Makale

Dinde Farklılaşma

Dinde
Farklılaşma

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Hadi Adanalı
Ankara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi

Çağımızda hayatın ön kabullerinden biri olan inanç ve ibadette farklılık, tarihî açıdan da yeni bir durum değildir. İnsanlar tarih boyunca farklı dinlere inandılar ve farklı şekillerde ibadet ettiler. Tüm insanların tek Tanrı’ya inandıkları ve aynı şekilde ibadet ettikleri bir dünya, günümüzde bazı kimselerin hayal ve zihin dünyasını meşgul etse de gerçekleşmesi imkânsız bir durumdur. İnsanlığın tek bir inanç üzere olması birkaç açıdan mümkün değildir. İlk olarak, irade sahibi bir varlık olan insanın doğası buna imkân tanımamaktadır. İrade sahibi olması sebebiyle insanlar, günlük konularda olduğu kadar dinî meselelerde de farklı şekilde düşünmekte ve farklı şeylere inanmaktadır, insanlar arasındaki dinî farklılıkların bundan sonra da devam edeceğini söylemek, ileriye dönük bir kehanet sayılmaz. Çünkü insanlar herhangi bir dine inanıp inanmama konusunda hür olarak yaratılmıştır. Bu hürriyet, insanlara Allah tarafından verilmiştir ve insan fıtratının aslî unsurlarındandır.
Ayrıca Kuran-ı Kerim’deki pek çok ayet, Allah’ın tüm insanların tek bir din üzere olmasını dilemediğini bize bildirir. Yaratıcı açısından insanları tek bir din üzere toplamak ne imkânsız ne de zordur. Bununla birlikte Allah, yeryüzünde inanç farklılıklarının ortadan kaldırılmasını dilememiştir. Burada, insanların tek bir din üzere olmalarını dilememek ile onların farklı dinler ve inançlar üzerine olmasını dilemek arasındaki farkın vurgulanması gerekir, ilkinde belirleyicilik yoktur. Fakat İkincisi, Allah’ın insanları tek tek Musevî, Hıristiyan veya Müslüman kılmayı irade etmesi anlamına gelir ki, bu durum kelam ilminde cüzî irade olarak bilinen beşerî iradenin ortadan kalkmasını gerektirir. Allah tüm insanların farklı farklı dinlerde olmalarını dilememiştir; O sadece, tüm insanların tek bir din üzere olmaları yönünde bir irade serdetmemiştir. Aslında bu durum, İlâhî İradenin beşeri iradeye bir lûtfu, bir ihsanıdır.
İlâhî iradenin tüm insanların tek bir din üzere olmalarını dilememesi, farklı dinlerin aynı hakikati ifade ettikleri anlamına gelmez. Gerçekten de "Allah indinde din İslâm’dır." Burada İslâm, ilk insan Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen halkadaki her bir peygambere gönderilen dinin kaynağı anlamında gerçek dindir. Bu açıdan tüm semavî dinlerin bir "özünden" bahsedilebilir ve bütün semavî dinler, bu özün açılımıdır. Yine bu sebeple Müslülmanlar, Allah’ın gönderdiği peygamberler arasında herhangi bir ayırım yapmazlar; onların tümüne inanır ve tümünü benimserler.
Bununla birlikte, İlâhî dinleri birbirinden ayıran birtakım özelliklerin olduğunu da belirtmek gerekir.
Her şeyden önce bu dinlerden her biri farklı bir resule gönderilmiştir. Ayrıca bütün peygamberler, gönderildikleri kavmin dilini kullanarak, İlâhî mesajı onlara tebliğ etmişlerdir. Yine tarih içinde dinlerin farklı ibadet şekilleri veya farklı sosyal düzenlemeleri içeren hükümleri olabilir. Meselâ Yahudilere yasak olan bazı hususlar, Hıristiyanlara serbest bırakılmış, Hıristiyanlıkta serbest olan hususlar, İslâmiyet’te yasaklanmış olabilir. Bu tür farklılıklar öze yönelik olmayıp, dinin furuatından sayılır.
Dinî farklılıklar ilk dönemlerden itibaren Müslüman alimlerin zihnini yormuş ve bir hayli tartışmaya yol açmıştır. Konunun uzmanı sayılan, mezhepler üzerine el-Milel ve’n- Nihal adlı kitabın yazarı Şehristanî (ö. 1155), insanları farklı gruplara ayırmanın mümkün olduğunu ve bu gruplandırmada değişik kıstaslar kullanılabileceğini belirtmektedir.
Bazı kimseler insanları iklimlere, diğerleri coğrafî bölgelere, diğer bazıları ise, Şehristanî’nin tabiriyle, ümmetlere göre sınıflandırmaktadır. Bu son grup dinî bir sınıflamayı içerir fakat ona münhasır değildir. Bu tasnife göre, yeryüzünde Arap, Acem, Rum ve Hint ümmetleri vardır. Araplar ve Hintliler eşyayı anlama ve anlamlandırmada maneviyata daha meyilli iken, Acemler ve Rumlar maddiyata yatkındırlar, insanları tasnifte ortaya çıkan bu farklılıkları belirt tikten sonra Şehristanî, kitabında dine dayalı bir sınıflandırma yöntemi kullanacağını ifade etmektedir. Ona göre insanlar, din ehli ile "rey ve heva" ehli olarak iki gruba ayrılırlar, ilk gruba Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi kimseler girerken, ikinci gruba materyalist filozoflar, yıldızlara tapanlar ve müşrikler gibi kimseler dahildir. İlk gruba dahil olanları belli sayıda alt gruplara ayırmak mümkün iken, bu durum ikinci grup açısından imkânsızdır.
İnsanların dinî açıdan niçin farklı gruplara ayrıldığını açıklamak için Şehristanî, Hz. Peygamber’in bir hadisini zikreder. Bu hadiste Hz. Peygamber, "Mecusiler yetmiş fırkaya ayrılmışlardır, Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrılmışlar, Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya, Müslümanlar da yetmiş üç fırkaya ayrılmışlardır. Bu fırkaların içinde necat bulacak olan yalnız biridir." demektedir.
Şehristanî söz konusu hadisi zikrettikten sonra, bunu aklî bir delille desteklemeye çalışır. Ona göre aklî konularda birbirine zıt iki cümleden yalnızca biri doğrudur. Meselâ bir cümle doğru olarak belirlendiğinde, onun zıddının yanlışlığı ortaya çıkar. Klâsik mantığın da üzerine dayandığı bu temel ilkeden hareketle, Şehristanî şunu ileri sürer: "Her aklî meselede hak bir olunca, bütün meselelerde hakkın yalnız bir tarafta, bir fırkada bulunması icap eder."
Dinî konuları, Şehristanî’nin belirttiği gibi, "doğru yanlış" şeklinde ikili bir kalıba yerleştirebilmek her zaman mümkün değildir. Bu, meseleyi basite indirgemek olur. Bununla birlikte bazı temel dinî konularda, herkesin kolaylıkla anlayabileceği netlikte bir ikilem karşımıza çıkabilir. Örneğin Allah’ın bir olduğuna inanan bir kimse, O’nun olmadığına veya birden fazla olduğuna (sayı kaç olursa olsun) inanmamak durumundadır. Yine bir kimse, siyasî otoritenin kim olacağına aklî bir şekilde karar verilmesi gerektiğine inanıyorsa; Şia’nın, yöneticilerin dinî naslara dayalı olarak tayin edilmesi gerektiği görüşünü reddetmek durumundadır.
Bir Müslüman ile bir Hıristiyan arasında, Allah’ın birliği üzerindeki inanç ayrılığı, dinde bir farklılıktır. Çünkü Müslümanlar tevhide yani Allah’ın bir olduğuna, Hıristiyanlar ise teslise yani O’nun üç ayrı şahıstan meydana geldiğine inanırlar ve bu inanç farklılığı, onların farklı dinlerden olması için yeterli bir sebeptir.
Bununla birlikte siyasî yöneticilerin dinî naslarla tayin edilmediğine inanan bir kimse, meselâ bir Sünnî ile yöneticilerin dinî naslara dayalı olarak seçildiğine inanan bir kimse, meselâ bir Şii arasındaki inanç farklılığı, bu kimselerin farklı dinlerden olduğunu söylemek için yeterli bir sebep sayılmaz; aksini düşünmek katı bir mezhep taassubunu yansıtır. Peki ayrı dinden olmayı gerektiren inanç farklılıkları ile aynı dinde gerçekleşen farklılıkları nasıl tefrik edebiliriz? Bu konuda Şehristanî’den yarım asır önce yaşamış diğer bir İslâm âlimi Gazali şöyle demektedir: Kıstas Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Peygamberlerine inanma ve her şeyin O’nun mülk ve melekûtunda olduğunu bilmektir.
Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamberden ve Müslümanlardan, dinî farklılıklar üzerinde hassas bir tavır sergilemelerini talep eder: "Biz her bir topluma, onların uyacakları bir ibadet tarzı belirledik. (Dolayısıyla) bu konuda onlar seninle tartışmasınlar. Sen (her hâlükârda) Rabbine davet et. Çünkü sen gerçekten dosdoğru bir yol üzeresin. Eğer onlar seninle (bu konuda) tartışmaya çalışırlarsa onlara, "Allah yapıp ettiklerinizi en iyi bilendir" de. Aranızda ihtilaf etmekte olduğunuz konular hakkında, Kıyamet günü Allah hükmünü verecektir." (Hac, 67-69)
Kur’an-ı Kerimin bizden istediği, dinimizin ve ibadetlerimizin kaynağı hakkında şüpheye düşmemek, doğru bir yol üzerinde olduğumuzun şuuruyla yaşamak, diğer insanlarla aramızda doğacak fikir ayrılıklarının nihaî çözümünün, ahirete bırakıldığını akıldan çıkarmamaktır.