Makale

Kendi Dindarlığını Oluşturma ve Bireysel Yetkinlik

Kendi Dindarlığını Oluşturma ve Bireysel Yetkinlik

Prof. Dr. M. Şevki Aydın
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Bir önceki yazıda (Bkz. Aydın, Aralık, 2008), İslâm’a göre bireyin kendi dindarlığını bizzat oluşturma sorumluluğunu taşıdığından söz etmiş ve bu bağlamda, fetvayı kendi kalbinden alması gerektiğine ilişkin peygamberî tavsiyeye yer vermiştik. Bu noktada belki, herkes bunu yapabilir mi diye sorulabilir. Elbette herkes, bu işi aynı düzeyde ve aynı kıvamda yapacak diye bir şey yoktur. Her birey, kendi kapasitesi elverdiği oranda bunu yapabilecektir. Ancak, her Müslüman birey, böyle bir sorumluluk taşıdığının bilinciyle hareket etmek ve bu sorumluluğunu en üst düzeyde yerine getirebilmesini sağlayacak donanımı kazanmak için çalışmak durumundadır. Mümin bireyin bu sorumluluğu, günümüzde daha bir öne çıkmaktadır. Bu sorumluluğunun üstesinden ne kadar gelip gelmediğinin hesabını bizzat kendisi Allah’a verecektir. Bu konuda onun ne kadar mazur sayılacağının kararını vermek de o yüce yaratıcıya aittir.

Tabiî ki, her durumda birey, gerekli kaynaklara, din konusunda uzmanlara başvurup bilgilenme sürecini tamamladıktan sonra veya şartlar gerektirdiğinde mevcut bilgilerini kullanarak kendi kalbinin fetvasını oluşturacaktır. Kaldı ki, günümüzde kitle iletişim araçları sayesinde birey, her konuda çok farklı bilgilerle karşılaşabilmektedir. Hatta bu konuda günümüzde tam bir bilgi kirliliğine maruz kaldığından bile söz edilebilir. Haliyle o, bu farklı görüşleri değerlendirip kendi kararını vermekle yükümlüdür. Bu değerlendirmeleri yapma ve sonunda uygun karara varma, mutlaka sağlıklı bilgi edinme çabasını gerektirmektedir.

Çoğulcu niteliği giderek artan günümüz açık toplumunda toplumsal kontrol güç kaybetmekte; birey anonimleşmektedir. Yani başkaları onun farkına varmaksızın yaşayabilmekte, kendi kendisine kalabilmektedir. İşte bu ortam da, bireyin kendini yönetebilmesi, denetleyebilmesi ve bu bağlamda kendi dindarlığını oluşturma yeteneğini geliştirmesini, son derece önemli kılmaktadır.

Günümüz dünyasındaki aşırı bireyselleşme, dinde uzmanlık tekelinin parçalanmasına ve dinî anlayış ve uygulamalarda farklılaşmalara yol açmaktadır. Din alanında yegâne doğrunun ne olduğu sorusu bugün giderek artan bir şekilde tartışılmakta ve bireysel tercihler, manevî tatmin sağlama yönünde öne çıkmaktadır. Sekülerleşmenin ve postmodernitenin öngördüğü görecelik anlayışının tetiklediği böyle bir ortamda, bireyin kendi dindarlığını oluşturma işi oldukça zorlaşmıştır. Bu zorluk, bugün Müslüman bireyin güçlü kılınması meselesinin önemini iyice artırmaktadır.

Bireyselleşmeye paralel olarak artık, cemaat ve cemiyet anlayışlarının da yeniden gözden geçirilmesi gündemdedir. Güçlü toplumların, cemaatlerin inşasının, güçlü bireylere sahip olmaktan geçtiği gerçeği, bugün kendini iyice hissettirmektedir. Bu anlamda yapılması gerekenler arasında, toplumsal yapının açıklığının gerçekleştirilmesi ve bireyin bütün olarak gelişimini engelleyecek özelliklerden arındırılmasının kaçınılmaz olduğunu öncelikle söyleyebiliriz. Toplumsal yapının açıklık niteliğinin ilerlemesi, bireyin alabildiğine güçlü kılınmasının; dolayısıyla onun yeteneklerini olması gereken düzeye kavuşturmanın (bireyselleşmenin) önemini daha bir öne çıkarmaktadır.

Her insanın tek başına Allah’a karşı sorumlu olduğunu belirten İslâm, toplumu, toplumsal düzeni çok önemsemekle birlikte bireyselliğe yakın durmaktadır, denebilir. İslâm’ın altını çizdiği bireysellik, bencilliğe yer vermemekte ve batıdaki anlamıyla bireycilikle örtüşmemektedir. İslâm, “özne birey”e vurgu yaparken, asla bireye aş¦rı yüklemenin bir sonucu olan “bencil birey”i kastetmemektedir. Bireyi öne çıkarırken, onun toplumla bağını görmezlikten gelmemektedir. Son tahlilde, bireyi muhatap alan, bireysel özgürlüğü ve sorumluluğu öngören İslâm’ın, bencilliği benimsemeyen bireyselleşmeye karşı olduğu söylenemez.

İslâm’ın bu birey anlayışı hesaba katılırsa, sözünü ettiğimiz değişimi, ürkütücülüğüne rağmen, İslâmî değerlerin yeniden doğru biçimde anlaşılmasına vesile kılma imkânından söz edebiliriz. İslâm’ın ortaya koyduğu değerlerin birey tarafından anlamlandırılabilmesi, onların doğru anlaşılması yolunda rasyonel ve gerçekçi önlemlerin alınması, her konuda aşırılıklara kaçmanın yollarını tıkayacak, karmaşaya karşı koyup taşların yerine konmasına katkı sağlayacaktır. Kendini gerçekleştiren mümin birey, kendini denetleyip yönetebilme gücünü kullanarak, bireyselleşme adına ortaya konan ölçüsüzlüklerin/aşırılıkların doğurduğu kaotik ortamın zorluklarına, dayatmalarına karşı durabilecek, kendini koruyabilecektir.

Mümin bireyin, sözü edilen bu oldukça karmaşık toplumsal ortamda, kendi dindarlığını oluşturma ve bu çerçevede ”fetvayı kalbinden alma” işi, alabildiğine zorlaşmıştır. Bu zorluğun üstesinden gelebilmesi, bireyin kendini gerçekleştirme; yani kişisel gelişim düzeyiyle doğru orantılı olacaktır. Çünkü, bu zorluğun üstesinden ancak eleştirel düşünme, sorgulama, anlamlandırma, çeşitli alternatifleri karşılaştırarak değerlendirip onlardan birini seçme ve karar verme yeteneği gelişmiş bireyler gelebilir. Kalıtsal bir özrü bulunmayan bir bireyin bu yetkinliği kazanması ise, tamamen eğitimin niteliğine bağlıdır. Onun için genel eğitim gibi, din eğitimi de bireyin düşünme, sorgulama, anlamlandırma, seçme ve karar verme yeteneğini geliştiren niteliğiyle öne çıkması gerekmektedir.

Şu kadarını söyleyeyim ki, çocuklarımızın/öğrencilerimizin salt düz anlatıma (takrire) dayalı din eğitim/öğretimine tabi tutulması, dindarlık anlayışını oluşturmaya yönelik çıkarımların çocuk veya genç tarafından yapılması yerine, bütün çıkarımların sorgulanmaya açık olmayacak bir şekilde onlara dikte edilmesi, sözü edilen bu olumlu nitelikleri onların kazanmalarını önlemektedir. Böyle bir din eğitim/öğretimi, bireyin mevcut bilgilerini kullanma, onları kullanarak yenilerini üretme, onları, sorularına cevap/sorunlarına çözüm üretmede kullanabilme, yorumlama, eleştirel düşünme, sorgulama, olay ve olguları çok yönlü değerlendirerek anlamlandırma, empati yapabilme, farklı alternatiflerden birini tercih etme, karar verme vb. yeteneklerinin gelişmesine katkı sağlayamamaktadır. Tabir caizse, böyle bir din eğitimi, bireyi kalıpladığı için onun kendini gerçekleştirmesinin önünü tıkamaktadır.

Kalıplanmış kişi bireyselleşemediğinden dolayı, etiklere karşı edilgendir, kullanılmaya açıktır. İnisiyatif kullanamaz; başkalarının güdümünde yaşar. Kendisini kalıplayanlardan daha etkili telkinde bulunan biri karşısına çıktığında rahatlıkla onun etki alanına girebilir, onun yönettiği, dolayısıyla kullandığı nesneye dönüşebilir. Hangi rüzgarın önüne düşüverirse, kendini onun yönetimine bırakır.

Böyle biri, kendi dindarlığını oluşturamaz; kendisine ezberletilen dindarlık anlayışının kalıbına giriverir. Bu dindarlık anlayışı kendi ürünü olmadığı için, yeni durumlarda ondan yararlanarak dindarâne uygun kararlar alamaz; mevcut anlayışı ise, yeni duruma uygun düşmeyebilir. Vicdanını geliştiren bir din eğitimi alamadığından dolayı “kalbinden fetva alma” konusunda yetersiz kalır. Böyle bir bireyin günümüz açık toplum şartlarında maruz kaldığı karmaşık hayatı dindarca anlamlandırıp doğru kararlar almasını beklemek, aşırı safdillik olur. Bugünün şartlarında kendi dindarlığını inşa edecek yetkinliğe sahip dindar bireyi yetiştirmeyi amaçlayan bir din eğitimi anlayış ve uygulamalarını nasıl formatlayacağımızı düşünüp bilimsel bir yaklaşımla belirlemek zorundayız.

Bir seminerimin sonunda beyefendinin biri benimle konuşmak istediğini, soruları olduğunu belirtti. Bir kenara çekilip konuşmaya başladık. Mut’a nikâhının caiz olup olmadığını sordu. Ben de kısaca gerekçelerimi belirterek caiz olmadığına dair kanaatimi söyledim. Bunun üzerine aramızda özetle şöyle bir diyalog gerçekleşti:
- Şiîler Müslüman değil mi?
- Elbette Müslümanlar.
- Onlar caiz görüyorlar. Ben bu görüşü benimseyemem mi?
- Uygun görüyorsanız alırsınız.
- Evet ben uygun görüyorum; onun için kabullenmek istiyorum.
- Bu tamamen sizin kişisel tercih hakkınızı kullanmaktan ibarettir, hesabını verecek, sorumluluğunu üstlenecek olan sizsiniz; kimse size bir şey diyemez, sadece kararınıza saygı duyulur. Ancak, bu noktada, “uygun görme”nin, “benimseme”nin ne demek olduğunu konuşmakta yarar var.
- Benimsemek, o görüşü kabullenmek demek.

- Evet, öyle. Fakat, benimseme, bizim tutum ve davranışlarımıza nasıl yansımaktadır? Bunu doğru anlamlandırmamız gerekir. Siz bu görüşü kabulleniyorsanız, onun doğruluğunu öylesine iyice içinize sindirmiş, içselleştirmişsiniz ki, ona göre davranmaktan her halukârda büyük mutluluk duyacaksınız demektir. Söz gelimi, birisi sizin kızınıza, mut’a nikahıyla evlenme teklifinde bulunduğu zaman, hiç tereddüt etmeden, hiçbir rahatsızlık, küçücük bir iç huzursuzluğu asla duymadan karşılık verebiliyorsanız, siz gerçekten bu görüşün doğruluğunu kabullenmişsiniz demektir. Şayet böyle bir teklif sizi rahatsız ediyorsa, içinize sindiremiyorsanız o görüşü asla kabullenmiş değilsiniz; sadece bazı durumlarda olmasını nefsiniz hoş gördüğü için kabullenmeye kalkışıyorsunuz demektir. Bu, “Allah’ın hoşnutluğunu en büyük değer” (Tevbe, 72) kabul eden dindarlıkla bağdaştırılamaz. Bu, “müminin kalbinden/vicdanından fetva alması” anlayışıyla da bağdaşmaz.

Bu sözler üzerine, muhatabım duraksadı ve hak verdiğini ifade etmeye çalıştı. Daha sonra dindarlığın samimiyet gerektirdiğini, samimi dindarlık kararlarının ilke bazlı olacağını, çifte standartlı davranmaya müsaade etmeyeceğini ve benzeri hususları birlikte konuştuk. Sonunda, sadece kişisel şartlarını düşünerek tek yanlı düşünüp çok öznel bir karar verdiğinin farkına vardığını, dolayısıyla bu kararını içselleştiremediğini anladığını itiraf ediverdi.

Bu tür durumlarla oldukça sık karşılaşılmaktadır. Kimileri, yaptığı dindarca seçimlerin bilincinde değil; yaptığı ve yapmadığı davranışlarla ilgili anlamlı bir açıklama yapamamaktadır. Birilerinden fetva koparmanın yollarını arayarak, seçimlerinin sonucundan kendini sorumlu tutmamaya kalkışabilmektedir. Bireyi yetkin kılmak zorundayız.

KAYNAK
Aydın, M. Şevki, “Bireyin Kendi Dindarlığını Oluşturma Sorumluluğu”, Diyanet Aylık Dergi, Aralık, 2008.