Makale

Cami ve Kadın

Cami ve Kadın


Saliha Kurt
Başvaiz /Samsun İl Müftülüğü


Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevi’de kadınlar için aktif bir dinî yaşam söz konusudur. Bu yıllar, İslam dininin orijinal şekliyle yaşandığı ve her zaman örnek alınması gereken bir dönemdir.


Allah’ın yanında en sevimli ve yeryüzünün en hayırlı mekânları olan camiler, Müslümanların cemaatle namaz kıldıkları ve topluca ibadet ettikleri yerlerdir. Bu hususu izah etmek üzere Hz. Peygamber (s.a.s.); “Mescitler; secde edilen yerler ve Allah’a en sevimli olan mekânlardır.” (Müslim, Mesacid, 288.) buyurmuşlardır.
Camiler toplumun her kesiminden insanı bir araya getiren ve onları Allah’a kulluk bilinciyle kaynaştıran mekânlardır. İbadetlerin usulüne uygun olarak öğretilmesini kolaylaştıran, bireylere batıl inanç ve hurafelerden arınmış doğru dinî bilgilerin kazandırılmasını sağlayan yerlerdir.
Cami kelimesi, toplayıcı, toplayan ve bir araya getiren anlamına gelmektedir. Cami aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Başlangıçta sadece cuma namazı kılınan büyük mekânlara mescit denilirken, daha sonraları cuma namazı kılınan ve içinde minberi olanlar cami, minberi olmayan ve cuma namazı kılınmayanlar da mescit olarak anılmıştır.
Yüce Allah ilk mescidi ‘evim’ (Hacc, 22/26.) ifadesiyle yüceltmiş ve ‘bu beytin rabbi’ (Kureyş, 106/3.) sözleriyle de onu kendine ait kılmıştır. Bundan dolayı Kâbe’ye, zatına nispet edilerek ‘beytullah’ denmiştir. Beytullahın birer şubesi olması nedeniyle, bütün camiler için de aynı vasıf söz konusudur. Bunun yanında temiz olmak kaydıyla bütün yeryüzü mescit olarak kabul edilmektedir.
Camiler, gönül birliğinin, sevgi ve saygının perçinleştiği ve kardeşliklerin kuvvetlendiği can evleridir. Bizleri bir araya toplayan, daha doğrusu, ‘ben’leri ‘biz’ yapan kutsal mabetlerdir. Cenab-ı Hakk’tan gayrisinin unutularak O’nun huzurunda saf tutulduğu, yapılan secdelerle şeytandan farklılaşıldığı, müminlerin kendilerini bulup yaratana yaklaştıkları gönül evleridir.
Camiler ibadet edilen mekânlar olmalarının yanında Hz. Peygamber döneminde eğitim, öğretim, kültür, adalet, askeriye ve sağlık hizmetleri şeklinde sıralayabileceğimiz değişik fonksiyonları icra etmiştir. Ancak sonraki dönemlerde şehirlerin büyümesi ve insanların ihtiyaçlarının artması nedeniyle bu hizmetlerin her biriyle ilgili özel kurumlar oluşmuştur.
Tarih boyunca toplumlara genellikle erkek egemen kültür hâkim olmuştur. Vahiy kültüründen uzak olanlar başta olmak üzere, cahiliye döneminde de, aralarında edebiyat ve ticaretle uğraşanlar olmasına rağmen, kadınlar herhangi bir hakka sahip olamamıştır.
İslam dini, aralarında doğal olarak bazı fizyolojik ve psikolojik farklılıklar bulunan kadın ile erkeği ‘insan’ ve ‘Allah’ın kulu’ olmaları bakımından eşit, (Zariyat, 51/56.) huzurlu ve mutlu bir hayat sürmeleri için çift yaratmış (Nisa, 4/1; Rum, 30/21.) ve değişik rolleri yönüyle de birbirini tamamlayan varlıklar (Al-i İmran, 3/195.) olarak kabul etmiştir.
Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevi’de kadınlar için aktif bir dinî yaşam söz konusudur. Bu yıllar, İslam dininin orijinal şekliyle yaşandığı ve her zaman örnek alınması gereken bir dönemdir. Göz önüne alınması gereken husus, Hz. Peygamber’in sağlığında başlattığı uygulamaları vefatından sonra da devam ettirmektir. Nitekim Allah Teala, “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4/80.) buyurmaktadır.
İslam’ın ilk yıllarında sosyal hayatta aktif olarak yer alan kadınlar, beş vakit, cuma ve bayram namazlarına katılıp, Hz. Peygamber’in hutbe ve vaazlarını dinlemişlerdir. Bunun yanında Rasulüllah, “Kadınları mescitlerden alıkoymayın.” (Müslim, Salat, 134-137.) sözüyle hanımları mescitlere devam etmeye teşvik etmiş hatta mazeretleri sebebiyle namaz kılamayacak durumda olanların bayram namazlarında cemaatin gerisinde durup tekbirlere katılmalarını ve bu durumda bile cami ve cemaate devam etmelerini istemiştir. (Buhari, İdeyn, 15.) Ayrıca gece namazı için camiye gitmeye izin isteyen kadınlara müsaade edilmesini sağlamıştır. (Buhari, Ezan, 162.) Sahabe hanımlarından Atike b. Zeyd (r.a.)’in Hz. Ömer’in evlilik teklifini kabul etme şartlarından biri de mescitten alıkonulmamaktır. (Asri Çubukçu, “Âtike b. Zeyd”, DİA, c. 4, s. 73.)
İslam tarihinde çokça ibadet yapan ve takvasıyla ünlenen hanımlara rastlamak mümkündür. Rasulüllah bir gün mescide girdiğinde iki direk arasında asılı bir ip görünce bunun ne olduğunu sormuş, oradakiler o ipin Hz. Zeynep’e ait olduğunu, namaz kılıp yorulduğunda bu ipe tutunduğunu belirtmişlerdir. (Buhari, Teheccüd, 18; Müslim, Müsafirin, 219.) Bunun yanında peygamberin hanımlarından Hz. Aişe, Hz. Zeynep ve Hz. Hafsa’nın itikâf kastıyla mescitte kaldıklarıyla ilgili rivayetler söz konusudur. (Buhari, İtikâf, 33; Müslim, İtikâf, 14.)
Kadınların günün erken saatlerinde kılınan sabah namazına mescide gittikleri Hz. Aişe’den nakledilen şu rivayetten anlaşılmaktadır. “Rasulüllah (s.a.s.) sabah namazını kıldırdığı zaman, mümin kadınlar örtülerini örterek orada hazır bulunurlar ve daha sonra da evlerine dönerlerdi ki, (hava karanlık olduğu için) onları kimse tanıyamazdı. (Buhari, Salat, 13.) Hz. Peygamber döneminde kadınlar camiye Kur’an dinlemek için de giderlerdi. Harise kızı Ümmü Hişam diyor ki, “Ben Kâf suresini cuma namazlarında Hz. Peygamber’in dilinden öğrendim. Çünkü her cuma günü Kâf suresini okurdu.” (Müslim, Cuma, 50.) İbn Hişam, Hz. Ebu Bekir’in bahçesinde bulunan mescidinde Kur’an okuduğunu ve kadınların gelip onu dinlediğini belirtmektedir. (İbn Hişam, es-Sîretü’n-nebeviyye, Beyrut 1992, c. 1, s. 249.)
Hz. Peygamber kadın-erkek ayrımı yapmadan herkesin eğitimine büyük önem vermiştir. Bu doğrultuda Mescid-i Nebevi dâhil olmak üzere diğer mescitlerde de kılınan namazlara katılan kadınlar, bu vesileyle dünya ve ahirete yönelik pek çok meseleyi öğrenme fırsatı bulmuşlardır. Mescid-i Nebevi’de erkeklerin daha çok olması sebebiyle onu duymakta zorlanan hanımlar Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Rasulü, erkekler sizi dinleyip sohbetlerinizden istifade etmeleri konusunda bizi geçtiler, bize de özel bir gün ayırsanız.” talebinde bulunmuşlardır. Hz. Peygamber de perşembe günleri ikindi namazı sonrasını onlara ayırmıştır. (Buhari, İlim, 36, 192.) Zaman zaman da erkekler bölümünü geçip kadınlar bölümüne gelerek onlara dini bilgiler verdiği ve sadaka vermeyi tavsiye ettiği olmuştur. (Buhari, İdeyn, 4.) Bu da kadınların cemaate iştirakinin azımsanmayacak sayıda olduğunun göstergesidir. İlk yıllarda kılınan bir namazın cemaat sayısı ile ilgili on iki erkek bir kadın, (Mukatil b. Süleyman, Tefsir, Beyrut 2003, c. 3, s. 361; Abdürrezzak b. Hemmam, Tefsiru’l-Kur’an, tahk.: Mustafa Müslim Muhammed, Riyad 1410, c. 2, s. 292.) on iki erkek iki kadın, (İbn Abbas, Tenviru’l-mikbas min tefsiri İbn Abbas, yy. ts., c. 2, s. 86.) on iki erkek yedi kadın (Abdurrahman b. Ebu Bekir es-Suyutî, ed-Dürru’l-mensûr, Mısır ts., c. 14, s. 482.) gibi sayılara rastlanması, kadınların cami ve cemaate devam etmelerini göstermesi bakımından manidardır.
Vaaz ve hutbelerden faydalanan sahabe hanımlar, elde ettikleri eğitim ve kültürün etkisiyle Hz. Ömer gibi sertliği ile tanınan halifeye çekinmeden itirazda bulunmuşlardır. Hz. Ömer de mehirle ilgili kararından bu itiraz üzerine vazgeçmiştir. (Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, Mısır, t.y., c. 4, s. 283.)
Hz. Peygamber, hanımların camilere gelmelerini teşvik etmenin yanında, onların camide rahat olmaları ve rahat girip çıkmaları için de gerekli tedbirleri almıştır. O dönemde mescidin üç kapısının olduğu ifade edilmektedir. Kadınların sayısının artması nedeniyle Hz. Peygamber, “Keşke şu kapıyı kadınlara ayırsaydık.” (Ebu Davud, Salat, 17.) buyurarak bir kapıyı kadınlara ayırmıştır. “Babü’n-nisa” adı verilen bu kapı günümüzde de aynı isimle anılmaktadır. Mescitlerde çocukların ağlamasıyla namazda kıraatini kısa tutması, kadın ve erkeklere, karşı cinsin dikkatini çekecek davranışlardan çekinmelerini ve yatsı namazına gelen kadınların (dikkatleri üzerlerine çekmemek için) güzel koku sürünmemelerini tavsiye etmeleri Hz. Peygamber’in kadın ve çocukların cami ve cemaate devam etmelerini sağlamak konusundaki teşvikleri cümlesindendir.
Hz. Peygamber’in kadınların cami ve cemaate devam etmeleri konusunda bunca teşvik ve tavsiyesine rağmen, onun vefatının akabinde önceki kültürlerin etkisinden kurtulamayan Müslümanlar, İslam’ın kadınlara tanıdığı bazı hakları bilerek veya bilmeyerek geri alma yanlışına düşmüşlerdir. Tarihî sürece bakıldığında Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir döneminde Mescid-i Nebevi’de kadınlara ait yerde namazlara iştirak eden hanımların, Hz. Ömer zamanında ayrı bir imamla ayrı yerde namaz kılmaları ön görülmüş, Hz. Osman döneminde tekrar Hz. Peygamber dönemindeki uygulamaya geçilmiştir. Hazreti Ömer (r.a.), Ramazan ayında erkeklerden ayrı namaz kılmaları için mescidin içinde kadınlara bir yer ayırmış ve onlara Süleyman bin Ebu Hasme’yi imam tayin etmiştir. (İbn-i Sa’d, Tabakat, Beyrut ts., c. 5, s. 26.) Bu uygulama daha sonra Hazreti Osman zamanında kaldırılmış ve kadınlar erkeklerle beraber aynı imama uyarak namaz kılmışlardır. (M. Akif Aydın, İslâm’da Kadın, DİA, c. 24, s. 87.)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), sadece cuma günleri değil diğer günler de namazlardan sonra mescitte, inen ayetleri tebliğ ve tefsir ediyor, o ayetle ilgili olan ya da olmayan sorulara cevaplar veriyordu. İşte bu sohbetlere kadınlar da katılıyor, hatta sorular da soruyorlardı. (Buhari, İlim, 41.)
Kadınların sohbetleri ve hutbeleri dinlemeleri daha sonra Hulefa-i Raşidin döneminde de devam etmiştir. Hazreti Ömer hutbe verirken bir kadının kalkıp mehirin azaltılmasıyla alakalı fikrine karşı çıkması ve bunu ayetten delil getirerek rahatlıkla ifade etmesi, bu meselede bir örnektir. Bu anlatılanlardan da anlaşılıyor ki, kadınlar asr-ı saadette -bazen çeşitli tedbirlerle beraber- mescitlerin manevi ve ilmî feyizlerinden istifade etmişler ve hep ilme açık olmuşlardır.
Kadınların cami ve cemaatten uzak tutulmak istenmesi zamanla etkisini göstermiş, camiye gitmenin fitneye sebebiyet vereceği ve evdeki ibadetlerinin daha faziletli olacağı inancı yerleşmiştir. Bu durum sonraki dönemlerde kadınları tekke, türbe ve zaviyeleri ziyarete yöneltmiştir. Bu ise dinin teorik ve ameli yönünü değil şeklî yönünü ön plana çıkarmıştır. Bu gelişme, din dışı bazı uygulamaların zamanla dindenmiş gibi gösterilmesinde etkili olmuştur. (M. Akif Aydın, İslâm’da Kadın, DİA, c. 24, s. 87.)
Günümüzde cami ve kadın buluşması daha çok ibadetlerin ifası şeklinde gerçekleşmektedir. Camiler hanımlar için ramazan aylarında mukabele hatimleri ve teravih namazlarına katıldıkları, dinlerini öğrenmek üzere vaaz dinledikleri ve Kur’an öğrendikleri kutsal mekânlardır. Ancak günümüzde kadınlar, cami ve cemaatten istifade etme konusunda yapılan bunca iyileştirmeye rağmen Hz. Peygamber dönemindeki konumunu elde edememiştir. Bunun nedenlerini araştırmak, sorunun çözümüne yönelik öneriler getirmek, kadınların camiyle bütünleşmesi açısından önemlidir.
Cuma ve vakit namazlarında bazı camilerde hanımlara özel yerler ayrılması, bu konunun gündemde tutulması, meseleye son yıllarda farklı bir canlılık getirse de arzu edilen gelişme henüz elde edilememiştir. Yılların getirdiği önyargılarla camiye giden kadın tedirginlikten, onu gören erkek cemaat de olumsuz tavır sergilemekten kurtulamamıştır. Belki şehrin birkaç merkezî camiinde hanımlar kendileri için yer bulabilirken, mahalle camilerinde maalesef yer bulamamakta veya erkek cemaatin tepkisiyle karşılaşarak, “kadınların bu vakitte camide ne işleri var, kadınlar da nereden çıktı” gibi söylemler, camilerin ve kadınların boynu bükük kalmasına, camilere kadınların yürek sızısı ile bakmasına sebep olmaktadır. Günümüzde camilerde kadınlara yer verilmek istense bile şartları zorlanarak ancak ilave bir oda, perde çekilmiş bir kısım veya soğuk ve ürkütücü bir yerin tahsis edilmesi veya hiç yer verilmemesi İslam tarihi adına büyük bir vebal ve sorumluluktur.
Amacımız asr-ı saadet dönemindeki kadın-erkek ve çocukların birlikte namaz kıldığı, büyük cemaatler hâlinde kendisinden istifade edilen camilere kavuşmak olmalıdır. Huzur ve mutluluğumuzun adresi camilerimiz, gerekli düzenlemeleri yapılarak ve mahremiyet sınırları korunarak bütün müminler için canlı ve hazır hâle getirilmelidir. “Erkek veya kadın mümin olarak kim iyi amel işlerse, ona mutlaka güzel bir hayat yaşatacağız ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.” (Nahl, 16/97.)