Makale

Peygamberimiz'in İnsan Sevgisi

Peygamberimiz’in İnsan Sevgisi

Prof. M. Şeviki AYDIN
DİB Başkan Yardımcısı

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), her şeyden önce insana en büyük değeri veriyordu. Onun tebliğ ettiği Kur’an’a göre,yaratıkların en şereflisi insandır. (İsra, 70; Tin, 4) Kâinat her şe-yiyle insan içindir, ona hizmet için yaratılmıştır. (Bu husus, Kur’an’da çok yerde dile getirilmektedir. Meselâ bk. Lokman, 20; Casiye, 13) O, yer yüzünde Allah’ın halifesidir (Bakara, 30) ve Allah’ın emanetini yüklenmiş biricik varlıktır. (Ahzab, 72) Hz. Adem’e meleklerin tazim secdesi etmelerinin emredilmesi (Bakara, 34.; A’raf, 11), insanın konumunu tanıtması bakımından dikkat çekicidir. İnsan, varlığı itibariyle bir yönüyle balçıkla ilgili, diğer yönüyle Allah’la. (Hicr, 28-29) O, Allah’tan bir öz taşımasıyla temayüz eden bir varlık. O, Allah’ın kulu; bütün yaratıkların ise efendisidir. Hz. Peygamber, bütün bunları benimsemiş,özümsemiş, içselleştirmişti. Onun bu bilinç ve inançta zirve noktada yer aldığını ve bu hususta biricik olduğunu görüyoruz.

Peygamber Efendimiz, tüm âlemler/varlıklar için rahmet olarak gönderildi: ”Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107) Bu yüzden o, bir rahmet, merhamet, şefkat âbidesiydi ve onun şefkati, merhameti, bütün varlıkları içine alacak kadar engindi. Nitekim kendisini şöyle tanımlamaktadır: “Ben sizin aranızda tıpkı kırda ateşin başında oturup da hayvanların, kelebeklerin, kuşların,cümle mahlukatın, o ateşe düşmesini önlemeye çalışan adamın misaline benzerim. Ben o ışığın cazibesine kapılan, fakat yanacağını bilmeyen o hayvanları ve yaratıkları ateşten korumak için çalışıyorum.” (Buhari, Rikak, 26) Rahmet vasfı, onun hayatında ideal ölçülerde somutlaştı.

Efendi varlık insan, onun gözünde şefkate, merhamete en lâyık olandı. Çünkü insan, onun biricik maşuku olan Allah’ın halifesiydi. Allah’a olan sonsuz sevgisi, O’nun kulunu ve halifesini de sevmesini gerektiriyordu. Bu nedenle onun insan sevgisi, son derece hasbi idi, arı duru, garazsız, ivazsız idi.

Rahmet Peygamberi’nin bu engin ve hasbî insan sevgisi, insanlığın derdini kendine yegâne dert edinmesine neden olmuştu. O, insanlığın derdiyle inliyor, uykuları kaçıyordu. Âdeta insanlık için yaşıyordu. Başkalarının rahatlaması ve yaşaması, onun kendi rahatı ve yaşamasıydı. Onun derdi, yaşamaktan ziyade yaşatmaktı; rahat etmek değil,başkalarını rahat ettirmekti. Onun ibadet/kulluk anlayışı, insanlara hizmeti, onların imdadına koşmayı öngörüyordu. Ona göre bütün bunlar, Allah’a kulluk etmenin gereğiydi. Bu anlayış tarzı, onu, insan sevgisinde hasbiliğin doruk noktasına çıkarmıştı. Zira, yaptıklarının hiçbir karşılığını, hiçbir insandan beklemiyordu; her tür beklentisi Allah’tan idi. (Gerçekte bu vasfa, bütün peygamberler sahiptir: “Peygamberlere uyunuz! Sizden herhangi bir ücret iste-meyen bu kimselere tabi olunuz. Çünkü onlar, hidayete ermiş kimselerdir.” (Yasin, 20-21)

Şefkat Peygamberi’nin bu içtenlikli insan sevgisini, insana düşkünlüğünü Kur’an şöyle dile getirmektedir: ”Ey insanlar! Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz/sürçmeniz, ona çok ağır gelir, üstünüze titrer, müminlere ise son derece merhametli ve şefkatlidir.”(Tevbe, 128) Merhum H. Yazır, bu ayeti açıklarken şu ifadelere yer vermektedir:”Azap görmeniz şöyle dursun,birtakım zahmete, sıkıntıya uğramanız bile onu üzer, son derece rahatsız eder... sizi sıkıntıya sokan şeyler onun aleyhine olur, ona ağır gelir. O, yüksek izzet sahibi peygamber, kendi cinsinin evlâtlarının zor durumda kalmasına razı olmaz. Sizin cinsinizden olması ve izzet sahibi bulunması sebebiyle bütün dertlerinizi ve kederlerinizi yüreğinde duyar, acınızı hisseder.” (Yazır, Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Sadeleştirenler: İ. Karaçam, E. Işık,N. Bolelli, A. Yücel, c. 4, s. 433-4)

Merhamet Peygamberi (s.a.s.), ”göz aydınlığım” diye nitelendirdiği namazında bile insanların hissiyatlarına dikkat etme inceliğini gösteriyordu:“Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen hızlı kılıp namazı bitiriyorum.” (Buha-ri, Ezan, 65; Müslim, Salât, 192)

Muhabbet Peygamberi’nin(s.a.s.) insana böylesine düşkün olması, onların hem dünyada hem de ukba da mutlu olmalarını dert edinmesine yol açıyordu. Bu yüzden o, Kur’an’ın da belirttiği gibi, her insanın hidayete ermesi için her tür fedakârlığı göze alıyordu. Bu hususta hırs derecesinde bir istek duyuyor, aşırı bir düşkünlük gösteriyordu. Nitekim, Kur’an onun bu tavrını, “aşırı hırs gösterme,düşkün olma” anlamına gelen kelimeyle ifade ediyor. (Nahl, 37) Başka ayetlerde, onun bu husustaki ruh hâli şöyle dile getiriliyor: “(Ey Muhammed!) Bu Kur’an’a inanmayanların ardından üzülerek, neredeyse kendini mahvedeceksin.” (Kehf, 6)“(Rasûlüm!) Onlar inanmıyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!” (Şuara, 3)

Hz. Peygamber’in bu ruh hali, herkesin hidayete erip hem dünyada hem de ahirette mutlu, huzurlu olması için olağanüstü bir gayret göstermesine, bu konuda her türlü kişisel sıkıntıyı seve seve göze almasına imkân veriyordu. Bu insanın, onun can düşmanı sayılan biri olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Nitekim, bu anlamda en olumsuz uç noktada yer alanlardan Vahşi’nin (Hz. Hamza’nın katili) bile Müslüman olup kurtulması için defalarca ona çağrıda bulunur. Vahşi, günahlarının haddi geçtiğini artık kurtulamayacağını ifade edince de onu ikna etmeğe gayret eder ve neticede o da Müslüman olur. Bundan daha azılı birisi olan İkrime’nin (Ebu Cehilin oğlu) hidayeti için de aynı hırsı gösterir ve sonuca ulaşır. Taif’te uğradığı çok çirkin saldırıdan kurtulup Taif dışında bir yerde yaralı bereli, vücudu kanlar içinde dinlenirken Cebrail’in, isterse Taif’in altını üstüne çevireceğini söylemesi üzerine, buna asla razı olmadığını belirtir; değil onlar, onların çocuklarından birinin Müslüman olmasının bile bu zahmete değeceğini ifade eder. (Bk. Tecrid-i Sarih Ter-cümesi, Hadis No:1333) Uhud Savaşı’nda, kendisini öldürmek isteyen müşriklerin helâk edilmesinden endişe edince, “Allahım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar.” diye dua eder. (Buhari, Enbiya, 54; Müslim, Cihad, 104,105) Onun hayatı, baştan sona bu örneklerle doludur. O hep şefkatle, merhametle hareket etti; asla öfkesini fiiliyata geçirmeyi düşünmedi. O, peygamber olarak kendisinden söz ederken, “Ben lânet edici olarak gönderilmedim; sadece rahmet olarak gönderildim.” buyurdu. (Müslim, Birr, 87)

Bu rahmet Peygamberi (s.a.s.), hem şahsı hem de davası açısından “can düşmanı” olarak nitelendirebileceğimiz insanlara bile, düşman nazarıyla bakmadı. Onun ve davasının düşmanı olanlar vardı; ama onun gözünde âdeta “düşman”yoktu. Onları düşman olarak görmediği içindir ki onları kahretmeyi, onları ezmeyi, yok etmeyi düşünmedi. Bilâkis onları, bizzat ilgilenmesi, yardımlarına koşması gereken insanlar olarak gördü; onların imdadına koşmayı, onları aydınlığa çıkarmaya çabalamayı zevkli görev edindi. Bu yolda maruz kaldığı sıkıntılar, çileler onu yıldırmadı; aksine teşvik edici güç oldu. Sevgili Peygamberimiz’in tüm insanlığı içine alan bu şefkat ve merhameti o kadar güçlü idi ki, onun hürmetine Allah, onun ümmetinden toptan helâk olmayı kaldırmıştır: “Sen onların içinde bulunduğun halde, onlara azap edecek değildir. Ve onlar, mağfiret dilerken de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfal, 33) İnsanların arasında o yaşadığı müddetçe,onun ismi anıldığı, Allah’tan mağfiret dileyenler olduğu sürece, toplu helâk olmayacaktır.(Yazır, Hamdi, a.g.e, c. 4. s. 227)

Buraya kadar söylenenlerden de anlaşılacağı üzere Hz.Peygamber (s.a.s.), “insan sevgisi”nden, “insana saygı”dan,“insana değer vermek”ten söz eden ve bunu sadece lafla geçiştiren birisi değildi. Aksine bu anlayış, onun hayat tarzı olarak tezahür ediyor, davranışlar olarak günlük hayatına yansıyordu. Bu soyut kavramlar/ifadeler,onun günlük yaşantısında davranışlar hâlinde somutlaşıyordu.İnsanı sevmenin, ona değer vermenin ne demek olduğunu, bu kavramların içinin nasıl doldurulacağını, yaşantısıyla açıkça ortaya koyuyordu. Her konuda olduğu gibi, insanı sevmenin ne olduğu hususunda da yaşantısıyla örnek oldu.

Çocuklara selâm vermesi,hastalanan çocuğu ziyaret etmesi, çocuklarla şakalaşması; çocuk-büyük, kadın-erkek, zengin-yoksul, hür-köle... demeden her fertle yakından ilgilenmesi,her ferde değer verip sorunlarıyla ilgilenmesi, herkesle ilişkile-rinde son derece hassasiyet gösterip ince davranması, hiç kimseyi incitmemek, gönlünü buruk hâle getirmemek için olabildiğince duyarlı davranması...Bütün bu ve benzeri tutum ve davranışları, onun engin insan sevgisinin, insana alabildiğine değer verişinin göstergeleridir. Onun hayatında insan sevgisine, insana saygısına ters düşe-cek bir tavır göremiyoruz. İstisnaî bazı davranışları bu değerlendirmemize zarar vermez. Ümmü Mektum’a takındığı tavır, buna örnektir. (Bk. Abese, 1-11)

Sevgi Peygamberi’nin insan onuruna düşkünlüğü, insana alabildiğine saygı duyuşu, yük-lenmiş olduğu tebliğ görevini tamamen eğitim-öğretim görevi olarak anlaması ve ifa etmesinde de kendini göstermektedir. İnsanın fıtratını koruyarak geliştirmesine yardımcı olmak, onun en önemli meselesiydi. Bunu,ancak eğitim-öğretimle gerçek-leştire bilirdi; öyle de yaptı.

Muallim Peygamber’in (s.a.s.) eğitim anlayışı, insana saygı esasına dayalıdır. Ona göre, evrendeki her şey insan için var edildiği gibi, din, kültür, bilgi, üretim ve sosyal çevre de insan içindir. İnsan, bunların aracı değil, amacıdır. Evrendeki varlıklardan yararlanma hakkı olduğu kadar, bunlardan yararlanma hakkına da sahiptir. Din insan için var olduğundan dolayı, Hz.Peygamber (s.a.s.), her bireye dinden yararlanması hususunda rehberlik etmeye çalıştı. Ama sa-dece rehberlik etti; din adına insan üzerinde bir tahakküm kurma, onu tasallutu altına alma, vicdanına nüfuz etme vb. tavırları hiçbir zaman takınmadı, bunu asla düşünmedi. Zaten Kur’an da buna müsaade etmiyordu: “Dinde hiçbir zorlama yoktur.” (Bakara, 256) “De ki: Hak, Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 29; İs-lâm’da dinsel tahakkümün olmadığı, Hıristiyanlıkta ise papazların, din adına insanları tahakküm altına aldıklarına dair özlü bilgi için bk. Şemseddin, Mehmed, Hurafattan Hakikata, İstanbul, 1332(1916), s. 348-55)

Sevgili Peygamberimiz, insanın özgürlünü zedeleyecek tutumlar takınmadı. O, insanın öz-gürlüğünü kısıtlamayı değil; bilâkis insana özgürce gelişeceği bir ortam hazırlayarak, davranışlarını bilinçli ve kendi iradesiyle yapmasına kılavuzluk etmeyi benimsedi. Ona, kendisinin özgür ve sorumlu varlık olduğunu fark ettirmeye çalıştı. Eğitim-öğretim etkinliklerini, bu anlayışla yürüttü. İnsanı eğitirken, onun bu temel yeteneklerini/özelliklerini koruyarak geliştirmeyi amaçladı;onu robotlaştırmayı, sorgulamadan teslim olan itaatkâr birey hâline getirmeyi, hatta her bireyin, bir örnekleştirilmesini bile istemedi.

Muallim Peygamber, eğitirken insan onurunu zedeleyecek hiçbir söz söylemediği gibi, hiç bir tavır da takınmadı. O, tamamen ıslaha kilitlenmişti; bunu yaparken bile kıracak, dökecek hiçbir şeye meydan vermemeye hassasiyet gösteriyordu.

Sevgili Peygamberimiz’in en büyük özelliği, kin ve nefret top-lumunu çok kısa sürede sevgi toplumuna dönüştürmüş olmasıdır. Başarısının temelinde, işte onun bu yönünün yattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu çerçevede, anne-babalar olarak, öğretmenler, eğitimciler olarak Resûlullah Efendimiz’i (s.a.s.) yeniden olabildiğince iyi tanımaya, hayatını iyi inceleyip doğru anlamaya çok ihtiyacımız var.

Ona binlerce salât ve selâm!
(Bu yazı, Kutlu Doğum Haftasında (28 Nisan-4 Mayıs 1997) sunulan tebliğin özet metnidir)