Makale

Depresyon ve Dinî İnanç

Depresyon ve Dinî İnanç

Ahiret inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır.


Doç. Dr. Muammer Cengil
Hitit Üniv. İlahiyat Fak.


Din, psikolojik rahatsızlıklara sebep olabilecek pek çok etkenden insanı korumaktadır. Din, egoistliği meneder, başkalarını düşünmeyi teşvik eder, kalpte kin ve düşmanlığın yaşamasına müsaade etmez, düşmana bile merhamet ve affı telkin eder. Ayrıca din, insan için üzüntü ve ıstırapları azaltan, ona teselli veren bir umut kaynağıdır. Nitekim insan, yüce bir yaratıcıya bağlanmak suretiyle, yaşadığı bu dünyada bulamadığı güveni temin etmiş olmaktadır. Bu güven duygusu ise gelip geçici bir duygu olmayıp, insanın tüm bedenini ve ruhunu kuşatan sürekli bir duygudur. (Necati Öner, Stres ve Dini İnanç, TDV Yayınları, Ankara 1994, s. 36.)
Din; sabır, fedakârlık, mücadele vb. duyguları kuvvetli tutmak suretiyle hayatın acı ve ıstıraplarını hafifleten, yaşam gücünü besleyen motive edici bir güç olarak kişiyi psikolojik olarak koruyabilmekte, ayrıca hayatın manasını öğreterek, mesuliyet duygusunu geliştirip şahsiyet bütünlüğü sağlamaktadır. Nitekim insan hayatına bir anlam kazandırması, dinî inanç ve değerlerin başta gelen fonksiyonlarındandır. (Erich Fromm, Erdem ve Mutluluk, çev; Ayda Yörükan, İş Bankası Kültür Yayınları, 1995, s. 67.) Birey böylece dinî inancı sayesinde, sağlam ve güçlü bir maneviyata sahip olarak hayatın getirdiği çeşitli engeller karşısında mücadele edebilme gücü bulabilmekte, stres ve depresyondan kendisini koruyabilmektedir.
Allah’ın sürekli kendisi ile birlikte olduğunu düşünen insan, beden ve ruh sağlığı açısından daha sağlıklı olacaktır. Böylece hayatta karşılaştığı zorluklarla daha rahat mücadele edebilecektir. Bununla birlikte din, insana karşılaştığı sıkıntıların karşılığını mükâfat olarak alacağını vaat etmektedir. Böyle bir vaat de insanların çektiği acıları hafifletmekte ve sıkıntılarla başa çıkma gücünü arttırmaktadır.
Güçlü bir dinî inanç ile üstesinden gelinebilecek hadiselerden birisi de insanın güç ve kudretini aşan, ruhunda derin fırtınalar kopmasına sebep olan ölüm hadisesidir. Ölüm, bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır. Fakat varlığın son noktası değil, bilakis ebedî hayatın başlangıcıdır. İslam inancında insanın ölümü, dünya ile ahiret arasındaki bir geçişi ifade etmektedir. Nitekim “Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu göz önüne alarak hayat ile ölüm arasında sıkı bir bağ olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik varoluşuna mahkûm etmekten çok, onu daha otantik hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve hayattan alınan zevki arttırır.” (Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.) Fakat burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi yönünden gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır. (Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U. Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, Yıl: 1991, S. 3, c. 3, s. 156.)
İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir. Böyle bir ahiret inancı, hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini sağlayacak hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir. (Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167.) “Zira ahiret inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda ümitsizlik vb. durumlarda ahiret inancının inananlara bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir. Ayrıca ahiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini, esas olanın ahiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine, kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.” (Kula, a.g.ç., s. 19-20.) Aynı şekilde dinî inancın tavsiye ettiği sabır da inanan insanın, hayatın fırtınalı ikliminde sığınabileceği bir başka limandır. Sabır, bireyin arzu etmediği bir durumla karşılaşması hâlinde ona tahammül göstermesidir. Bu tahammülü gösterdiği takdirde bunun mükâfatının Allah tarafından fazlasıyla verileceği, sabır ve tahammülün karşılığının cennet olacağı inancına sahip olan bir kimse güven duygusu içerisinde olur, ruhu sıkıntıyla değil, genişlik, ferahlık ve huzurla dolar. (Peker, a.g.e., s. 169.) Nitekim sabır, Allah’a beslenen hakiki imanın esaslı bir cephesini oluşturmaktadır.
Dinî inancın bir gereği olarak yapılan ve bireyin tabiatüstü varlıkla iletişime girme etkinliği olan duanın da insanın beden-ruh sağlığı üzerinde ve depresyona sebep olan durumlarla baş etmede olumlu bir etkisi vardır. “Umumiyetle dua, bir şikâyetten, bir ıstırap çığlığından, bir yardım dilemeden ibarettir; bazen, her şeyin üstünü ve ezeli aslisinin huşu içinde bir nevi temaşası olmaktadır. Duayı ruhun Allah’a yükselişi şeklinde de tarif etmek mümkündür. Hakikaten dua, insanın görünmez bir varlıkla, mevcudatın yaratıcısıyla, hepimizin kurtarıcısı ve hamisiyle fikren ve hissen münasebete geçmek için yapılan gayreti temsil eder.” (Alexis Carrel, Dua (Bütün Eserleri), çev. Refik Özdek, Yağmur Yayınevi, İstanbul 1981, s. 443.) Ayrıca dua ferdin Allah’ın üstün varlığını kabul ederek, O’nun karşısında aczini itiraf edip, dileklerini O’na arz etmesi olarak da tanımlanabileceği gibi, her türlü problemin çözümünde kullanılan aktif ve anlamlı bilişsel başa çıkma stratejisi olarak da değerlendirilmektedir. Yapılan araştırmalar, insanların duaya çeşitli sebeplerden dolayı oldukça sık bir şekilde başvurduğunu ortaya koymaktadır. Hatta dini inkâr eden kişilerin bile tehlikeli durumlarla karşılaştıklarında dua davranışında bulundukları ifade edilmektedir. (Pierre Marinier, Dua Üzerine Düşünceler, çev. Sadık Kılıç, İzmir 1990, s. 22.) Bu da duanın insanlık için vazgeçilmez bir sığınma kapısı olduğunu göstermektedir.
Her ne kadar birbirinden farklı şekilleri de olsa, bütün dinlerde var olan ve dinî inancın somut bir tezahürü olan ibadetlerin insanın ruh sağlığı üzerinde olumlu etkileri vardır. Sözlükte; Tanrı buyruğunu yerine getirme, Tanrı’ya yönelen saygı davranışı, tapınma, kulluk gibi anlamlara gelen ibadet ıstılahi manada; Allah’a karşı kulluk ve bağlılığı ifade eden sözler ve hareketler, O’nun için yapılan dinî davranışlar şeklinde tanımlanmaktadır. Bu bağlamda ibadet, dinî inanç, duygu ve düşüncenin objektif dünyadaki bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. İbadetlerin temelinde korku ile sevgi ve saygı duygusu iç içe bulunur. İnanan insan Allah’ı sever, verdiği nimetlere karşı şükür borcunu ödemek için Allah’ın emrettiği ibadetleri yapar. Allah’tan korkar, azabından yine O’na sığınır, ibadet etmenin gönül rahatlığını, etmemenin de üzüntü ve korkusunu yaşar. (Peker, a.g.e., s. 67-68.)
İbadetlerin pek çoğu cemaat hâlinde yapılmaktadır. Bu ise müminler arasında “birlik şuurunun” uyanmasına vesile olmaktadır. Nitekim çağdaş insanın duygusal gerginliğinin temel konularından birisi “kalabalık içinde yapayalnız olma” hâlidir. Bu hal çoğu kişide bunalımlar yaratan ve depresyona neden olan aşırı ferdileşmenin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. İbadetler ise bireyi Allah’la olduğu kadar, diğer insanlarla da yakınlaştırmaktadır. Ortak duygu ve düşüncelere sahip olarak, müşterek bir amaç için bir araya gelmiş olan insan kalabalığı içerisinde ferdî benliklerin duvarları yıkılarak, kolektif ruh hâkim duruma geçmekte, (Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 245.) böylece toplum içerisinde yabancılaşan fert o topluluğun bir parçası olduğunun şuuruna varmaktadır. Bu şekilde ibadetler, hem kişinin yalnızlık duygusuna kapılmasını önlemekte hem de sosyalleşmesini sağlamaktadır.
İslam dininde yer alan kurban ve zekât gibi ibadetler, kişiyi bencillikten kurtararak onda fedakârlık ve cömertlik duygularının gelişmesini sağlar. Namaz, oruç ve hac ibadetleri ise özellikle sabır, sebat ve zorluklar karşısında metanetli olmayı insana kazandırır. Nitekim bütün ibadetlerin kişinin ruh sağlığıyla doğrudan ilişkisi vardır. İbadetler Allah’a karşı görev şuuruyla yapıldığı için, yerine getirildiklerinde bir gönül rahatlığı ve iç huzuru sağlar. Sorumluluk duygusunu geliştirerek dengeli bir şahsiyet kurulmasına ve bu dengenin korunmasına yardımcı olur. Her ibadetin özelliğine göre kişi birtakım süreçler yaşar ve böylece duygu, düşünce, kabiliyet ve karakter özellikleri etkilenerek müspet yönde gelişmeler sağlanır. (Şentürk, Din Psikolojisi, s. 153-154.)
Görüldüğü gibi dinî inanç ve bu inancın gereği olarak yapılan ibadetler amacına uygun bir şekilde yapıldığında kişinin ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturmakta, toplumsal birlik ve beraberliği sağlayarak bireyin toplumsallaşmasına da katkı sağlamaktadır. Ayrıca güçlü ve sağlıklı bir dinî inanç, bireyi depresyona götürebilecek olumsuz olaylara karşı korumaktadır. Kişi bu gibi durumlarda her şeyi yaratan ve yine her şeyin mutlak sahibi yüce Yaratıcısına yönelerek ruhunu teskin edebilmektedir. Aksi takdirde bir ömür boyu karşılaşılan ölüm, kaza, boşanma, iflas vb. pek çok maddi ve manevi yıkıcı olaylarla kolay kolay baş etmek mümkün olamamaktadır. Netice itibarıyla din, kişileri yaşadıkları olayları göğüsleyebilmeleri ve onları açıklayabilmeleri için kapsamlı ve aynı zamanda bir bütün olan inançlar ile donatmakta ve böylece ruh ve beden sağlığının korunmasına yardımcı olmaktadır.