Makale

Prof. Dr. Mehmet Görmez ile “Din ve Dindarlık Algısı”

SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Mehmet Görmez ile
“Din ve Dindarlık Algısı”

Söyleşi: Dr. Yüksel Salman

Hocam bir hadis hocası olarak Sevgili Peygamberimizin hadislerinde dinin ve dindarlığın kapsamlı bir tarifi veya tarifleri var mıdır? Hadislerde din nasıl tarif edilmektedir?

Elbette vardır. Hem de din ve dindarlık konusunda daralan ufkumuzu sürekli açacak muhteşem tarifler yapılmıştır. Bunların birincisi, dini insan fıtratıyla özdeş kabul eden, hilkatin ve yaratılışın tabiatı olarak değerlendiren tariftir. “Din kolaylıktır” diye bildiğimiz meşhur hadisteki kolaylık fıtrat ve fıtrata uygunluk demektir. Nitekim bir rivayette Peygamberimiz ASM söz konusu hadisi ifade buyurduktan sonra Kur’an’daki “fıtratellahilleti feterannase aleyha” ayetini okur. Din kolaylıktır demek insan fıtratına en uygun değerler manzumesi din demektir. Dini yok sayan değerler paslı sinede yük demektir. Nitekim aynı hadisin devamında “Her kim, dini fıtratın dışında ararsa ona mağlup olur” denilmiştir.

İkinci bir hadiste din dindarlığın en derunî boyutuyla tarif edilmiştir. “Din nasihattir” diye bilinen hadiste din insanla yaratıcı arasında, insan ile Rasul-i Ekrem arasında, insanla dinin mukaddes kitabı Kur’an arasında hatta insanla diğer insanlar arasında var olması gereken içtenlik, samimiyet ve gönülden bağlılık olarak tarif edilmiştir.

Üçüncü bir hadiste din, dindarlığın en önemli gayesi olan mekârimi ahlâk ile tarif edilmiştir. İmam Maliki Muvatta adlı eserinde rivayet ettiği bir hadiste bir soru üzerine Sevgili Peygamberimizin “Din güzel ahlâktır” dediğini nakleder.

Dördüncü bir hadiste dindarlığın insan ilişkilerine yansıması gereken hoşgörü ve müsamaha ile tarif edildiğini görüyoruz. “Allah katında en sevimli din hanif ve müsamahakâr dindir”, bir başka hadiste kin, öfke, düşmanlık, husumet gibi gayri ahlâkî meziyetleri dini tıraşlayan ve dindarlığı aşındıran hasletler olarak değerlendirilir. Tabiî ki bunlar dinin tanımları konusunda sön sözler değildirler. Sadece Rasul-i Ekrem’in din konusunda işaret buyurduğu bazı önemli hususlardır.

Dinin bireysel ve toplumsal hayatımız için önemi üzerinde biraz durur musunuz?

Ademoğlunun serüvenine baktığımızda insanın sürekli cevabını aradığı iki soru vardır. Birincisi varlığın ve varoluşun anlamı ve mahiyeti, ikincisi insanın yaratılış gayesi ve nerden geldiği ve nereye gideceği. İnsan bu iki sorunun cevabını aklını ve gönlünü tatmin etmeden veremediği takdirde huzur bulamaz. Bu iki sorunun çok farklı cevapları olmuştur tarih boyunca. İnsan her iki sorunun da en tatminkar cevabını ancak dinde bulabilmiştir. Yaratıcısının gönderdiği kitapta, yaratıcısının gönderdiği elçilerin dilinde bulabilmiştir. Yaratılışın, mebde ve meadın izahını başka yerde aramak insanlığı hep mutsuz kılmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle “ kalpler ancak Allah’ı anarak mutmain olur.” İşte bu soruların cevabını iyi vererek aklını ve kalbini mutmain kılan insanlar her şeyden önce kendileriyle barışık olurlar. Kendileriyle barışık olan insanlar eşya ile tabiat ile ve bütün insanlar ile barışık olur. Mutmain olan kalbin neşesi, huzuru, saadeti sadece kişiye değil eşyaya, tabiata ve bütün insan ilişkilerine yansır. Bu da dinin toplumsal hayatımız için önemini ortaya koyar. Kaldı ki birinci sorunun cevabında ifade edemediğim binlerce hadis imanın sosyal boyutuna dinin toplumsal hayata kazandırdığı yüksek değerlere işaret eder. Dindarlığın bütün tezahürlerini sosyal ve toplumsal hayatta görmek durumundayız. Yolda insanlara eziyet veren bir maddenin kaldırılıp atılmasını imanın tarifi içerisine yerleştiren peygamberin ümmetiyiz.

Buna göre inanmayan insan hayatı daha huzurlu ve yaşanabilir hale getiren bu değerlerden mahrumdur diyebilir miyiz?

Dinin kendi öğretisine göre elbette diyebiliriz. Aslında inanmak kolaydır. İnanmamak çok daha zordur. Çünkü inanmamak fıtratı zora koşmaktır. Allah vardır demek varlığın ve varoluşun hikmetli bir anlamı var demektir. İnsan olarak ben çok değerliyim demektir. Ve benim yeryüzüne gelişimin çok büyük gayeleri, çok büyük hikmetleri var demektir. Allah yoktur demek ise yeryüzünde var olan hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok demektir. “Yıllardır soruyorum kendime, bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim” kuşkusunu ve tereddütünü hayatın merkezi haline getirmek demektir. İşte din bu birinci görüşü ifade eder. Yani Allah’ın insanlar ile ilişkisini (uluhiyet / rububiyyet), insanların Allah ile ilişkisini (ubudiyet / teslimiyet), insanların diğer insan ve varlıklar ile ilişkilerini (ahlâk ve muamelât) tanzim eden bir değerler manzumesi.

Sayın Hocam! Farklı dindarlık modellerinden söz edilmekte. Size göre iyi bir dindarlık modelini ortaya koymak istesek karşımıza nasıl bir fotoğraf çıkar?

Karşımıza çıkacak fotoğraf elbette Yüce Rabbimizin usve-i hasene olarak takdim ettiği Sevgili Peygamberimiz ve onun dindarlığın bütün boyutlarını gönlünde ve hayatında birleştiren kâmil insan modeli çıkar. Çağımızda âmâ birinin fili tarif ettiği gibi tek boyutlu eksik dindarlık tarifleri ve tasavvurları ile karşılaşabiliyoruz.

İbadet ağırlıklı bir dindarlık mı? Bilgi-bilgelik ağırlıklı bir dindarlık mı? Şekil mi, öz mü, ruh mu vs. hepsi mi? Buna cevap hepsidir. Allah’ın bizden istediği, o değerler manzumesine uygun olarak bütün hâl ve hareketlerimizi hem bilgide, hem amelde birleştirmektir. Hem şekilde, hem özde. Şekli öze feda etmemek, özü şekle feda etmemek. Bilgiyi amele feda etmemek, ameli bilgiye feda etmemek. Hepsini birlikte değerlendirmemiz lâzım. Yani bilgi eksenli, ibadet eksenli ve ahlâk eksenli dindarlık... Hiçbirini diğerine tercih edemeyiz. Bilgi, ibadet, ahlâk, bunların hepsi olmalı. Bunların başında da ihlâs ve samimiyet olmalı. Bütün amellerde de aranan şart amelin salih olması, Allah’ın rızasına uygun olmasıdır.

Din, hayata aktarılırken aranan ilk unsur, doku uygunluğudur. Bunu sağlayan husus da o davranışın, rıza-i Bari’ye yani Allah’ın rızasına uygun olması, riyadan, gösterişten, samimiyetsiz amaçtan uzak olarak, her türlü istismardan uzak olması lâzımdır. İslâm’ın kendi ıstılahı ile ihlâslı olması, samimî olması lâzım. Dini anlamaya çalışırken, uygularken aranması gereken birinci unsur ne bilgidir, ne de doğru ameldir; ihlâs ve samimiyettir. Akabinde doğru bilgi ve bilgi ile uygulama gelir.

Modern zamanlarda din ve dindarlık birbirine karıştırılıyor mu? Bazen bir dindarlık tezahüründen hareketle dinin ve dini değerlerin tartışıldığını görüyoruz. Ne dersiniz?

Evet, bu dine ve dinî değerlere yapılan en büyük haksızlıktır. Sadece din ve dindarlık karıştırılmıyor din ve dindarlar yahut din ve dindar görünenler birbirine karıştırılıyor. Dindar olarak bilinenlerin hata ve yanlışları genelleştirilerek dindarlığa yöneltilebiliyor, dindarlık algılarına yöneltilebilecek eleştirilerde bir müddet sonra dinin kendisine yöneltilebiliyor. Böylece din iki cepheden darbe alıyor. Hem dindardan yahut dindar geçinenden hem de dine karşı yahut cephe alandan. Birisi hem bilgisizlikten hem samimiyetsizlikten, diğeri de hem cehaletten hem inkârdan kaynaklanıyor. Oysa hem dinin değerler manzumesini anlamada ve anlamlandırmada hatalar yapılabilir ki çokça yapılmıştır, hem de söz konusu dinî değerleri hayata aktarmada ciddî hatalar yapılabilmektedir ki tarih boyunca çokça yapılmıştır. Bunları bilmeden dini eleştirmek hatta dine cephe almak büyük haksızlıktır.

Dindarlık konusunda en büyük tehlikeden birisi, din ve dindarlık ilişkisinde insanların yapıp ettikleri hataları dine mâl etmeleri dine tasdik ettirmeleri. Bunlar, bazen hadis alanında da yaşanmıştır. İnsanlar kendi yaptıklarını meşru göstermek için peygamber adına hadis uydurabilmişlerdir. Bazen de ayetler hevaya uygun yorumlanmıştır. Yüce Allah, onlar için Kur’an’da “Onlar bizim ayetlerimize zulmettiler...” buyuruyor. Kendi yaptıklarını Allah’a, dine onaylatmak için Kur’an’daki bir ayeti yanlış yorumlayarak, birtakım sapmalar söz konusu olmuştur, en büyük sıkıntılardan birisi de budur. Tarih boyunca kendini dindar zanneden birtakım insanların yapıp ettikleri, birtakım yanlış davranışları dine mâl etmeleri, bunu dinden kaynaklanıyormuş gibi göstermeleri, onu meşrulaştırmaya kalkmaları çok daha büyük bir felâkettir. Bu, hem dinin yanlış anlaşılmasına hem de dindarlar hakkında yanlış kanaat oluşmasına sebep oluyor. Bunu yapan insan, Kur’an’ın tarifiyle “En büyük hüsranda olan insandır…”

Dindarlık adına yapmak da her hâlde çok çirkin bir davranış değil mi?
Şüphesiz… Aslında hata tek taraflı değildir. Yani hata, bu tür yanlış sapmaları okuyandadır aynı zamanda. Sadece hatayı işleyende hatayı aramayın. Bu hatayı yanlış okuyarak, onu bütün dindarlara teşmil etmek, yahut dinin kendisine mâl etmek ayrı bir hatadır. Hz. Ali buyuruyor ki; “Siz, Hakk’ı ve hakikati adamlara göre tanımlamayın, adamları Hakk’a ve hakikate göre tanımlayınız.” Bu bir ölçüdür; bakî hakikatler, fanî şahsiyetler üzerine bina edilmez, bu çok önemli bir konudur. Burada dikkatli olmak lâzımdır. Şahıslara bakarak dindarlıkları okumak, oradan hareketle dini okumak, en az saplantı içinde olan ve o dindarlığı istismar eden insanın hatası kadar da büyük bir hatadır. Her ikisini de kabul etmemek gerekir.

Dindarlık algısının zaman ve coğrafya ile bir bağlantısı var mıdır? Varsa bu ne kadardır?
Dinin değişkenlerine ve sabitelerine bağlı olarak bu soruyu cevaplandıracak olursak dinin zaman üstü, çağlar üstü, değişmeyen sabiteleri ve değerleri vardır. Bu açıdan her coğrafyada, her zamanda onlar aynı kalır. Oraya, o alana dokunmak mümkün değildir. Bunların bir de değişkenleri vardır, bu değişkenler farklı zamanlarda, farklı kültürlerde ve farklı coğrafyalarda farklılıklar arz edebilir. O bakımdan zaman zaman Ortadoğu’da, Arap coğrafyasında görülen birtakım değişiklikler, farklılıklar dinin özü ile ilgili farklılıklar değildir.

Örfümüz, dinin bir ilkesini farklı uygulamaya koyabilir. Bazı yerlerde âdetler, örflerin önüne geçer, örfler âdetlerin önüne geçer. Örf, âdet ve gelenekler o dindarlığa şekil vermede daha etkin olabilir, bir başka yerde de daha farklılık arz edebilir.

Evrensel bir din olan İslâm’ın getirdiği mesajları zaman ve mekân faktörünü de dikkate alarak, nasıl değerlendirmeliyiz, dindarlığımızı nasıl güzelleştirebiliriz?

Burada iki hususu ifade edebiliriz:
1. Dinin önceliklerini belirlemede, yani, değerler hiyerarşisinde, hangisi ne kadar önemlidir, bunu tespit etmede hata yapılabiliyor. Burada hata yapmamalıyız.
2. Dinin bir yüksek duygu boyutu vardır. Müslümanlar, Peygamberimizin “Allah size, her şeyde ihsanı emretmiştir…” hadisiyle belirttiği, dindarlığın o estetik boyutunu göz ardı etmemelidir. Hadiste ifade buyrulduğu gibi “Allah yaptığı işi en güzel yapanı sever.” Peygamber Efendimiz bunu, oğlu İbrahim’in mezarını kazarken yapılan birtakım yanlışlıkları görünce söylemiştir. Allah Rasulü ihsanı; “ibadette derinlik, yani Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmek.” şeklinde de tarif etmiştir. İşte dinin bu estetik yönünü, bütün davranışlara yansıması gereken güzelliğini, namaz kılarken, Rabbimize başımızı eğerken gösterdiğimiz o tevazuu eşimize, çocuklarımıza, komşumuza, dostumuza karşı da günlük hayatın içerisinde gösterebilmek gerekiyor. Zaten namazın gayesi de o. Bizden şu isteniyor; sözümüzde özümüzde, davranışlarımızda doğru olmak. Gerçekten de rabbimiz Allah’tır dediğimiz zaman bunun gereği dosdoğru olmaktır.

Bilgi konusunda da bir problem var. Yüzlerce, binlerce âlimin benimsediği bilgiler vardır, o süzülmüş, âdeta kristalleşmiş, Müslümanların büyük bir çoğunluğu tarafından benimsenmiş bir bilgiler bırakılıyor, zayıf görüşler ön plâna çıkarılabiliyor. Bu da zihinleri karıştırabiliyor. Burada bir bilgi kirliliğinden söz edebilir miyiz?

Şüphesiz… İmam Gazalî’nin İhya’sında “dinin afetleri” diye bir bölüm vardır. İnsanın, dini hevasına tâbi kılmasıdır. Aslında bu bir hadistir. “Dinin âdeti üçtür.” diye başlar bu hadis. Bunun birincisi, az öncede ifade ettiğim gibi, insanın hevasına dini tâbi kılması gerekirken dinini kendi hevasına tâbi kılmasıdır. Bu, tarih boyunca yaşanmış bir sorundu, bugün de hâlâ vardır. Peygamberimize “Dinin en büyük afeti nedir ya rasulullah?” diye sorulduğunda, Peygamber Efendimiz, “bilgiyi istismar eden, insanlara doğru bilgiyi vermekle mükellef olduğu hâlde onları yanıltandır.” buyurarak bunlar için “ulema-i su” tabirini kullanmıştır.

Son söz olarak, dindarlık bilgimizi diri tutmak ve dindarlık kavramını doğru anlayıp hayatımızda doğru tatbik etmek için ne yapılmalıdır?

Her şeyden önce, bütün iş ve davranışlarda dinin sahibi ve bizim Yaratanımız olan Rabbimizi razı etmeyi tek gaye olarak kabul etmeliyiz. Onunla birlikte tabiî ki yaptığımız işlerin bütün insanlığa da ne kadar faydalı olup olmadığını ölçmeliyiz.

En önemlisi de dinin doğru bilgi kaynaklarına başta yüce kitabımız olmak üzere bilgi kaynaklarına sürekli müracaat ederek imbikten geçmiş bilgilere riayet edip kendi dindarlığımızı her gün yeniden inşa etmeye çalışmak. Asırlara sadık kalarak, değişkenleri de doğru yorumlayarak geleceğe doğru yürümek her zaman yaşadığımız zamanın, çağın, coğrafyanın ve kültürün bizi o sabitelerden de uzaklaştırma ihtimalini göz önünde bulundurmalıyız.