Makale

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Şefkat ve Merhameti

Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Hz. Muhammed (s.a.s.)’in
Canlılara Şefkat ve Merhameti

Şefkat ve merhametin kapsamı
Çağımızda her geçen gün yoğun olarak şiddet, sertlik, zulüm, haksızlık ve stres gibi rahatsız edici olaylarla karşılaşılmaktadır. Basın ve yayın kuruluşlarında sıkça gördüğümüz bu tür haberler ve görüntüler günlük hayatımızı da etkilemektedirler. Özellikle genç nesil ile olup biten olaylara anlam veremeyen çocuklar büyük bir kaygı yaşamaktadırlar. Bağımlılık kazandıran uyuşturucu maddeleri, üniversite ve ortaöğretim kurumlarını aşarak ilköğretim okullarının bahçelerinde ilgi görmeye başlamıştır. Kapkaç vurgunları, iş yeri soygunları ve ev hırsızlıkları insanları uykusuz bırakacak bir düzeye ulaşmıştır. Sosyal hayatımızı çevreleyen bu tür olayların artması sonucu, okul ve aile içi şiddet olayları da artmaktadır.
Amacımız, karamsar bir tablo çizmek değildir. Ancak yaşanan olumsuzlukları dikkate almadan hayatı tozpembe göstermek de doğru değildir. Sonuçta hepimiz aynı geminin içindeyiz. Gördüklerimize ve yaşadıklarımıza duyarsız kalamayız.
Bu makalemizde bazı zenginliklerimize ve ortak değerlerimize dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü biz; tarih boyuca, ayırım gözetmeksizin insanlara ve canlılara iyilik etmeyi, sevgi göstermeyi, şefkat ve merhametle yaklaşmayı ön gören bir inanca sahibiz. Bu derin ve zengin tecrübeyi bir yana bırakarak "redd-i miras" anlayışıyla yola devam edemeyiz. Peygamberimiz (s.a.s.) de ayırım yapmaksızın bütün canlılara merhametle yaklaşmamızı hatırlatmaktadır: "Yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökyüzündeki- ler (melekler) de size merhamet etsin." (Ebu Davud, Edeb, 66) "insanlara merhametli olmayanlara Allah da merhametli davranmaz."
(Buhari, Tevhid, 2) "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." (Bu- hari, Edeb, 27) Hatırlanacağı üzere İslâm’ın ilk yıllarında Müslüman- lar, büyük işkencelere maruz kalmışlardır. Kendisinden beddua etmesi istenince onlara; lânetçi olarak değil, rahmet ve müjdele- yici olarak gönderildiğini hatırlatmıştır. (Müslim, Birr, 87)
Yüce Allah da, bütün varlıklara rahmet ve lutfu ile muamele etmektedir. O’nun rahmeti ve şefkati sınırsızdır. Merhameti ve bağışlaması, gazabından üstündür. Bir hadis-i şerifte de kâinatın yaratılışı tamamlanınca arşın üzerine; "Rahmetim gazabımı geçti." (Müslim, Tövbe, 14-16) cümlesinin yazıldığı belirtilmiştir. Bu ifadeye göre; Allah üzerinde yaşadığımız yer kürede barış ve esenliği, kaos ve kargaşa ortamına tercih etmiştir. Kur’an’ın ilk suresinde de; âlemlerinin Rabbi olduğuna vurgu yapılarak "Rahman ve Rahim" olan sıfatlarını hatırlatmıştır. Bu sıfatlar; Kur’an’ın tabii bütünlüğü ve akışı içinde tekrarlanmaya devam etmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) de bu İlâhî rahmetin, dünyayı ve içindekileri nasıl kapsadığını şu ilginç örnekle haber vermektedir: "Allah rahmeti yüz parça halinde yarattı. Doksan dokuzunu yanında tuttu. Yeryüzüne sadece bir parçasını indirdi. İşte bu bir parça rahmet iledir ki bütün varlıklar birbirine acımaktadırlar. At, süt emen yavrusuna engel olmaması için ayağını o rahmet sayesinde kaldırır." (Buhari, Edeb, 19) Bu hadis; Allah’ın acımasının yaratıkların acımasından ne kadar zengin olduğunu göstermektedir. Bu duruma göre; anne-baba asi de olsa evlâdının acı çekmesine dayanmazken; âlemlerin yaratıcısı olan Allah’ın, kullarının acı çekmesinden hoşlandığı düşünülebilir mi? Elbette hayır. Başka bir hadiste ise, Ebu Hu- reyre (r.a.) şöyle bir olay nakletmektedir. Bir defasında Hz. Peygamber (s.a.s.) kalkıp namaza başlamıştı. Biz de namaza durduk. O anda bir be- devî namazda iken; "Allahım! Bana ve Muhammed’e rahmetini ihsan et, bizden başka kimseye rahmet etme!" diye dua etti. Hz. Peygamber (s.a.s.) selâm verince ona hitaben: ’Sen Allah’ın geniş rahmetini daralttın." Demiştir. (Buhari, Edeb, 27) Çünkü Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır.
Hz. Muhammed (s.a.s.) ancak rahmet için gönderilmiştir
Allah ilk insanla birlikte, kullarına bir lütuf ve rahmet olarak elçilerini göndermiştir. Böylece doğruluktan sapmamak için hidayet yollarını göstermiştir. Bu konu, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 107) Zira, Allah kullarını yanlışlardan, haksızlıklardan uzaklaştırmak ve doğru yola yöneltmek için rahmet ve hidayet olarak Hz. Peygamber (s.a.s)’i göndermiştir. Çünkü o, bizzat âlemlere rahmettir. İnsanlara çok düşkündü. Onların sıkıntıya düşmesi, kendisine ağır geliyordu. Müminlere karşı şefkatli ve merhametliydi. Dertlerini dinliyordu. Haksızlığa uğramalarına üzülüyordu. Toplumun güvenliğini ve mutluluğunu istiyordu.
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) hem insanlara hem diğer canlılara karşı olgun, şefkatli ve merhametli davranmıştır. Ceza ve öfke yerine bağışlamayı tercih etmiştir. Çocukluğunu ve gençliğini onun yanında geçiren Hz. Ali, şunları söylemektedir: "İnsanlara tebessüm ederdi. Yumuşak bir tabiata sahipti. Esirgemesi ve bağışlaması çoktu. Katı yürekli değildi. Kimse ile tartışmazdı. Etrafında bulunanlara bağırmazdı. Kötü söz söylemezdi. Kimseyi ayıplamazdı." (M. Asım Koksal; İslam Tarihi, Mekke Devri, s. 13) Hz. Aişe ise şunları ilâve etmektedir: "Onun ahlâkı Kur’an’ın kendisiydi. Şahsı için asla kin tutmaz ve öç almazdı. Bir şeye kızarsa Kur’an onu yerdiği için kızardı. Bir şeyi beğenirse, Kur’an onu beğendiği için beğenirdi. İki şey arasında serbest bırakıldığı zaman en kolay olanını tercih ederdi. Ne kötü şey söyler ne de kimseye kötülük etmek isterdi. Sözlerini birbirine zincir gibi bağlayıp uzatmazdı. Dinleyenlerin gönüllerine şifa olurdu, isteyen konuşulanları ezber- leyebilirdi." (M. Asım Koksal; aynı eser, s.12) Kur’an-ı Kerim ise; aynı konuyu şöyle açıklamaktadır: "Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli ol saydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile." (Ai-i İmran, 159)
İnsanlara şefkat ve merhamet
İnsanların birbirlerini sevmeleri ve karşılıklı sorumluluklarını yerine getirmeleri esastır. Bu anlayış, İslam’ın insanlığa bağışladığı en önemli evren sel değerlerden biridir. Tabiattaki bit kilerin ve canlıların küme ve gruplar halinde bir bütünlük ve güzellik ifade ettiği bir dönemde insanların birbirlerinin kurdu ve hasmı olarak tavır almalarını izah etmek mümkün değildir. Oysaki insanların boylar ve kabileler halinde yaratılmalarının nedeni ayrışmak değil birbirleriyle tanışmak, kaynaşmak ve gerektiğinde paylaşmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu hususu şöyle açıklamışlardır: "Bütün müminleri birbirlerine merhamette, muhabbette, lutufta ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vücut misali görürsün! Bir organı hastalanınca, diğerleri onun acısına ortak olurlar.." (Buhari, Redeb, 27)
Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün insanlığa rahmet ve şefkat kaynağı olarak gönderilmiştir. Arafat hutbesinde de işaret edildiği gibi; insanın hayatı ve onuru kutsaldır. Dolayısıyla onun malı, canı, kanı ve ırzı her türlü tecavüzden ve haksızlıktan korunmuştur. Yardım ve desteğe muhtaç çocuk, yetim, hasta, kadın ve yaşlılara ilgi gösterilmesini istemişlerdir. Yeri gelmişken konuya katkısı olur ümidiyle şu örnekleri hatırlatmakta yarar vardır:
1- Hayatın her alanında yaşlı, düşkün, hasta ve yardıma muhtaç kimselerin gözetilmesi gerekir. Zira onlara karşı akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri çerçevesinde sorumluluklarımız vardır, ihtiyaç halinde sosyal kurumlar da yardım ve desteklerini esirgememelidir. Bunlara evde, dışarıda, hastanede, ulaşım araçlarında ve diğer sosyal mekânlarda öncelik tanınmalıdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) ibadet anında bile bu tür insanların gözetilmesini hatırlatmaktadır. "Herhangi biriniz halka imamlık yapacak olursa hafif tutsun. Çünkü içlerinde küçük, yaşlı, zayıf ve hasta olanlar vardır. Yalnız başına kıldığınızda ise dilediğiniz şekilde kılabilirsiniz." (Müslim, Salat, 37) Şu hadiste de Hz. Peygamber (s.a.s.); anne ve çocuk arasındaki duygu, şefkat ve merhameti örnek göstererek; namaz kıldırırken bir anne, ağlayan çocuğun sesiyle üzülmesin diye namazı kısa tuttuğunu ifade etmektedir: "Ben bazen namazı uzatmak niyetiyle namaza başlıyorum. Geriden bir çocuğun ağlamasını duyunca, annesi, çocuğuna üzülmesin diye namazı hafifletirim." (Müslim, Salat, 37)
2- Toplumun ortak problemlerinden biri de; yetim, öksüz ve kimsesiz çocuklardır. Günümüzde birçok sosyal güvenlik kurumlan bulunmasına rağmen tam anlamıyla bir çözüme ulaşılamamıştır. Çünkü çoğu zaman bu tür yerlerde yeterince saygı, sevgi, şefkat ve merhamet ortamı sağlanamamıştır. Tersine acı ve ızdırap dolu azar, hırpalama, fiziksel ve cinsel tacizlerle karşılaşılmaktadır. Oysaki bunlarla ilgilenmek kanunî ve İnsanî bir zorunluluğun ötesinde inancımızın gereğidir. Rahmet peygamberi, bunlarla ilgilenenleri de iki parmağı ile işaret ederek şöyle müjdelemektedir: "Ben, yetimlerin işine bakan kimse ile beraber cennette şöyle bulunacağız." (Buhari, Edep,24)
3- Yardım, şefkat, merhamet, ilgi ve samimi bir desteğe muh taç olan diğer bir grup da, dul ve çocuklarıyla baş başa kalmış kadınlardır. Gerçekten bunların ayakta durmaları ve onurlu bir hayat sürdürmeleri çok zordur. Onların toplumun ve sosyal ku- rumların desteğine ihtiyaçları vardır. Peygamberimiz (s.a.s.), bu sessiz ve çaresiz kimselere yardımcı olanları, vatanları uğruna, hayatını feda eden gaziler veya sürekli ibadet eden müminler gibi müjdelemiştir: "Dul kadınların ve fakirlerin nafakalarını kazanmaya koşan kimse, Allah yolunda harp eden kimse gibidir." Diğer bir rivayette ise bu öz veride bulunanlar; geceleyin namaz kılan gündüzleri de iftar etmeden nafile oruç tutan gibidir." (Buhari, Edep, 27)
Hayvanlara şefkat ve merhamet
Hz. Peygamber (s.a.s.), ruh taşıyan ve insanlara emanet edilen hayvanların da haklarının korunmasını ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istemiştir. Aslında bunların büyük bir kısmı dünyanın ekolojik dengesine de katkıda bulunmaktadır. Bir bölümü de; eti, sütü ve derisi gibi birçok nimetlerle insanın hayatına ve sağlığına katkı sağlamaktadır. Bazılarından da yük, taşıma ve ulaşım gibi ihtiyaçlar için yararlanılmaktadır. Özetle ifade etmek gerekirse her canlı kendi ekseninde paha biçilmez bir değere sahiptir. Onların da insanlar gibi doğmak, büyümek, üremek ve yaşamak gibi özellikleri vardır. Yeryüzünü sevk ve idare kabiliyetiyle donatılan insanların bu canlılara karşı duyarsız kalmaları düşünülemez. Onlara, eza ve işkence anlamına gelebilecek hiçbir eyleme izin verilmemelidir. Yük taşıyanları gereğinden fazla yormamak, yiyecek ve içeceklerini zamanında vermek ve her cinsi yaratıldığı iş için kullanmak gerekir. Onların da insanlar gibi bir organizmaya sahip oldukları unutulmamalıdır. Bu nedenle zevk için birbirleriyle dövüştürülerek veya yarıştırılarak eziyet etmemelidir. Hedef seçilerek, silâh ve taşlarla öldürülmemelidir. İslam bilginleri; hayvanı, incitecek şekilde dövmeyi büyük günah kabul etmişlerdir. Avı, geçim ve meslek edinerek cinslerin nesillerini tüketmemelidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), çölde susamış bir köpeğin perişan halini görerek su ihtiyacını gideren bir yolcuyu ve evinde aç kalan kediyi doyuran bir kadını cennetle müjdelemiştir. Ey Allah’ın Resulü; hayvanları sulamakta bize ecir var mıdır? Diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Evet kendisinde, hayat olan her yaş ciğeri sulamakta ecir vardır." (Buhari, Edeb, 27) Yine ashabıyla bir yolculuktan dönerken bir kuşun feryadını duyunca sebebini sormuştu. Yuvasındaki yavrularının alındığı söylenince hemen bu yavruların bulunarak yerine konulmasını emretmişlerdir. Başka bir gün Medine’de yol üzerinde ağlayan bir çocuğu görünce sebebini sormuştu. Çocuk; Nuğayr isminde bir kuş beslediğini ve hastalık sonucu öldüğünü söylemişti. Bunun üzerine her ikisine birden üzülen Rasulullah arkadaşlarına; "Bu çocuğun en değerli varlığı serçesiydi. Hadi evine gidelim. Onu teselli edelim ve üzüntüsünden dolayı taziyetlerimizi sunalım." demişti.