kalemle çizerken sayfaları, âdeta yüreklerini çizdiğimi hissediyordum. Düzelen yanlışlarını ertesi gün silip sevinçle geliyorlar, bense bu düzeltmelerin kendileri silininceye kadar silinmeyeceğini söylüyordum. Bozulan moralleri düzeltmek adına ortaya koydukları performansı her zaman takdir etsem de çizmeye devam ediyordum, her derste sırtıma bir şal almayı da ihmal etmiyordum. (yaşça daha büyük göründüğümü düşündüğümden.)

İstediğim kıvama gelmeye başlıyordu cemaat, artık ben, ben olabilirdim. Gülebilir, şaka yapabilirdim. Ama bir sorun daha kalmıştı, bu hanımlar bana ne diyecekti? Burayı hâlâ aşamamıştık. “Elif”, çok samimi, “hoca hanım”, bu da yaşça yakışmıyor, “Elif hoca? Hocam? Müdahele etmedim bu kısma artık. Çünkü bana ne derlerse desinler, istediğim kıvamdaydı hitabın ardındaki saygı. Türkiye’de bizlerden yaşça büyük teyzelerin bile hocam demelerinin ardından pek de alışamadım hitaplarındaki bu tedirginliğe ama neyse… Elif dediler, hocam dediler, Elif hocam dediler… sustum.

Gençler ve Küçükler...
Hafta sonları sabah vakitlerimiz çocuklarla, öğleden sonraları ise 16-24 yaş genç kızlarla geçiyordu. Kur’an-ı Kerim dersleri dışında “ideal” ve “hedef”ten bahsettik daha çok. Rengi çok da din olmayan ama lâfın eninde sonunda dine geldiği leziz sohbetler yapıyorduk. Hanımlar ve çocuklar, ramazana mahsus olmak üzere dernek binasının gençlik odasını kapıyorlarmış her sene. Burada bir gece geçirmek ise hem gençlerin hem çocukların en büyük emeli. “Tamam, hay hay! Çalışın bakalım tüm dua ve söylediğim derslere, namazları geçirmeyin, ödül olarak burada hep beraber bir gece geçirelim” dedim. Harıl harıl çalışan çocukları görmenizi isterdim. Küçücük bedenlerin nasıl da secdeye gittiğini... Sözlerini istediğim gibi tutamadılar tabiî ki. Hem okul dersleri hem benimkiler, sanıyorum bunalıma soktu onları. Tamam dedim, genç kızlarla bir gece kaldık dernekte, ama çocuklarla gece kalmadık. Küçük oluşları buna engeldi biraz da, şartlarımızı karşılamadıklarını söyleyerek, kalmamak şartıyla gecenin geç bir vaktine kadar oturabileceğimizi söyledim. Kızlarla çeşitli filmler izledik ve üzerinde konuştuk bunların. Başlarda “dut yemiş” bülbüller, birkaç zaman sonra ilgilerini çeken konularda “gül görmüş” bülbüllere dönüştüler. Hele konu evlenmek ve hayırlı bir kısmetse ve bunu Allah’ın alnımıza yazıp yazmadığı gibi olağanüstü “net ve kolay bir konu” olunca görseniz bakışlardaki ilgiyi...

Ya Geceler...
Efendim, her evde 3-4 araba. Çalışma saatleri müsait, karılar ve kocalar çok müdahaleci değil birbirlerine bu ayda, sonuç:

Sabahlara kadar capcanlı ramazan geceleri... Sahura kadar, aralıksız, leziz mi leziz sohbet sofraları. Teravih öncesinde haydi sorular sorun diye, bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum ama ses yok! Soru sormak da sanattır demişti bir hocam, bir seviyedir. Hay ağzına sağlık hocam, seviyedir, amenna!

Madem öyle, ben sorarım dedim. Allah’tan yanımda bilgisayarım var, binlerce kitap ve doküman yanımda.
Seç, beğen, sor. Hergün en pratik, en işe yarar, en cazip sorularla teravih öncesi 15-20 dk. sorular sormaya başladık. Cevap vermeye çalıştılar, doğru yanlış. Cemaat yavaş yavaş nasıl soracağını kestirmeye başladı. Onlar sordu ben cevapladım, ben sordum onlar cevapladı. Teravih ardından ise daha öncesinde o bölgenin ihtiyacına göre seçtiğim konularla ilgili vaaz veriyordum. Vermesine vereyim de… İçeri giren çıkan, “neden beni bekledin, beklemedin, selâmun aleykûm, aleykûm selâm.” dağılan dikkatler, kaçan bakışlar... olmayacak bu böyle. Bunlar meğer “muhabbet ediyorlar”, “sohbet” değil. Olmasın diye nezaketen uyarışlar, mahcup bakışlar, düzelen giriş-çıkışlar, sessizce yerini almalar, sakince dışarı çıkmalar. Bu düzelme sonrasında, makes bulan her ışıltı karşısında aksin sahibinin huzuruna kapanmalar, binlerce hamdler, salâlar!