Makale

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Fikret Karaman: “Diyanet İşleri Başkanlığı, sosyal ve hukuk devletinin tabiî ihtiyaçları üzerine kurulmuştur,“

Söyleşi

Yüksel Salman

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Fikret Karaman:

“Diyanet İşleri Başkanlığı, sosyal ve hukuk devletinin tabiî ihtiyaçları üzerine kurulmuştur,“

Dinin bir ihtiyaç olduğu öteden beri herkesçe kabul edilmektedir. İslâm kültüründe din hizmeti başından beri kendini bu işe adamış kimseler ve belli kurumlar tarafından yürütülmektedir. Günümüzde toplumun bu ihtiyacı, anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından karşılanmaktadır. Bu bağlamda, din hizmetlerinin kurumsallığını günümüz şartları çerçevesinde hangi toplumsal dinamikler veya parametreler üzerinden değerlendirmek gerekiyor?
Teşekkür ederim. Sizin de ifade ettiğiniz gibi din; ilk insanla birlikte tarih gündeminde yerini alan bir kurumdur. Yüce Allah onu, insanın yapısına, kendisiyle ilişki kurmaya yöneltecek bir "aslî duygu" olarak yerleştirmiştir. Batılı yazar Bonald’ın da dediği gibi "insan her zaman kutsal ve kutsallığı düşünmüştür." Çünkü dinin hayata yansıyan yüzü olan kutsallık, tarih boyunca yüce ideallerin kaynağı olmuştur. İnsanlığın ruh, karakter, kimlik, kültür ve ahlâk değerlerinin oluşumunda önemli rol oynamıştır. Çünkü dinin İlâhî boyutu yanında; akıl sahibi insanları muhatap alarak, onları her iki dünyada huzura ve mutluluğa ulaştırmak gibi önemli bir hedefi vardır.
Bilim ve tarih ışığında din olgusuna baktığımız zaman onun bir müessese olarak toplumsal hayatta yer aldığını görüyoruz. Bilindiği gibi bu kurumun Osmanlı Devletindeki adı, "Şeyhü’l-İslâmlık"; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki karşılığı ise, "Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Osmanlı devletinde bu makamın sosyal statü ve aktivite bakımından önemli bir yeri vardır. Şeyhü’l-İslâmlık, İlmiye sınıfının başı sayılırdı. Bu yüzden padişahlar; Şeyhü’l-İslâmları, 1600 yılına kadar "kayd-ı hayat" ile atamışlardır. Onları ayakta karşılar ve aynı konumda uğurlarlardı. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra bu kurum, 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı kanunla "Diyanet İşleri Reisliği" ismiyle yönetilmeye başlanmıştır. Görev ve fonksiyon itibariyle, bu iki kurum arasında önemli benzerlikler vardır. Diyanet Reisliği, 23/03/1950 gün ve 5634 sayılı kanun ile bazı yeniliklere kavuşmuş ve ismi "Diyanet İşleri Başkanlığı" olarak değiştirilmiştir. On bir yıl sonra hazırlanan 1961 Anayasası’nda da Genel İdare sınıfı içinde yer almış ve 1965 yılında kabul edilen 633 sayılı teşkilât kanunu ile görev alanı ve bağlı birimler biraz daha detaylandırılmıştır. 1982 Anayasası’nda da yine Genel İdare sınıfı içinde kalması benimsenmiş ve lâiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşüncenin dışında kalarak milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinen bir fonksiyon yüklenmiştir. Bugün 81 yıllık geçmişi olan Diyanet İşleri Başkanlığı, 90 bine yaklaşan kadrosu ile yurt içinde ve yurt dışındaki vatandaş ve soydaşlarımıza din hizmeti sunmaya çalışmaktadır.
Küreselleşme sürecine rağmen 21. asrın başında da dinî değerler, insanın barış, huzur ve mutluluğu için bir ümit kaynağı olmaya devam etmektedir. Şüphesiz ki bu dinlerin Allah katında en son, mükemmel ve evrensel olanı İslâm dinidir. Ne var ki, günümüzde dünyanın bazı bölgelerinde yaşanan gerilim ve şiddetin din merkezli olduğu imajı verilmektedir. Oysaki din, insanların davranışlarını disipline eden ve mutluluğunu hedef alan yüce değerleri içermektedir. Özellikle İslâm’ın özünde cins, ırk, dil ve sınıf ayırımı söz konusu değildir. Tersine İslâm, bütün insanlığı kucaklayan barış, güven ve huzur merkezli bir dindir.
Kanunların, Başkanlığa yüklediği sorumluluklar hangi sosyal şartların gereği olarak ortaya çıkmıştır? Buna bağlı olarak günümüz şartlarının getirdiği yeni sorumluluk alanları var mıdır?
Diyanet İşleri Başkanlığı, yapısı itibariyle bir kamu kuruluşudur. Yani devletin genel İdarî yapısı ve organizasyonu içinde yer almaktadır. Cumhuriyet döneminde hazırlanan bütün anayasa metinlerinde; diğer bakanlık ve kurumlarda olduğu gibi, Başbakanlığa bağlı bir birim olarak kalması benimsenmiştir. Buna göre Diyanet işleri Başkanlığı, sosyal ve hukuk devletinin tabiî ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. İslâm dininin inanç, ibadet ve ahlâk konuları başta olmak üzere toplumu bilim ve din ışığında aydınlatma görevi verilmiştir. Din hizmetlerini yürütürken, halkın dinî konularına cevap verirken veya halkı din konusunda bilgilendirirken kendi bilimsel donanım ve birikimiyle hareket etmektedir. Toplum için en sağlıklı ve doğru olanı tercih etmektedir. Bu sorumluluğunu yurt içi ve yurt dışındaki vatandaş ve soydaşlarımız başta olmak üzere bütün insanlığa karşı duyarlı, özgür ve sivil bir anlayışla yerine getirmektedir.
Bilindiği gibi Avrupa’nın İslâm diniyle ilk tanışması; batıda Endülüs, kuzeyde ise Osmanlı devletinin geniş topraklara ve etkin bir yönetime sahip olduğu dönemlerde başlamıştır. Bu iki devletin siyasî, İktisadî, ticarî, sosyal ve kültürel anlamda güçlü olması; Avrupa ülkeleriyle olan temas ve diyalogu daha da kolaylaştırmıştır. Bu karşılıklı etkileşim, sonraki asırlarda da farklı düzeylerde devam ederek günümüze kadar gelmiştir. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir dönem başlamıştır. Avrupa ülkeleri için bu dönem, hızlı toparlanma ve kalkınma dönemidir. Böylece 20. asrın ortalarından itibaren Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Uzak Doğu, Arap ve Afrika gibi Müslüman ülkelerden Avrupa’ya yönelik göç hareketleri başlamıştır. Bir kamu kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anadolu’muzun bağrından kopup giden bu yoğun işçi göçü karşısında ilgisiz kalmamış ve bu ülkelerdeki vatandaşlarına din hizmeti vermenin sorumluluğunu yerine getirmiştir. Yaklaşık yarım asırdan beri devam eden bu çalışmalar sayesinde insanlarımız bulundukları ortamlara hem daha kolay uyum sağlamışlar, hem de birlikte yaşama tecrübesini ve kültürünü elde etmişlerdir.
Şüphesiz ki 20. asrın sonunda dünyanın siyasî, sosyal ve kültürel konjonktürünü etkileyen önemli olaylardan biri de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıdır. Bu coğrafyada bağımsızlığına kavuşan cumhuriyetlerin büyük bir kısmının Türkiye ile tarihî, siyasî, kültürel ve dinî yakınlıkları vardır. Sosyal devlet olmanın gereği olarak ülkemizin bu akraba ülkelere seyirci kalması beklenemezdi. Türkiye Cumhuriyeti adına Diyanet İşleri Başkanlığı, bu ülkelere din hizmeti ve kültürü alanında doğru, objektif ve aydınlatıcı bir hizmet götürmenin sorumluluğunu üstlenmiştir. Halen Başkanlığımızın söz konusu ülkelerle ilgili barış, huzur ve güven tesisine yönelik insan merkezli çalışmaları devam etmektedir.
Tarihî zenginliğin ve medeniyetin diğer canlı bir şahidi ise; Balkanlardaki Türk kültürü ve mirasıdır. Buralardaki cami, medrese, kütüphane, türbe, köprü ve kervansaray gibi tarihî eserler bütün insanlığın geleceği adına korunması ve yaşatılması gereken abidelerdir. Bu aynı zamanda uluslar arası hukukun ve kamu vicdanının da bir gereğidir. Zira bir Mostar köprüsünün yıkılması, sadece fiziksel bir yıkım olarak algılanmamalıdır. Bunun anlamı, tarihin, kültürün, medeniyetin kısaca insanlığın bütün ortak değerlerinin yok olması demektir. Bu nedenle Başkanlığımız, Balkanlardaki bu eserleri korumak, tarih, kültür, din ve diğer ortak değerlerle ilgili bilinci canlı tutmak amacıyla yurt içi ve yurt dışında yetkililerle görüşerek gerekli çalışmalarını sürdürmektedir.
AB’ye tam üyelik süreci Başkanlığın önüne yeni ufuklar ve sorumluluklar açacağa benziyor. 150-200 yıllık batılılaşma projesi fiilen başlamış bulunuyor. Eğer bu süreçte çağdaş dünyanın mantığını kavrayamaz ve gereğini yerine getiremezsek, büyük zorluklarla karşılaşacağımız kesindir. Buna ilâve olarak, Türkiye’nin dindarlık modelinin bütün dünya tarafından da yakından mercek altına alındığı gözlenmektedir. Bu olaylar ışığında Başkanlık ne gibi çalışmalar yapıyor?
Gerçekten önemli bir konuya işaret ettiniz. Son çeyrek yüzyılda, dünyada önemli değişiklikler olmaktadır. Bu değişmelerin ve gelişmelerin başında; Avrupa Birliğine üye olan veya aday üye olup sırasını bekleyen ülkelerin konumu gelmektedir. Türkiye de, 1 7 Aralık 2004 tarihinde Avrupa topluluğuna aday ülke olarak kabul edilmiştir. Doğu ve batı kültürleri açısından bu önemli bir dönüm noktasıdır. Nitekim basın yayın kurumlan, anket ve araştırma merkezleri de bu olayı dünya gündeminin ilk sırasına taşımıştır. Oysaki hiçbir Avrupa ve Balkan ülkesinin aday üyeliği, bu düzeyde yankı uyandırmamıştı. Konu bir bütün olarak ele alındığında; ülkemiz açısından bu üyeliğin omurgasını; öncelikli olarak siyasî, tarihî ve ekonomik ilişkilerin oluşturduğu söylenebilir. Ancak bu süreçte karşılaşılabilecek dinî, sosyal, kültür ve uyum ile ilgili konuların büyük bir kısmı doğrudan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ilgilendirmektedir. Aslında yukarıda da ifade edildiği gibi, Başkanlığımız 30-40 yıldan beri bu ülkelere çalışmak amacıyla giden vatandaşlarımıza inanç, ibadet ve diğer konularda yardımcı olmak üzere önemli bir çalışmayı başlatmış bulunmaktadır. Nitekim bu çalışmalarımızın büyük bir bölümü AB ülkeleri tarafından da bilinmektedir. Hatta bu amaçla hazırlanan bazı raporlarda Başkanlığımıza olumlu atıflar bile yapılmıştır. Nitekim bir müddet önce "TIME" dergisi de; "Avrupa’da İslam’ı kapak konusu yaparak batı ülkelerinde yaşayan Müslüman nüfusun artışına dikkat çekmişti. Bu dergiye yansıyan bilgiye göre, Avrupa’da 20 milyon civarında Müslüman yaşamaktadır. Bunların büyük bir kısmı inançlarını batının özgürlükçü yapısıyla bağdaştırmayı başararak Islâmın kavramının gündeme gelmesine zemin hazırlamaktadır. Bu olumlu yaklaşım, dünya barışı açısından son derece önemlidir.
Ülkemizin Avrupa ile olan yakınlık arzusu, Tanzimat sonrası dönemde ve Meşrutiyet yıllarında fikrî ve amelî düzeyde başlamıştır. Günün tartışmaları daha çok bilim ve teknoloji alanı ile toplumsal konularda yoğunlaşmıştır. Mehmed Akif de gücünü bilim ve san’attan alan bir modernleşmenin mümkün olabileceğini şu mısralarıyla dile getirmiştir:
"Alınız ilmini Garbın, alınız san’atını
Veriniz hem de mesainize son sür’atini,
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız,
Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin, yalnız
Görüldüğü gibi bir asır önce "batılılaşma" olarak yapılan tartışmalar; günümüzde kısmî değişiklikler ve gelişmelerle, AB tartışmalarına dönüşmüştür. Esasen bu tartışma ve endişeler tek taraflı da olmamıştır. Benzer tepkiler Avrupalılar tarafından da sıkça gündeme getirilmektedir. Hatta Türkiye’nin AB üyeliğini tescil için referandum önerenler bile vardır.
Diyanet İşleri Başkanlığı; AB sürecinde de plânlı ve programlı çalışmalarına devam etmek zorundadır. Çünkü Başkanlığın hizmet geleneği, bilgi, tecrübe ve hoşgörüye dayanmaktadır. İslâm bilginleri, daima toplumsal düzeni ve kamuoyu istikrarını belli bir kıvamda tutmaya özen göstermişlerdir. Zira sağlıklı bilgi demek hurafelerle, yanlışlıklarla, cehaletle ve din adına yapılan istismarlarla mücadele etmek demektir. Dini ve dindarlığı gerilimin, şiddetin ve kavganın kaynağı ve sebebi olmaktan kurtarmaktır. Buna göre Başkanlığımız sahip olduğu bilgi ve kazanımları dikkate alarak AB sürecinde toplumsal barışa katkıda bulunabilmek için imkânlarını gözden geçirmelidir. Bu amaçla yabancı dil öğrenimine, yurt dışına gönderilecek görevlilerin eğitimine ve yayın hizmetlerine ağırlık vermelidir.
Özellikle son dönemlerde misyonerlik, ülkemizin gündemini yoğun bir şekilde meşgul etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, Misyonerlik faaliyetlerine yönelik ne gibi çalışmalar yapmaktadır?
Basın ve yayın organlarında da izlendiği gibi misyonerlik faaliyetlerinin, günümüzde daha da yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Özellikle Balkanlar ve Türk Cumhuriyetlerinde yaygın olan bu faaliyetlerin bir bölümü Anadolu topraklarında da değişik görüntü ve metotlarla yürütülmektedir. Aslında misyonerliğe karşı koymak veya mücadele etmek, bazı yönleriyle Başkanlığımızın ilgi alanını aşmaktadır. Bu hususta kamu ve eğitim kurumlan, sivil toplum kuruluşları, basın ve yayın organları gerekli duyarlılığı göstermelidir. Siyasî otorite tarafından da ihtiyaç duyulan alanlarda yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Buna göre ülkemizi ve insanımızı; misyonerlik faaliyetlerine karşı korumak, ilgili kurumla- rın ortak bir görevi olmalıdır. Bu bağlamda yeri gelmişken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da önemli sorumluluğunun olduğunu belirtmemiz gerekir. Özellikle konunun aydınlatma ve bilgilendirme işlemini, sistematik ve bilimsel kurallara uygun olarak zamanında yerine getirmelidir. Buna göre; toplumun inanç, ibadet, ahlâk ve kültürel değerleri geliştirilmelidir. Özellikle gençler, misyonerlerin kullandıkları yöntemler hakkında bilgilendirilmelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın üstlendiği bu önemli görevi layıkıyla yerine getirebilmesinde, nitelikli elemanlara sahip olması yanında, personelin ekonomik durumlarının iyileştirilmesiyle de yakın ilgisi var. Diyanet İşleri Başkanlığının çağdaş bir din hizmeti sunmak için personelin eğitim ve özlük haklarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaları var mı?
Diyanet hizmetlerinin yürütülmesi dışarıdan görüldüğü kadar kolay değildir. Çünkü din hizmeti, özel bir ihtisas alanıdır. Bu sorumluluğu üstlenen kimselerin sağlıklı, doğru ve yeterli bir eğitim almaları gerekir. Ayrıca sosyal ve özlük haklar bakımından da emsalinden daha aşağıda olmamalıdır. Fakat itiraf etmek zorundayız ki personelimiz bugün; uygulamada olması gereken konumda değildir. Tersine özlük hakları bakımından diğer kurumlarla bir karşılaştırma yapmak gerekirse, son sıralarda yer aldığı görülecektir. Oysaki sosyal hayatımız açısından başarılı bir din hizmeti, eğitim, sağlık ve güvenlik hizmeti kadar önemlidir. Görevlilerimiz eğitim açısından önlerine çıkan her fırsatı değerlendirmektedirler. Yüksek dinî öğrenimden sonra yaklaşık 30 ay süreli olan hizmetiçi eğitim (ihtisas) kurslarımıza yoğun istek olduğundan ancak sınavla eleman alınabilmektedir. Eğitim merkezlerimiz yıl boyunca aktif hizmet vermektedir. Diğer yandan otuz bin kadar personelimiz, ilâhiyat ön lisans programına devam etmektedir. Merkez, taşra ve yurt dışında çalışan görevlilerimizin bu gayret ve heyecanı bize hem güç ve ümit vermekte, hem de geleceğimizin daha başarılı olacağını müjdelemektedir.
Personelimizin özlük haklarının iyileştirilmesindeki gecikmelere ve bazı eksikliklere rağmen, iyileştirme ve düzeltmeye yönelik çalışmalar devam etmektedir. Bu önlemlerin bir bölümü, yeni teşkilât kanun taslağı ile birlikte hazırlanarak ilgili mercilere verilmek üzeredir. Başkanlığımızın merkez, taşra ve yurt dışı teşkilâtları arasındaki samimiyet, yardımlaşma ve dayanışmaya yönelik seminerler ve toplantılar, takvim yılı içinde artarak devam edecektir. İnanıyorum ki kurum içinde karşılıklı anlayış, saygı, sevgi, şefkat ve gönül bağı gibi sıcak bir ortamın oluşmasıyla, önemli zorlukları birlikte aşmamız kolaylaşacaktır.